Sadece küçük bir çocuktum. Nereden bilebilirdim ki hayatımı nereden nereye sokacağımı..hikayemi zaten Oğuzdan duydunuz. O hiç bir zaman çenesini tutamazdı zatenMuhtemelen bana acımanızı istemiştir. Ya da kendini haklı çıkarmaya çalışmıştır. Oğuz böyledir. Her şeyi anlatır ama en önemli yerleri atlar. Çünkü bazı şeyleri söylemek kolay değildir. Özellikle de işin içinde ben varsam.Ama haklı olduğu bir konu vardı. Ben gerçekten de sıradan bir çocuk değildim. En azından insanların gözünde. Daha küçücük yaşımda hakkımda kararlar verilmişti bile. Kim olduğumu, ne olacağımı, neye dönüşeceğimi benden önce onlar biliyordu sanki. Ben ise sadece yaşamaya çalışıyordum. Korkuyordum, hata yapıyordum, ağlıyordum. Bir çocuğun yapacağı her şeyi yapıyordum. Kimse bunu görmek istemiyordu o kadar.Şimdi geriye dönüp baktığımda bazı şeyleri farklı yapardım diye düşünüyorum. Ama sonra kendime aynı soruyu soruyorum: On üç yaşındaki bir çocuk gerçekten daha iyisini yapabilir miydi? Cevabını hâlâ bilmiyorum. Bildiğim tek şey, her şeyin o gün başladığı. Hayatımın yavaş yavaş kontrolden çıktığı gün. Ve benim bunun farkında bile olmadığım gün. 18 yaşıma basıp Lidyayı alarak kaçtım. Bulmayada çalışmamışlardı. Evet lidya hala yaşadıklarımı bilmiyordu sürekli soruyordu neden kaçtık ki diye ama cevap dahi veremiyordum. Sizde veremezdiniz 16 yasındaki bi çocuğa böyle bir yük veremezsiniz? Veriyorsanız vicdanınızı yeniden sorgulayın derim. Bir yetişkine anlatsam o bile kaldıramaz bunu. Evet Lidya her şeyi anlayabilecek bir çocuk olabilir. Ama ben ona senin için kaçıyoruz diyemezdim. O an ilk kirli işime girdim. Bırakırım zamanla sanıyordum ama tabiki yakamı bırakmamışlardı. Ve daha fazla paraya ihtiyacım olduğu için her seferinde susmuştum. İlk suçumda Lidya arkadaşımda kalıyordu bense eski garaj köşelerinde madde satmaya başlamıştım. İyi parada alıyordum. Şu anda beni kötü görüyor olabilirsiniz. Ama sizde mecbur kalsanız yapardınız… tamam belki yapmazdınız ama ben çıkmaza girmiştim. Yapacak başka yol bulamadım. Ben bile ne yaptığımı bilmiyordum ki kirli işime öyle girdim. Başta geçici sanmıştım. Birkaç hafta dayanır, biraz para biriktirir ve çıkarım diye düşünüyordum. İnsan kendine yalan söylemekte çok başarılı olabiliyor. Ama olmadı.Bir kez girdikten sonra çıkmak sandığım kadar kolay değildi. Her seferinde biraz daha fazla paraya ihtiyacımız oluyordu. Kira vardı, faturalar vardı, Lidya’nın ihtiyaçları vardı. Ve ben her seferinde bir bahane bulup susuyordum. Kendime sürekli aynı şeyi söylüyordum:“Sadece biraz daha.”
Biraz daha para. Biraz daha zaman Biraz daha sabır.Ama o “biraz daha”lar aylar sürdü.İlk çizgiyi geçtiğinizde gerisi daha kolay oluyor sanıyorsunuz. Olmuyor.Sadece vicdanınızın sesi biraz daha kısılıyor. İlk zamanlar her gece uyuyamıyordum. Kapı çalacak sanıyordum. Polis gelecek sanıyordum. Birileri Lidya’ya zarar verecek sanıyordum. En ufak seste yerimden sıçrıyordum Sonra alıştım.İnsan her şeye alışıyor.Korkuya da. Suça da.Yanlış olan şeylere bile. Kazandığım para arttıkça hayatımız biraz daha düzene girmeye başladı. İlk defa buzdolabını tamamen doldurabildiğimi hatırlıyorum. Lidya’nın istediği bir şeyi fiyatına bakmadan alabildiğimi de.
İşte en tehlikeli kısım buydu. Çünkü yaptığım şey değişmemişti.Sadece sonuçları daha katlanılabilir görünmeye başlamıştı.Lidya hâlâ hiçbir şey bilmiyordu. Bana güveniyordu.Benim onu koruduğuma inanıyordu. Bazen yüzüme bakıp gülümsediğinde içime bir şey oturuyordu. Çünkü gerçekte onu koruyup korumadığımı bilmiyordum. Belki de farkında olmadan onu tam da kaçırmaya çalıştığım dünyanın içine sürüklüyordum. Ama bunları o zaman göremiyordum. İnsan uçurumun kenarında yürürken aşağı bakmıyor.Ta ki ayağının altındaki taş kayana kadar.Benim taşım da bir gece kaydı.Normal bir teslimat olacağını sanıyordum.Normal. Ne komik bir kelime. O işlerde hiçbir şey normal değildir. Ve o gece bunu öğrenecektim. O gün silah ticaretine başlamıştım. Adam kargo parasını vericem diye içeriye gireceği esnada kolumu tutup beni evine soktu kalp atışım yükselirken tabancasını kafama dayadı bağıracakken susmuştum. Korkuyordum.. “Ah Arya…bu işlere girmemeliydin…” silahı daha sert bastırdı nefesimi tuttum… o gün felaket tehdit edildim mecburen susmuştum. İşim dahada karanlık yerlere girmişti ve lidyaya bundan bahsedemezdim
Aldığım parada hoşuma gidiyordu aslında bi yerden sonra. Lidyayı alarak kendi evimize geçmiştik. Lidya ile yeni hayat kursamda tabi tamamen bu işten çıkamamıştım. Yinede devam ediyordum. Taşındığım yerde şans eseri oğuzla karşılaştım tabi o beni tanımamıştı. Ben fazla değişmiştim o sivilceli erkek gibi kesilmiş saçları olan o çocuk değildim ben. O sıralar birazda kilom vardı tabi. Oğuza orta okuldan beri aşıktım. Şimdi o evlenmiş çocukta yapmıştı ben evde lidya ile kalırken bahçede arada görüyordum onları. O ara artık lidya 18 di bense 21. Oğuz asker olmuştu. Üniforma fazlasıyla yakışmıştı. O göreve gittiğinde o minik kızlarını izlemeye başladım. Bazen evden bağırma sesleri geliyordu. Onun ağlamaları duyuyordum. Baya fazla çıkıyordu. O günden sonra bi kaç ay Edaya bakıcılık yaptım şüphelenmiştim. Tabi o bakıcılık ayları yılları buldu sabah edaya bakarken geceleri kirli işleri hallediyordum. Rutindi artık benim için. Böyle böyle 2 sene geçmişti. Edaya uyguladığı şiddet artmıştı o kadının. Bu 2 senede kardeşimde kanser oldu. Bu süreçte o kirli işlerin içine daha derin girdim. Para aklama…. Kardeşimin masraflarını tedavisini ödüyordum. Tabi aldığım para fazlaydı. Çok fazla. Milyonlar trilyonlar… şu an sizde bana acıyorsunuz değil mi? Belkide bu kadar adi olduğum için benden nefret ettiniz. Edebilirsinizde. Umrumda değil açıkcası. Ben yaptığım şeylerde haklılık payı buluyorum evet haksız olabilirim size göre ama bana göre sebepti.
Bir gün edayı alarak avmye götürdüm oğuza video attım saatler geçirdikten sonra. Oğuzu ayağıma çağırdım çünkü çocuğu bırakamazfım askeriyeye. Oğuz gelene kadar bir sürü şey yapmıştık oyuncakçıya götürüp zamanında sahip olamadığım her şeyş aldım. Oğuzdan mesaj geldiğinde edaya “o ödeyecekmiş” desen yeterli baban gelecek 5 dakikaya benim işim var azıcık dedim. Ve ayrıldım oğuzun mesajına baktım ne cehennemdesin diyordu kıkırdadım. Ben onu gördüm ama o beni göremedi. “Kızın oyuncakcıda. Ben elimi kolumu sallayarak çıkıcam… sende kızını alacaksın. Kızının halini gördüğünde emin ol bana teşekkür ediceksin… oyuncakçıya bıraktım. Ayrıca ben seni görüyorum ne kör adamsın” o buralara bakarken ben çoktan tüymüştüm gittim yani…
Aradan 1 ay geçti. Kardeşime bi süre sonra siktiğimin kemoterapileri işe yaramamaya başladı. Yataklık duruma geldi ölecekti biliyordum konuşamıyordu bile. O ara edaya bakmayı biraz bıraktım. Aynı zamanda oğuzlada uğraşıyordum. Amacım vardı Eda annesinden şiddet görüyordu zamanı gelince her şeyi açığa çıkartıcaktım zaten. Bir gün kardeşimle beraber dizi izlerken omzumda uyuyakaldı. Yani ben uyuduğunu sanıyordum saçlarını okşamıştım o uyurken filmin sonunda lidya yine uyanmadı. Uyanır sandım dürttüm yine uyanmadı “lidya… ablacım şakanın sırası değil hadi…. Hadi kalk…” kalkmıyordu daha sert dürttüm inanamıyordum buna “LİDYA UYAN DİYORUM UYANSANA YA!” haykırdım ama lidya uyanmıyordu gözlerim dolmuştu “lidya benim kimsem yok lütfen! Lütfen uyan..” sesim çaresiz çıkmıştı. Benim güçlü kızım birazdan ne bağırıyorsun manyak kadın diyecekti bana demeliydi. Teni hâlâ sıcaktı demeliydi başında çaresiz kalmıştım ağlıyordum zangır zangır. “lidya uyan…” ellerim titriyordu. En sonunda sokağı adını bağırarak söylemem ile inletmiştim. “Aç gözlerini yalvarırım” birisi camdan eve girmişti bi bana bi lidyaya bakıyordu. O adama baktım “o ölmedi… ölemez… küçücük o…” adam beni oradan uzaklaştırıp ambulans aradı. Bense sadece şoktaydım. Ölmemişti ki… beni bırakmazdı benim güçlü kızım… yapamazdı bunu…
Aradan 2 gün geçti. Hayvan gibi sarhoş olduğum gün oğuzun kaldığı eve gittim biliyordum kaldığı yeri. Öyle salak salak konuşuyordum kapıyı açtığı gibi kendimi salonuna attım NE konuştuğumu bike bilmiyordum deli rüsva sarhoştum “ben cezamı hak ediyorum oğuz!” Bağırıyordum adeta “benim kaçmak için sebebim kalmadı işte kalmadı…” ardından devam ettim “şahitlik yapıp teslim olacağım…” dedim gerisi bende fazla bulanıktı.
Mahkemede oğuz edayı almıştı benim mahkememse 1 ay sonrasına ertelendi. Abimin sunduğu teklifi düşündüm…ama ben eğer kirli işleri yaptığım ekibin yerini söylersem…. Bedeli ağırdı. Sahi ödeyecek bedelim yoktu kardeşimide kaybetmiştim. En fazla ölürdüm. Ki ölümü uzun süredir arzuluyordum. Abimi onaylamıştım. Daha mahkeme başında tokat atarken şimdi farklıydı “yaptığını örtmeyecek ama yine kıçını kurtarıyorum…asker kardeşi olduğuna dua et” kafamı eğdim sadece. Hiç bi şeyde diyemiyordu insan. O haklıydı.
Bu 1 ayda abimle konuşmuştum. Onların her şeyini söylemiştim o günden sonra Oğuz mahkemeye kadar yanımdan ayrılmadı korumak ister gibiydi ve korkunc bi şey daha… onlar yakalanmıştı. Evet belki sizi rahatlatıyordu ama eğer özgür kalırlarsa yaşayamazdım. Yaşatmazlardı. Oğuzla kaldığım günlerde eda gece uyuyunca bazen dolaptan içki içiyordum kafam anca öyle susuyordu….tabi bir gün dozunu aşmıştım ne yaptığını bilmezin tekiydim. O salonda otururken yanına gidip sıkıca sarıldım kafamı omzuna koydum ardından gözlerimi kapattım.
İçtiğim şeylerden mi yılların hıncı mı bilmiyorum ama dudaklarına düşünmeden kapandım onun. Bir süre arzu ile öptüm. Geri itmemiş aksine karşılık vermişti koltuk yerine artık kucağındaydım alt dudağını ısırarak geriye çekildim ardından yeniden dudaklarına kapandım nefes nefese kalana kadar ayrılmadım en sonunda dudaklarımız ayrıldığında ellerim rahat durmuyordu ellerimi tuttuğunda yutkundum “Arya sarhoşsun be istediğini bilmiyorsun..” beni kucağından indirdiğinde gözlerim ondaydı ne yaptığımı sorguluyordum. “Beni hiç bi zaman sevmeyecek misin “ diye sordum aniden sadece sustu. O suskunluk galiba evet demekti. İçimde bir şeylerin kırıldığını hissettim.
Belki de cevabı başından beri biliyordum. İnsan bazı soruları cevap almak için değil, son bir umutla sorardı. Gözlerimi kaçırdım. Odanın içi bir anda daralmış gibiydi.
“Arya…” dedi yorgun bir sesle. Başımı salladım.
“Boş ver.”
Söyleyeceği hiçbir şeyin işe yaramayacağını ikimiz de biliyorduk. Çünkü mesele onun ne diyeceği değildi. Mesele benim yıllardır duymak istediğim şeyi hiçbir zaman duyamayacak olmamdı.Arkamı dönüp birkaç adım attım. Ayakta durmak bile zor geliyordu. O ise olduğu yerde kalmıştı. Aramızdaki mesafe sadece birkaç metreydi ama ilk kez bu kadar uzak hissediyordum.
Sonunda dava günü gelmişti ama abim beni götürmemişti. Kararım halk arasında müebbet olsada abim hakimle konuşup anlaşmıştı. Dediği gibi askeriyede gözetim altında olacaktım akşamdan akşama edayla ilgilenmek için eve götürülecektim sadece. Aslında daha iyiydi denebilirdi. En azından tamamen içeri tıkılmamıştım. Sabah oğuzla beraber askeriyeye dönmüştüm. Yüzbaşım yani aslında abim… beni gördüğünde yüzüne sert bir ifade takındı “burası o sürttüğün sokaklara benzemez. Adam olacaksın… hemşirelere falan yardım edersin. Ha olurda bir kaşarlığını görürüm… işte o zaman kendini cehennemde bulursun arya” burukça gülümsedim sadece. Yaşadığım şeylere 1 hafta üzülmüş yine eski hali olmuştu.
Kolumu tuttuğunda son kez oğuza baktım en sonunda abim beni Albayın odasına götürdü. Albayın odasına girdiğimizde tutuşu sıkılaştı yüzümü buruşturdum. Kafam önüme eğikti onca şeyden sonra yaptığım binevi teröristlik olduktan sonra albayın karşısında olmak… deli gibi utanıyordum. Sadece ne diyecekti sorguluyordum gerilmiştim. Abimde sert sert bana bakıyordu
Albay masasının arkasında oturuyordu. İçeri girdiğimizde başını kaldırıp önce abime, sonra bana baktı. Odanın içindeki sessizlik kulaklarımı uğuldatıyordu. Abimin parmakları kolumu bırakınca bile yerimden kıpırdayamadım. Gözlerim hâlâ yerdeydi. “Başını kaldır.” Ses sertti ama bağırmıyordu.
Yavaşça başımı kaldırdım. Albayın bakışları üzerimdeydi. Sanki hakkımdaki her şeyi biliyormuş gibi. “Demek sensin…. Arya.” Yutkundum.
Abim yan tarafta dimdik durmuş, kollarını göğsünde kavuşturmuştu. Hayal kırıklığını yüzünden okumak mümkündü. “Yaptıklarının farkında mısın?” diye sordu Albay.
Cevap vermekte zorlandım.
“Ben…”
Sesim titreyince sustum. Albay derin bir nefes verdi.
“Buraya seni aşağılamak için çağırmadım. Ama şunu bilmeni istiyorum; yaptığın seçimler yalnızca seni etkilemedi.”
Bu sözler canımı beklediğim azar kadar yakmıştı. Abime baktım. İlk defa gözlerinde öfkeden çok yorgunluk gördüm.
“Başını eğip susarak hiçbir şeyi düzeltemezsin, Arya,” dedi Albay. “Şimdi bana dürüstçe anlat. Bütün bunlar nasıl başladı?”
O an boğazımdaki düğüm daha da büyüdü. Çünkü ilk kez gerçekten anlatmam gerekecekti. Müsade isteyerek önde duran koltuğa oturdum
Bir süre konuşamadım. Parmaklarım titriyordu. Gözlerim masanın üzerindeki dosyaya kaydı. Adım kapağın üstüne yazılmıştı. Hayatım birkaç sayfaya sığdırılmış gibiydi.
“Konuş,” dedi abim. Sesi sert çıkmıştı. İrkildim.
“Ben…” diye başladım ama kelimeler boğazıma düğümlendi. Albay bekliyordu. Ne bağırıyor ne de acele ettiriyordu. En sonunda gözlerimi kapattım.
“İlk başta para içindi.” Odayı sessizlik kapladı.
“Sonra çıkamadım. Her seferinde son diye düşündüm ama olmadı.”
Abim başını iki yana salladı.
“Bi kere olsun gelip benden yardım isteyebilirdin.” Dedi acı içinde güldüm
“Sen o ara asker olmuştun bile abi. Ben o gün lütfen gel kurtar bizi diye aradığımda sık dişini dedin… ben o gün sadece babamın elinde kalıp bir seks işçisi oldum! Sen yardım etmeye gelmedin senden yardım istediğimde! Ben bekaretimi 13 yaşında kaybettim lan! Hala gelmiş yardım isteyebilirdin diyorsun… sonra lidya ile tehdit etmeye başladı babam anlıyor musun sen sırtını dönmüş siktir olup giderken kendimede lidyayada ben baktım! Param yoktu napsaydım! Senden yardım istediğimde ettin mi! Ağlıyordum lan ben o telefonda hıçkıra hıçkıra ve sen bunu takmadın abi! Sadece sık dişini dedin babam tarafından tecavüze uğradığımda” gözlerim dolmuştu “başka çarem yoktu benim!” En sonunda abimde sessizleşti kafamı önüme eğdim akan yaşları sildim. Abim her zamanki gibi duymamak için kaçıp gitmişti albay ile başbaşa kalmıştım “sadece mecburdum.. Lidya olmasaydı yapmazdım… ama lidya kırılgan bi kız… o kaldıramazdı” derin nefes alıp verdim “şimdide bir köpekten farkım yok tasmam sizin elinizde..”Cümle biter bitmez odada bir sessizlik daha çöktü ama bu kez farklıydı.
Albay hemen konuşmadı.Önce beni izledi.
Uzun, ölçen bir bakıştı bu. Yargılayan değil; tartan bir bakış. Sonra sandalyesinden hafifçe öne eğildi.
“Hayır,” dedi net bir sesle.
Tek kelime.Ama keskin. Başımı kaldırmadım.
“Öyle düşünmen, içinde bulunduğun durumu açıklıyor ama gerçeği değiştirmiyor.” Bir an durdu.
“Kimse burada seni bir şeye zorlamak için yok. Ve sen de burada bir ‘eşya’ değilsin.”
Boğazım düğümlendi.
“Öyle hissediyorsan bu, sana yapılanların ve yaşadıklarının yükü.” Sustum. Cevap veremedim. Çünkü “öyle hissediyorum” demek bile fazla gerçekti. Albay dosyayı kapattı. “Sana bir görev verilecek ama bu bir zincir değil,” dedi. “Bir düzen kurma şansı.” Bir süre sessizlik oldu.
Sonra çok daha düşük bir sesle ekledi:
“Ve şunu iyi anla Arya… burada kimse seni Lidya üzerinden, korku üzerinden ya da geçmişin üzerinden yönetmeyecek.”
Lidya ismi geçince içimde bir şey sıkıştı.
Onu korumak için yaptığım her şey… şimdi üzerime yıkılmış gibi hissediyordum. Ama ilk kez biri bunu “zorunluluk” diye değil, “yük” diye adlandırıyordu.
Başımı çok hafif kaldırdım.
“Ben…” dedim, sesi kısık, “ne olduğumu bilmiyorum artık” Albay bir an sustu.
Bu sessizlik önceki tüm sessizliklerden farklıydı; içinde yargı yoktu, acele yoktu.
Sadece bekleyiş vardı.“Bunu bilmemen normal,” dedi sonunda. Sesi yumuşamamıştı ama sertliği de kırılmıştı. “Çünkü uzun zamandır sana ‘ne olman gerektiği’ söylenmiş. ‘Ne olduğunu’ değil.”Yutkundum. Gözlerim dolu ama artık ağlamıyordum. Sanki gözyaşları bile yorulmuştu.
“Kimse sana kimliğini hediye etmez,” diye devam etti. “Ama kimse onu senden tamamen alamaz da.”
Başımı biraz daha kaldırdım.Odanın içi daha net görünmeye başladı. Masanın köşesi, dosya, albayın elleri… Gerçeklik geri geliyordu.
“Şu an kaybolmuş hissedebilirsin,” dedi. “Ama bu, bitmiş olduğun anlamına gelmez.” Bir an durdu.
“Ne olduğun değil… ne olmayı seçeceğin önemli olacak.”
Boğazım düğümlendi. İlk kez “seçmek” kelimesi bana uzak değil, mümkün gibi gelmişti.Ama hemen ardından korku da geldi. Çünkü seçim demek, sorumluluk demekti. Ve ben uzun zamandır sadece hayatta kalmaya çalışıyordum.Albay sandalyesine yaslandı.
“Şimdi sana bir soru soracağım,” dedi. Gözleri sabitti.
“Kaçmak mı istiyorsun… yoksa kalıp yeniden başlamak mı?”
Soru basitti. Ama cevabı, içimdeki bütün karmaşayı tek bir noktaya sıkıştırdı. Ve o an, ilk kez gerçekten düşünmek zorunda kaldım. En sonunda nefes alıp verdim “Yeniden başlamak istiyorum…”
“İyi,” dedi Albay, bu kez daha yumuşak bir tonda
Ama o kelime bile ağırdı.Sanki bir karar değil, bir başlangıç kapısıydı.Bir süre kimse konuşmadı.
Odanın içindeki her şey yerli yerindeydi ama ben artık aynı yerde değildim gibi hissediyordum.
Albay dosyayı kapattı ve sandalyeden kalkmadı.
“Bugünden sonra,” dedi, “sana yeni bir düzen kuracağız.” Başımı hafifçe kaldırdım.
“Düzen…” diye tekrarladım, sanki kelimenin anlamını yeniden öğreniyormuşum gibi.
“Evet,” dedi. “Uyku, güvenlik, kontrol… her şey.”
Yutkundum. Kontrol kelimesi içimi ürpertmişti ama bu kez farklıydı.Eskisi gibi boğucu değil… daha çok eksik bir şeyin yerine konması gibi.Albay devam etti.
“Kimse seni zorlamayacak. Ama kaçmana da izin vermeyeceğiz.” Bunu söylerken sesi tehdit gibi değildi. Daha çok sınır koyuyordu.
İlk kez biri hayatımda sınır koyuyordu. Kapıya doğru kısa bir bakış attım.Abimin yokluğu hâlâ hissediliyordu ama artık o yokluk beni yere çekmiyordu.Sadece oradaydı.
“Onu…” dedim, bir an duraksadım. “Abimi…”Albay gözlerini bana çevirdi.
“Zaman ver,” dedi sadece. Basitti.
Ama ilk kez “zaman” kelimesi bir ceza gibi değil, bir çözülme ihtimali gibi geldi.
Başımı eğdim.
“Ben kötü biri miyim?” diye sordum aniden, sesim kontrolsüzce kırılarak.Soru ağzımdan çıkınca pişman olmadım.bSadece yoruldum Albay hemen cevap vermedi.Bu kez gerçekten düşündü.
“Hayır,” dedi sonunda. “Ama yaralı birisin.”
O kelime “yaralı”…
Ne suçtu ne de temize çıkarmaydı.
Sadece gerçekti.Gözlerim doldu ama bu kez kaçmadım.İlk kez içimde bir şey, kendime karşı savaşmayı bıraktı.Ve o an, albayın söylediği en önemli şey çok basitti:
“Şimdi iyileşme zamanı.” Kafamı salladım.
“Beni affettiğiniz için minnettarım” müsade isteyerek odadan ayrıldım. Tüm askerler bana canavarmışım gibi bakmıştı bi tane çarpasım vardı birine ama kendimi tuttum kavga etmeyecektim bugün değildi. Oğuzla karşılaştığımda bana baktı öylece ben ona bile bakamadım beni askeriyedeki hemşirelerin olduğu revire götürdü revirde 5 hemşire vardı onlarda beni biliyordu hepsi ön yargılı bakarken içlerinden bir tane kadın yanıma gelerek elini uzattı “ melis ben” yüzünde gülümseme vardı uzattığı eli tutup sıktım hafifçe “Arya bende… memnun oldum”
Ellerimiz birbirini bıraktığında aklıma eda gelmişti edaya bakıcı tutmuştuk akşam onun yanına bırakılacaktım zaten kısaca gerçektende gözetim altındaydım.
Melis dosyayı kapatıp bana baktı. “Yani hasta falan değilsin?”
İlk kez hafifçe gülümsedim. “Bildiğim kadarıyla değilim.”Yan taraftaki hemşirelerden biri burnundan solur gibi oldu. Belli ki benim orada olmamdan memnun değildi. Görmezden geldim. Bugün kavga etmeye niyetim yoktu.
Melis ise boş duran masalardan birini işaret etti.
“İstersen buraya oturabilirsin. Bizim nöbet biraz sıkıcı geçiyor zaten.”
Omuz silkip gidip sandalyeye oturdum. Oğuz hâlâ kapının yanındaydı.
“Bir yere karışma,” dedi bana.
Gözlerimi devirdim.
“Ne yapabilirim burada? Serum çalıp kaçacak halim yok. Ağrı kesici falan çalmayacağım korkma”
Melis istemsizce güldü. Diğer hemşirelerden biri hoşnutsuz bir ifadeyle yüzünü çevirdi.
Oğuz başını iki yana salladı. “
Akşama kadar burada kalacaksın.”
“Tamam.”
Kapı kapanıp o çıktığında revir bir anda daha sessiz geldi. Sandalyeye yaslanıp etrafı izlemeye başladım. Hemşireler kendi işlerine dönmüşlerdi ama bazı bakışları üzerimde hissetmeye devam ediyordum. Haklılar mıydı bilmiyordum. Belki olsalardı ben de aynı şekilde bakardım. Telefonumu çıkarıp saate baktım. Akşama daha çok vardı. Aklım ise çoktan Eda’ya gitmişti. Şu an ne yapıyordu acaba? Oyuncaklarıyla mı oynuyordu, yoksa yine beni sorup duruyor muydu? İçimden derin bir nefes verdim.Her ne olursa olsun, akşam onu görecektim. Şimdilik buna tutunmam gerekiyordu.
Sandalyede oturup tavana baktım bir süre. Revirin içi sessizdi. Arada telefon sesleri, yazıcıdan çıkan kağıtların hışırtısı ve koridordan geçen askerlerin ayak sesleri duyuluyordu. Can sıkıntısından ölmek üzereydim. Telefonumu çıkarıp birkaç dakika oyalandım ama o da bir yere kadar işe yaradı. En sonunda sıkılıp telefonu masaya bıraktım. “Burada hep bu kadar mı sıkıcı?” diye sordum. Melis başını kaldırıp bana baktı. “Bugün sakin bir gün.” “Buna sakin diyorsanız yoğun günü görmek istemiyorum.” Melis hafifçe güldü. Diğer hemşirelerden biri ise yüzüme bile bakmadı. “Yoğun günde konuşacak vaktimiz bile olmuyor.” “Harika,” dedim alaycı bir şekilde. “Demek ki ben yanlış günü seçmişim.” Melis başını sallayarak önündeki evraklara döndü. Bir süre sonra kapı açıldı. İçeri kolunda ufak bir sıyrık olan genç bir asker girdi. Melis hemen ayağa kalkıp onunla ilgilenmeye başladı. Ben de oturduğum yerden izledim. Adamın yarası temizlenirken yüzünü buruşturmasına bakıp kaşımı kaldırdım. “O kadar da acımıyor gibi.” Asker bana döndü. “Sen yaptır da görelim.” “Ben çocukken ağaca çıkıp düşüyordum, bundan kötülerini gördüm.” “Hiç sanmıyorum.” “İddialaşalım mı?” Melis ikimizin arasına bakıp gülmeye başladı. “İkiniz de beş dakika sessiz kalabilir misiniz?” “Hayır,” dedim anında. Asker de aynı anda “Hayır,” dedi. Bir an birbirimize baktık. Sonra istemsizce güldüm. Ne kadar zamandır böyle normal bir şekilde güldüğümü hatırlamıyordum. Gülüşüm kısa sürdü gerçi. Çünkü birkaç saniye sonra koridordan geçen iki askerin konuşmasını duydum. Benim adımı söylediler. Sesleri çok net gelmiyordu ama yeterince duymuştum. Bir anda yüzümdeki ifade söndü. Melis de bunu fark etmişti. Bana baktı ama bir şey söylemedi. Ben de hiçbir şey demedim. Sadece başımı çevirip pencereye baktım. İnsanların hakkımda ne düşündüğünü bilmek istemiyordum aslında. Ama ne kadar kaçmaya çalışırsam çalışayım, o düşünceler peşimi bırakmıyordu. Arkamdan fısıldanan her kelime, üzerime çevrilen her bakış bunu hatırlatıyordu. Ve askeriyede geçireceğim ilk gün daha yeni başlıyordu. Cehennem gibi geçmeye şimdiden başlamıştı
Hemşireler kendi aralarında konuşuyordu “siktiğimin karısını nasıl buraya bıraktılar? Abisi yüzbaşı diye niye bizi riske atarlar ki kıyaklı bir sürtüğü” duyduklarımla en sonunda sadece odanın içinde gülme sesim çıkmıştı Sessiz başlamıştı gülüşüm. Sonra büyüdü. Kontrol edemediğim bir şeye dönüştü. Odanın içinde sadece benim kahkaham vardı. Melis bana döndü. “İyi misin?” dedi şaşkınlıkla.
Gözlerimi siler gibi yaptım ama gülmem hâlâ geçmiyordu.
“İyiyim…” dedim nefes nefese. “Sadece… gerçekten komik.”
Ama aslında komik değildi. İlk kez o an fark ettim; insanların bana baktığı yerle benim kendimi gördüğüm yer birbirinden tamamen farklıydı. Arkamdan konuşan 2 hemşireye baktım.
“Sandığınız kadar korkunç biri değilim” kafamı yana eğdim “pişman mıyım evet. Ama hızlı para kazanmamın yolu buydu. Ne yaptığımı biliyorsunuz ne yaşadığımı değil o yüzden o sesinizi kesmeyi öğrenmelisiniz belkide?” En sonunda revirden dışarıya attım kendimi yasak olmasını umursamadan. Bahçeye girip bir sigara yaktım sigaramı içerken edayı düşünüyordum ne yapacağımıda. O esnada bana doğru sinirle gelen abime baktım bakışlarım yorgundu “revirden dışarı çıkman yasaktı diye hatırlıyorum” dedi cevap vermeden sigaramı içmeye devam ettim bu sefer elimden onu aldı “ne yapmaya çalışıyorsun?” En sonunda cevap verdim “kaçıyorum. Kendimden kaçıyorum” başımı omzuna yasladım “abi ben yoruldum”