Sabah, mutfaktan gelen tava tıkırtıları ve taze demlenmiş çayın kokusuyla uyandım. Bir an nerede olduğumu unuttum, tavana bakarken — sonra hatırladım: Mina’nın evi, misafir odası, İzmir. Kalktım, saçlarımı topladım, aşağı indim.
Mutfak masası zaten kurulmuştu — beyaz peynir, zeytin, domates, taze pişmiş yumurta, ve ortada büyük bir demlik. Gökçe ocağın başında, sırtı bana dönük, son bir tavayı karıştırıyordu. Aras masada oturmuş telefonuna bakıyordu, üzerinde bu sefer spor kıyafetleri vardı — siyah bir eşofman, boynunda asılı kulaklıklar. Mina henüz yoktu.
“Günaydın,” dedim, biraz çekingen, bu evde hâlâ bir misafir gibi hissediyordum kendimi.
Aras başını kaldırdı, gözlerini bir saniye üzerimde tuttu, sonra tekrar telefonuna döndü. “Günaydın,” dedi, sesi dünkü kadar keskin değildi ama hâlâ bir mesafe vardı içinde.
Gökçe döndü, yüzünde sıcak bir gülümseme. “Otur canım, otur. Nasıl uyudun?”
“İyi, teşekkür ederim,” dedim, sandalyeye otururken. Aslında pek iyi uyumamıştım — zihnimde dönüp duran sorular, Mina’nın gözlerindeki o tuhaf parıltı, Aras’ın şüpheli bakışı, hepsi beni saatlerce uyanık tutmuştu. Ama bunu söylemenin bir anlamı yoktu.
Birkaç dakika sonra Mina indi, saçları hâlâ ıslak, üzerinde rahat bir tişört. “Günaydın herkese,” dedi, esneyerek, masaya otururken. “Uyuyabildin mi Ela?”
“Az çok,” dedim, gülümsemeye çalışarak.
Kahvaltı boyunca konuşma hafif ve dağınıktı — hava durumu, Gökçe’nin bugünkü dersleri, Mina’nın işiyle ilgili küçük şikayetler. Kimse dünkü ağır konulara değinmedi, sanki hepimiz sessiz bir anlaşmayla o konuları güne başlamadan önce bir kenara koymuştuk.
“Ben bugün kulübe gidiyorum,” dedi Aras, çayını bitirirken. “Antrenman var, öğleye kadar dönmem.”
“Ben de kargo almam lazım,” dedi Mina. “Postaneye kadar gidip geleceğim, bir saat sürer belki.”
İkisi de bana baktı, sanki bir plan bekliyormuş gibi.
“Ben de biraz yürüyüş yapayım dedim,” dedim, elimdeki çay bardağını çevirerek. “Şehri biraz tanımak istiyorum. Kaybolmam herhalde, telefon var yanımda.”
Mina hafifçe kaşlarını çattı, endişeli bir ifadeyle. “Emin misin? İstersen bekleyeyim, beraber—”
“Yok, yok,” dedim çabucak. “Sen işini hallet, ben gerçekten sadece yürüyeceğim. Söz veriyorum kendi başımın çaresine bakarım.” İçimden gülümsedim bu cümleye — kendi başımın çaresine bakmak, tam da annemin bana söylediği şeydi.
Aras bir şey söylemedi ama gözleri bir an bana takıldı, düşünceli bir bakışla, sanki içimden geçenleri okumaya çalışıyormuş gibi. Belki de haklıydı bunu yapmakta.
Gerçekte yürüyüşe çıktığımda, cebimdeki günlüğü de yanıma almıştım. Sokakta yürürken bir kez daha açtım, Mert’in el yazısını takip ederek:
“Konak Meydanı’ndaki heykelin önünde uzun uzun durdum bugün. Atın üzerindeki adam, kararlı bakışları, her şeyi görüyor gibi. Bir turist beni fotoğrafımı çekerken yakaladı, gülümsedim ona. Sonra Etnografya Müzesi’ne gittim — eski İzmir’in fotoğrafları, günlük hayattan objeler. Bir vitrinde eski bir mektup vardı, camekânın arkasında sararmış, kimin yazdığı bile belli değildi artık. Uzun süre baktım ona. İnsanların bıraktığı izler ne kadar da kırılgan.”
Sayfayı çevirirken, adımlarımı ona göre ayarladım — sağa, sonra dümdüz, meydana doğru. İzmir’in sabah havası tuzlu ve tazeydi, körfezden esen rüzgâr saçlarımı savuruyordu. Sokaklar hareketliydi — simitçiler, işe giden insanlar, kaldırımda oturmuş çay içen yaşlılar. Her adımda, Mert’in de bir zamanlar bu sokaklardan geçtiğini, belki aynı köşede durup aynı manzaraya baktığını düşünmeden edemedim.
Konak Meydanı’na vardığımda, heykeli hemen gördüm — büyük, gölgesi geniş, meydanın ortasında duruyordu. Bir süre önünde durdum, tıpkı Mert’in yaptığı gibi. Garip bir his kapladı içimi; sanki abimle aynı havayı, aynı ışığı paylaşıyordum, aramızdaki altı aylık ve şimdi de kilometrelerce mesafeye rağmen. Cebimden telefonumu çıkarıp bir fotoğraf çektim — kendim için değil, sanki birine göstermek istermişçesine, belki de Eylül’e, belki de kimseye.
Etnografya Müzesi’ne yürüdüm sonra, biletimi alıp içeri girdim. Loş ışıklı koridorlar, camekanların arkasında eski eşyalar — dokumalar, gümüş takılar, mutfak aletleri, çocukluk oyuncakları. Mert’in bahsettiği vitrini aradım, ve buldum sonunda — küçük, kenarları solmuş bir mektup, kimden kime yazıldığı artık okunmuyordu. Camın önünde durup uzun uzun baktım, tıpkı abimin yaptığı gibi. Bir an, kendimi onun gözünden görür gibi oldum — belki de bu mektup ona, kendi sakladığı şeyleri hatırlatmıştı. Kimsenin bilmediği, kaybolmaya mahkum izler.
Müzeden çıktığımda saat öğleye yaklaşıyordu. Yavaş adımlarla eve doğru yürümeye başladım, zihnimde hâlâ o mektubun görüntüsü, ve Mert’in kelimeleri.
Eve vardığımda, Mina zaten dönmüştü, elinde büyük bir kargo kutusuyla salonda oturuyordu, kutuyu açmaya çalışıyordu makasla. Az sonra Aras da geldi, saçları hâlâ ter içinde, elinde spor çantası.
“Nasıldı yürüyüş?” diye sordu Mina, kutuyla uğraşırken bana bakmadan.
“Güzeldi,” dedim, kanepeye otururken. “Konak’a kadar gittim, meydanı gördüm.”
“Ah, heykeli mi?” dedi Mina, gülümseyerek. “Herkes ilk gittiğinde oraya gider. Ben de öyle.”
Aras da kanepenin diğer ucuna oturdu, su şişesinden büyük bir yudum aldı. Bir süre sessizce oturduk, Mina kutusunu açmaya devam ederken.
“Anneniz,” dedim sonunda, merakımı tutamayarak, “eskiden bir şey yaşamış galiba, değil mi? Yani… dünkü o fotoğraf…”
Mina’nın elleri bir an durdu kutunun üzerinde, ama sonra devam etti, sanki hiçbir şey olmamış gibi. “Annemin geçmişte biriyle bir ilişkisi olmuş,” dedi, sesi kasıtlı bir şekilde hafif çıkıyordu. “Uzun zaman önce. Pek konuşmayız bu konuyu, canını sıkıyor.”
“Kim olduğunu biliyor musunuz?” diye sordum, belki de fazla ısrarcıydım ama merakımı bastıramıyordum.
Aras, kız kardeşine hızlı bir bakış attı, sonra bana döndü. “Biliyoruz,” dedi, sesi düz ve temkinliydi. “Ama şu an konuşmak istediğimiz bir konu değil, kusura bakma.”
Cevabındaki keskinlik beni sustturdu. Başımı salladım, konuyu değiştirdim, ama içimde bir düğüm oluşmuştu — bu evdeki herkes, bir şeyleri saklama konusunda anlaşılmış gibiydi, ve ben henüz o anlaşmanın neresinde olduğumu bilmiyordum.
Öğleden sonra yavaş geçti — Gökçe işten döndü, hep birlikte hafif bir öğle yemeği yedik, sonra herkes kendi işine döndü. Ben odama çekilip günlüğü tekrar okudum, bu sefer daha dikkatli, satır aralarındaki küçük ipuçlarını yakalamaya çalışarak.
Akşam olduğunda, günlükte gördüğüm bir isim aklımdan çıkmıyordu: Melih. Mert’in yazdığına göre, Melih bir barda çalışıyordu, ve orası Mert’in sık gittiği yerlerden biriydi. İçimde bir karar oluştu — oraya gitmeliydim, bu gece.
Akşam yemeğinden sonra, salonda otururken, cesaretimi topladım. “Bu akşam biraz dışarı çıkacağım,” dedim, sesimi olabildiğince sakin tutmaya çalışarak. “Şehri biraz daha gezmek istiyorum, belki bir yerde oturup bir şeyler içerim.”
Mina’nın yüzü hemen aydınlandı. “Ay, ben de gelmek isterdim ama…” Yüzünü buruşturdu. “Yarın sabah erken bir işim var, gerçekten erken kalkmam lazım. Yoksa seninle gelirdim.”
“Sorun değil,” dedim, gülümseyerek. “Ben idare ederim.”
Ama Aras’ın yüzündeki ifade değişmişti bile, kaşları çatılmıştı. “Tek başına mı çıkacaksın?” diye sordu, sesi bu sefer daha net bir endişe taşıyordu. “Bilmediğin bir şehirde, geceleyin? Bence iyi fikir değil.”
“Ben kendime güveniyorum,” dedim, sesimi sakin tutarak, ama içimde hafif bir gerginlik başlamıştı. “Karate yıllardır yapıyorum, kendimi koruyabilirim. Ayrıca çok uzağa gitmeyeceğim.”
“Mesele o değil,” dedi Aras, öne eğilerek, sesi daha ciddi bir tona büründü. “Bu şehri tanımıyorsun. Bazı yerler göründüğü gibi değildir, özellikle geceleri. En azından nereye gideceğini söyle, ya da izin ver seninle geleyim.”
İçimde bir şey gerildi onun ısrarına karşı — belki de tam olarak neden bu kadar endişeli olduğunu bilmediğim için. Yoksa bu endişe, sadece bir yabancıyı koruma isteği miydi, yoksa arkasında başka bir şey mi vardı?
“Teşekkür ederim,” dedim, nazikçe ama kesin bir tonla, “gerçekten çok naziksin, ama ben tek başıma gitmek istiyorum. Kendi hızımda, kendi kararlarımla gezmek istiyorum bu şehri. Söz veriyorum dikkatli olacağım, ve telefonumu da yanımda taşıyacağım.”
Aras bir şey daha söyleyecek gibi oldu, ağzını araladı, ama sonra vazgeçti, sadece başını salladı, gözlerinde hâlâ o çözülmemiş endişe. “Tamam,” dedi sonunda, sesi biraz sertti. “Ama dikkatli ol. Cidden.”
Mina ikimize de bakıyordu, dudaklarında hafif bir gülümseme, ama gözlerinde farklı bir şey vardı — sanki bu küçük tartışmanın altında yatan bir şeyi o da hissediyordu.
Ceketimi alıp kapıya yöneldiğimde, arkamdan Aras’ın sesini duydum: “Melih’in barına mı gidiyorsun?”
Durakladım, döndüm ona baktım. Şaşkınlığımı gizleyemedim. “Nereden bildin?”
Yüzünde bir an, neredeyse pişmanlık gibi bir ifade belirdi, sanki söylemeyi planlamadığı bir şeyi ağzından kaçırmış gibi. “Tahmin ettim sadece,” dedi, çabucak toparlanarak. “Mert’in gittiği yerlerden biriydi, biliyordum.”
Ama sesindeki tereddüt, bana başka bir şey söylüyordu: bu bir tahmin değildi. Aras, benim nereye gideceğimi zaten biliyordu — ya da en azından tahmin etmekten çok daha fazlasını biliyordu.
Kapıdan çıkarken, arkamda bıraktığım o sessizlikte, ikisinin de birbirine bakıp bakmadığını merak ettim. Ama dönüp bakmadım. Sokağa çıktığımda, akşamın serinliği yüzüme çarptı, ve içimde artan bir kararlılıkla, telefonumdaki haritaya bakıp barın adresini yazdım.
Bu şehir, göründüğünden çok daha fazla sır saklıyordu — ve ben, adım adım, o sırların içine doğru yürüyordum.