Aradan bi kaç gün geçti. Ben edayı göremedim. Albay çıkmama izin vermemişti. Sadece oğuz gidip geliyordu normal olarak sonuçta o onun kızıydı benimse maalesef hiç bi şeyim.
Edayı gercekten özlüyordum melis bunu biliyordu belli ediyordum revirde kafam dolu oluyordu. Konuşmuyordum bile ama ışığımı kaybetmiştim. Yemek bile yemiyordum bazen iştahım yoktu.
Melis ile yakındım zaten şu yerde sadece hiç bi şey yapmıyordum. Bir gün melis benimle otururken hemşirelerden biri önüme yemek koydu hatta kaşığı ağzıma tuttu “bebek değilim ben ayrıca yemeyeceğim” ismi yağızdı yazıyordu yakalığında gözlerini devirdi yağız bana baktı “ye şunu sabahtan beri yemedin zaten hatta dünden beri… bayılıp kalacaksın üzerimize kalacak sonra ye işte” yeniden ağzıma tuttuğunda isteksizce yedim. Bir süre sonra midemi bulandırınca bıraktım oda bi şey dememişti buda iyiydi onun için “Yanlış tanımışız seni.” Dedi o esnada mal mal suratına baktım. “Ne?” Güldü “bir çocuk için geldiğin hal… senin gibi şeyler yapanlar genelde böyle olmaz kendilerini düşünürler sadece… sen farklısın” bu sefer gülümseyen ben oldum “ eda benim her şeyim yağız. Ben şiddet görürken kucukken kimse bi şey yapmadı… ben edayı kurtardım… kendimi edanın yerine koydum… yaptım…” iç geçirdim gün boyu böyle sohbet ediyorduk işte.
O gece herkes uyurken yürümeye ihtiyacım olduğu için bahçeye yürüyüşe çıktım etrafı gezinirken kafamı boşaltmaya çalışıyordum
Ay ışığı toprağın üstüne ince bir çizgi gibi düşmüş, her şey olduğundan daha sessiz, daha ağır görünüyordu. Nefes aldıkça içimdeki sıkışıklık biraz dağılıyor gibi olsa da, kafamın içi hâlâ doluydu.
Adımlarımı yavaşlattım. Kimseyi düşünmemeye çalışıyordum… ama zaten sorun da buydu; düşünmemek imkânsızdı. Tam o sırada arkadan çok hafif bir ses duydum.
Çalıların arasından bir hışırtı. Başımı çevirmemle birlikte her şey saniyelik oldu.
Bir el ağzıma kapandı.
“Ses çıkarma.”
Ses tanıdık değildi ama tonunda aşırı bir sakinlik vardı… tehlikeli bir sakinlik. Kalbim bir anda hızlandı. Direnmeye çalıştım ama kolumu sertçe arkama büküp beni gölgelerin içine çekti. Bahçenin ışığından uzaklaştıkça her şey daha da karanlık oldu. Ve o an fark ettim…Bu sıradan bir saldırı değildi.
Bu planlıydı.Beni sürükleyen adamın nefesi kulağımın yanındaydı.
“Sen Arya’sın değil mi?” dedi alçak bir sesle.
Cevap vermedim.Ama o zaten biliyordu.
“İş birliği yaptıklarını sattın…” diye devam etti. “Hepsini tek tek ihbar ettin.” O an içimde bir şey buz gibi oldu. Demek ortaya çıkmıştı.
“Biri kaçtı,” dedi. “Ve kaçanlar unutmaz.”
Beni sertçe duvara benzer bir şeye yasladı. Karanlıkta yüzünü tam göremiyordum ama gözlerinin üzerimde olduğunu hissediyordum
“Ben unutmadım Aryacık” ellerim titriyordu ellerime hızlıca plastik kelepçe taktı. Hatırladığım tek şey yere düşüp bir köpek gibi yerde süründüğümdü gerisi karanlık…
Gözlerimi açtığımda ilk hissettiğim şey soğuktu. Taşa benzeyen sert bir zeminin üstünde yatıyordum, sırtım uyuşmuş, bileklerim hâlâ yanıyordu. Bir an nerede olduğumu anlayamadım, sanki zihnim geç açılıyordu, görüntü yerine sadece bulanıklık vardı. Sonra sesler geri geldi; damlayan su, uzaktan gelen metal bir gıcırtı ve kendi nefesim. Başımı oynatmaya çalıştım, boynum ağırdı, yavaşça çevirdiğimde loş bir ışık gördüm, tavandan sarkan çıplak ampul titreyerek yanıyor, duvarlar nemli ve eski beton kokuyordu, burası bir bodrumdu ya da ona benzer bir yerdi. Ayağa kalkmayı denedim ama bileklerimdeki plastik kelepçeler zincir gibi sıkıydı, beni tamamen bağlamıyordu ama kaçma ihtimalimi de yok ediyordu. “Uyandın mı?” sesi bir yerden değil her yerden geliyormuş gibi yankılandı, başımı kaldırdım ve karanlığın içinden biri çıktı, önce yüzünü seçemedim ama yaklaştıkça hatırladım, beni yakalayan adamdı, şimdi daha sakindi, acele etmiyordu, sanki zaman onun kontrolündeydi. “Burayı beğendin mi Arya?” dedi, boğazım kurudu, cevap vermek istedim ama sesim çıkmadı, adam birkaç adım daha yaklaşıp etrafımda yavaşça dolaşmaya başladı, “İnsanlar seni hep güçlü sanıyor,” dedi, “ama ben ne olduğunu biliyorum,” bir an eğilip gözlerimin içine baktı, “sen sadece iyi saklanıyorsun,” dedi, nefesim hızlandı, geri çekilmeye çalıştım ama duvara yaslıydım, artık kaçacak yerim yoktu. Adam doğruldu ve sesi bu kez daha net, daha sert çıktı, “Şimdi dinle,” dedi, “seni buraya öldürmek için getirmedim,” kısa bir sessizlik oldu, o sessizlikte kalbim kulaklarımda atıyordu, sonra devam etti, “henüz değil.” Nefesimi tuttum yerden doğrulmaya çalıştım ona baktım iğrenir gibi oda bana bakıyordu “16 yaşın hala gözümün önünde. Ne sevimsiz şeydin… şimdide… fazla değişmişsin” küçüklüğümü biliyordu ellerimdeki plastik kelepçeden kurtulmaya çalışmıştım onun elleri pantolonumun düğmesini bulduğunda kendimi kaçırmaya çalıştım olmuyordu “dokunma lütfen…” diyebildim sadece gözlerim dolmuştu gülerek ellerini çekti “seni korkudan titretmek bu kadar kolay işte… travmalarına kadar her şeyini Biliyorum… o ara genel eve gidecek param yoktu…sadece 100 liraya satılan bi sürtüktün sadece” midem bulanmıştı dediği şeylerle elini dudaklarıma götürdü ona öfke ile bakarken ellerimle itmek istedim ama olmuyordu kelepçeler kahrolası direğede bağlıydı.
“Seni kurtarmaya gelmediler bak… kaç saattir uyuduğun için farkında değilsin ama 1 gün doldu” kahkahasını duyduğumda yüzümu buruşturdum kahretsin inanmak istemiyordum ama… ya doğruysa.. Boğazım kurudu. Nefesim düzensizleşti.
“Hayır…” dedim kısık bir sesle. “Yalan söylüyorsun.”
Ama sesim bile bana inanmıyordu.
Adam bir adım daha yaklaştı, sanki zihnimin içindeki çatlağı büyütmek ister gibi.
“İnanmak istememen normal,” dedi sakin bir tonla. “İnsanlar genelde gerçekleri en son kabul eder.”
Gözlerimi kaçırdım. Zihnimde tek bir düşünce dönüp duruyordu: Eğer gerçekten bir gün geçtiyse… kimse fark etmediyse… kimse gelmediyse… Nefesim hızlandı.Duvara daha çok yaslandım. Kelepçeler bileklerime batıyordu ama acı bile artık ikinci plandaydı. “Düşün bakalım Arya,” dedi adam, sesi yavaşladı. “Seni kim arar?” Cevap vermek istedim.
Ama aklıma gelen ilk isim bile boğazımda düğümlendi.Ve o an fark ettim… korktuğum şey sadece burada olmak değildi.
Buradan unutulmuş olmak daha kötüydü.
“En kötü kısım… dışarıda hiçbir şeyin değişmemiş olması.” Kaşlarımı çattım, anlamaya çalıştım ama zihnim bulanıktı. O ise devam etti, her kelimeyi yavaş ve bilerek seçiyordu. “Bir gün geçti Arya. İnsanlar bir gün içinde alışır. Yokluğa, sessizliğe, eksikliğe…” Sanki her kelimeyle içime bir şey yerleşiyordu. “Önce paniklerler,” dedi, “sonra yorulurlar… sonra da unutur gibi yaparlar.” Nefesim sıklaştı. “Kes,” dedim istemsizce, sesim titriyordu. Ama o durmadı. “Şu an dışarıda bir yerlerde biri çay içiyor,” dedi sakin bir tonla. “Birisi uyuyor. Birisi işe gidiyor. Ve sen…” gözleri beni sabitledi, “buradasın.” Başımı çevirdim. Duvarlar daha dar gelmeye başladı. Ampulün titrek ışığı bile farklı görünüyordu artık, sanki zaman bile bana karşıydı. Adam hafifçe eğildi. “Seni arayan kim varsa,” dedi fısıltıya yakın bir sesle, “şu an ya umudu kesiyor… ya da hiç başlamadı bile.” Midem düğümlendi. “Yalan,” dedim tekrar ama bu kez daha zayıf. O gülümsedi. “İstersen kendine söylemeye devam et.” Ve o an, en kötü şeyi söyledi: “İnsanlar kaybolmaz Arya… sadece değiştirilir.” Kafamı eğdim hafifce o an.. ellerini saçlarıma götürüp okşadı “ah aryam… güzel aryam…” tiksinerek kafamı hızlıca onun ellerinden çektim “şşh… vahşileşme…”
Geri adım attı hiç beklemediğim bi anda karın boşluğuma tekme attığında afalladım bileğimdeki plastik kelepçe demire bağlı olduğundan sadece kasılmış 2 büklüm kalabilmiştim “eskiden daha güçlüydün beğenmedim” yanıma gelip saçlarımı tuttu eline dolayıp çekti tiz bir çığlık attım “biraz o güzel yüzünü mahvetmemiz lazım…. Ama birazda eğlence lazım” geriye çekilip kamera kurmuştu psikopat manyak bileğimdeki kelepce canımı iyice yakıyordu “Lütfen…ölmek istemiyorum” “oysa beraber çalışırken ölümü çok arzuluyordum küçüğüm” mideme oturmuştu kurduğu cümle yeniden elleri saçlarımı kavradı yemek bile yemediğim içindi büyük ihtimalle kurtulamıyordum. Yüzüme bi darbe indi acıyla inledim saçlarımı daha sert çekiştirdi yerde iki büklüm olmuştum ciddi anlamda
Bunları her gün kocasından gören kadınlar vardı. Onlar için ne kadar korkunc olduğunu şimdi daha iyi anlıyordum. Saçlarımı yoluyordu. Ve çığlık attım istemsizce “daha başlangıçtayken böylesin be Aryam…” halimin bir fotoğrafını çekti birine yolladı kelepcelerimi çözdü ben saldıracağım esnada bacağıma hançerini sapladı çığlığım odayı doldururken hareketsiz kaldım. Ellerim özgür olsada yürümeme engel olmak için bunu yapıyordu.
Adam birkaç saniye telefona baktı, sonra ekranı kilitledi. Sanki az önce yaptığı şey sıradan bir işmiş gibi cihazı cebine geri koydu.
“Kimlere gönderdiğini…” diye fısıldadım, sesim titriyordu.Gülümsedi.Ama bu bir sevinç gülümsemesi değildi.Daha çok “anlamadın” gülümsemesiydi.
Sen hâlâ yanlış soruları soruyorsun Arya,” dedi sakin bir tonla.Bir adım geri çekildi, karanlığın içinde biraz daha kayboldu. Sesini duyuyordum ama yüzü artık net değildi.“Kimlere gönderdiğim önemli değil,” dedi. “Önemli olan… kimin göreceğini benim seçmem.”
İçimde bir şey buz gibi oldu.
“Bak,” diye devam etti, “seninle ilgili her şey zaten dolaşıma giriyor. Birileri izliyor, birileri bekliyor… ama hiçbiri senin düşündüğün gibi değil.” Nefesim düzensizleşti.“Ne istiyorsun?” dedim kısık sesle.Bu sefer cevap vermedi hemen. Sessizlik uzadı.Ampulün titrek ışığı sanki daha da zayıfladı. Oda daraldı, duvarlar yaklaşır gibi oldu.Sonra sesi tekrar geldi, bu kez daha net:
“İstediğim şey basit.” Bir an durdu “Senin neye dönüşeceğini görmek.”Kalbim hızlandı.O ise sanki hiçbir şey olmamış gibi geri döndü, kapıya doğru baktı. “Ve Arya,” dedi çıkmadan önce, “artık geri dönüş yok.”Kapı aralanırken içeriden gelen soğuk hava yüzüme vurdu. Ve ben ilk kez gerçekten anladım…
Buradan çıkmak sadece fiziksel bir mesele değildi.
Bir parçamı çoktan burada bırakmıştım.
O çıktığında hiç bir şey yapamadım sadece yattığım yerde düşündüm ben burada ya cidden geberip gideceksem? Elim kolum bağlı kalmıştım işte. O an her şeyi baştan düşündüm eğer o gün o kirli işlere girmeseydim su an güvende olacaktım. Edanında yanında olabilecektim.. o evde kalmak belkide daha iyi olucaktı diye düşündüm. Kendi kafamda iyice deliriyordum. Kendimi doğrulttum oturur pozisyona geçtim her yerim ağıyordu kafamı duvara yasladım. Bacağımdan akan o kana baktım acısı azalmıştı. Bi bez parçası bulup bacağımı onunla bağladım kan akışı yüzünden. Bi yerden sonra zaten acıdan dolayı bayılmıştım. Uyandığımda bi yatakta bağlıydım. Benim uyandığımı gördüğünde gülümsedi “günaydın uyuyan güzel!” Kahkaha attı. “Bu gün daha acı verici oyunlar oynayacağız!” Sesindeki heyecan bile korkumu arttırıyordu kafesin içinden bi tane fare çıkartıp yanıma geldi beklemediğim şekilde tişörtümü yırtıp üstümü açtı hayvanı karnıma koyup kova tarzı bi şey ile kapattı anlamsızca ona bakıyordum eski işkenceleri yapıyordu ona bakıyordum korkmustum “yalvarırım yapma…” üzerine kolonya akıtıp üstüne ateş yaktı o bölgede ısınma hissediyordum zamanla yandığımı hissederken derimin kemirildiğini hissedince çığlık attım bileklerimi çektim ama ipler engel olmuştu. acı bedenimi tamamen sarmış ter içinde kalmıştım kısa bir sürenin sonunda çektiğinde hayvanıda almıştı. Ona bakıyordum hala korkuyla bu daha bi başlangıçtı işte. Ben bayık bayık bakarken bi fotoğraf daha çekmişti. Kendimden tiksinmiştim. “Öldür artık beni orospu çocuğu”
oğuzdan
Sabah Albayın araması ile uyanmıştım telefonu açar açmaz “Aryayı sen mi götürdün” diye sormuştu Aryadan bahsettiği an yataktan fırladım “FİRAR MI ETMİŞ” Diye bağırdım anında albayın iç çekişini duydum “öyle görünüyor askeriyede yok” Bir an beynim kilitlendi.“Nasıl yani yok?” sesim istemsiz sertleşti, ayağa kalkarken odada volta atmaya başladım. “Nerede olabilir, kameralar bakıldı mı, nöbetçiler ne diyor?” Albayın sesi telefondan daha ağır geliyordu bu sefer. “Sakin ol Oğuz. Sabah sayımında fark edildi. Gece yarısından sonra kayıp. Kapılar kayıtlı, zorlanma yok.” Bir an durdum. Bu kısmı daha kötüydü. “Bu dışarıdan kaçış değil…” dedim dişlerimin arasından. “İçeriden biri yardım etmiş.” Albay hemen karşılık verdi: “Ben de aynı şeyi düşünüyorum. Bu yüzden seni aradım. Arya’yı en son sen gördün.” İçimde garip bir sıkışma oldu. Öfke de vardı, korku da. Ama en çok… hesap yapma hali. “Tamam,” dedim kısa bir nefesle. “Bana beş dakika verin. Tüm hareket listesini, son temaslarını, kimle nöbetteydi… hepsini istiyorum.” Telefonu kapatmadan önce ekledim:
“Eğer kaçtıysa bile çok uzaklaşmamıştır. Arya plansız hareket etmez.” Diyerek telefonu kapattım edanın bakıcısını aradım o geldiğinde anında ben çıktım ve askeriyeye döndüm. Askeriyeye döndüğümde yüzbaşı Arda beni karşıladı bana bakıyordu “yok hiç bi yerde…”İç geçirdim beraber albayın odasına gittik yüzbaşı ile Albayın odasının kapısını açtığımız anda içerideki hava daha da ağırlaştı. Dosyalar masanın üstüne dağılmış, telsizden gelen cızırtılar bile sinir bozucu bir fon gibi kalmıştı.
Yüzbaşı Arda, kapıyı sertçe kapatıp içeri girdi. Gözleri öfkeyle parlıyordu.
“Yok hiç bir yerde…” dedi dişlerini sıkarak. “Biz şans veriyoruz, o kaçıyor. Yaptığı şeye bak!” Bir an durdum. Bu cümleye hemen katılmak kolaydı ama içimdeki hesap daha farklı çalışıyordu. Arya “şans verilen” biri değildi; ya köşeye sıkışmıştı ya da köşeye sıkıştırılmıştı. Derin bir nefes aldım. “Kaçıyorsa bile rastgele gitmez,” dedim sakin ama net bir tonla. “Onu tanıyorsanız, bunun bir nedeni vardır.” Arda bana ters bir bakış attı ama albay araya girdi.
“Bize duygusal analiz değil, sonuç lazım Oğuz,” dedi sertçe. “Kameralar kesildiği saat 02.17. Aynı dakikada kuzey depo tarafında nöbet değişimi var.” Haritayı masaya açtı.Parmağıyla bir noktayı işaret etti. “Burada iki dakika boşluk var. Sistemsel bir arıza değil. Manuel müdahale.” O an odada sessizlik çöktü.Arda homurdandı. “Yani içeriden yardım var diyorsunuz.” Albay başını kaldırdı. “Evet.”Bakışlar bir anda bana döndü.
Ben haritaya yaklaştım, gözlerim noktaları hızlıca taradı. “Eğer buradan çıktıysa…” dedim yavaşça, “ilk gideceği yer şehir değil.” Kısa bir duraklama yaptım. “Gizlenebileceği, tanıdığı bir yer var. Yakın çevreyi kontrol edin. Hızlı değil, bilinçli kaçış bu.” Sonra başımı kaldırdım. “Ve bir şey daha… Arya tek başına değil. Belli oluyor…” o an albayın telefonuna bilinmeyen numaradan bir fotoğraf geldi Albay telefonu açıp masaya koydu hepimiz görmüştük. Biri saçlarını sertçe çekmiş dövmüştü. Bu bir kaçış değildi… bu kaçırılmaydı….günlerce bulmak için uğraştık arama kurtarma ekipleri bile ama yoktu bulamamıştık. Olmuyordu bunu yapan profestoneldi. Aradan bi kaç gün sonra aryanın yarı çıplak olduğu bir video… fare işkencesi…. Video aryanın acı çığlığı ile sona eriyordu. Ve biz bi şey yapamıyorduk “Arda…. Öldürmezler onu dimi…” arda kafasını salladı “umarız ki öyle olur oğuz” Video bittikten sonra odada kimse konuşmadı. Sadece Arda’nın nefes alıp verişi duyuluyordu. Bir süre sonra o bile konuşmayı zor buldu. Ben ekranın olduğu yere bakmaya devam ediyordum. Gözlerimi kırpmadığımı fark ettim.“Bu bir mesaj…” dedim sonunda, sesim kısık ama sertti. “Bizi korkutmak için değil. yönlendirmek için.” Albay telefonu yavaşça geri aldı. “Profesyonel biri,” dedi kısa. “İz bırakmıyorlar. Ama hata yapacaklar.” Arda yumruğunu masaya vurdu. “Biz burada bekliyoruz, oysa zaman geçiyor!” Bir an başımı kaldırdım.
“Beklemiyoruz,” dedim net. “Çalışıyoruz.” Haritaya yaklaştım. Parmaklarımı noktaların üzerinde gezdirdim. “Kamera kesilmesi, depo hattı, son sinyal… bu üçü aynı eksende toplanıyor. Bizi şehirden uzaklaştırmaya çalışıyorlar.”Albay başını eğdi. “Peki hedef?” Cevap vermeden önce bir saniye durdum. “Benim aklıma gelen tek şey…” dedim yavaşça, “onu canlı tutup bir şeye zorlamak.”Oda tekrar sessizleşti. Arda bu sefer daha kontrollü konuştu: “Yani pazarlık kozu.” Başımı salladım.“Evet. Ve eğer öyleyse…” gözlerim sertleşti, “henüz bitirmediler. ”Albay telefonu masaya bıraktı.
“Özel ekip çıkıyor,” dedi. “Sinyal kesildiği bölgeyi kilitliyoruz. Tüm çıkışlar kapatılacak.” Ben de montuma uzandım. “Ben de geliyorum.” Arda bana baktı. “Emir beklemen gerekmiyor mu?” Kaşlarımı kaldırdım. “Bu emir değil,” dedim. “Bu kişisel. Kaçırıldı o! geç kalmak istemiyorum” Arda en sonunda susmuştu nede olsa Arya onun kız kardeşiydi. Mecburdu kabul etmeye. Askeriyeden arama kurtarma ekiplerine kadar geçmişti geldiğimiz durum. Sadece biz değil onlarda arıyordu Arama çalışmaları saatler geçtikçe daha da büyümüştü.
Helikopterler belirlenen bölgenin üzerinde daireler çiziyor, ekipler ormanı metre metre tarıyordu. Her geçen dakika içimdeki huzursuzluğu artırıyordu. Arya’nın başına gelenleri düşünmemeye çalışıyordum ama olmuyordu. Komuta merkezine döndüğümüzde haritanın etrafında onlarca kişi vardı. Kırmızı işaretler, olası güzergâhlar ve ihbarlar masanın üzerini kaplamıştı. “Bir şey buldunuz mu?” diye sordum. Albay başını iki yana salladı.“Henüz değil.” O an odadaki sessizliği bir telsiz sesi böldü.“Merkez, burada Delta-3. Bir bulguya rastladık.”Herkes aynı anda telsize döndü.
“Nedir?” diye sordu Albay. Kısa bir sessizlik oldu.“Ormanın kuzey kısmında terk edilmiş bir kulübe bulduk. İçeride yakın zamanda birilerinin bulunduğuna dair izler var.” Kalbim göğsüme yumruk atıyormuş gibi çarpmaya başladı.“Orada mı?” diye sordum farkında olmadan.“Negatif. Kimse yok. Ama…” Telsizdeki asker duraksadı. “İçeride Arya’ya ait olabileceğini düşündüğümüz bir eşya bulduk.” O an odadaki hava değişti. Arda’nın yüzü bembeyaz olmuştu.“Ne buldunuz?” diye sordu sertçe.“Bir kolye.” Boğazım düğümlendi.
Arya’nın boynundan hiç çıkarmadığı kolyeyi hatırlıyordum. Albay hemen ayağa kalktı. “Herkes hazır olsun. O kulübeye gidiyoruz.” Kimse itiraz etmedi. Çünkü ilk kez elimizde gerçekten bir iz vardı. Ve hepimiz aynı şeyi düşünüyorduk: Arya hâlâ hayatta olabilirdi. Araba kulübenin önünde durur durmaz kapıyı açıp indim. Silahımı belimden çekerek yapıya doğru yürümeye başladım. Kalbim göğsümü parçalayacakmış gibi atıyordu. Arya için korkuyordum. Dakikalar bile önemliydi. Geç kalmaktan korkuyordum. Arkadan gelen sesleri, askerleri, etrafımdaki hareketliliği umursamıyordum. Tek düşündüğüm Arya’ydı. “Yavaş!” diye seslendi Albay ama onu bile duymadım. Çoktan kulübenin kapısından içeri dalmıştım. İçerisi karanlık ve nem kokuyordu. Silahımı doğrultarak odaları tek tek kontrol etmeye başladım. Diğer ekipler de kulübenin farklı bölümlerini arıyordu. Her köşeye bakıyor, en ufak bir iz arıyordum. Sonra koridorun sonunda küçük bir kapı gördüm. Kapıyı dikkatlice açtığımda buranın depo olduğunu anladım. İçeri adım attığım anda gözlerim yere takıldı. Beton zeminin üzerinde kurumuş birkaç damla kan vardı. Kanı görünce mideme sert bir yumruk yemiş gibi oldum. Nefesim daraldı ama kendimi zorlayarak etrafa bakmaya devam ettim. Rafların arasında ilerlerken bir köşede yığılmış bazı kıyafetler dikkatimi çekti. Önce anlam veremedim. Sonra birkaç adım daha yaklaştım ve olduğum yerde donup kaldım. Bunlar kadın kıyafetleriydi. Arya’nın kıyafetleri… Titreyen ellerimle üstte duran tişörtü aldım. Gözlerim kumaşın üzerindeki desene takıldı. O tişörtü tanıyordum. Çok iyi tanıyordum. Ortaokulda yaptığımız çekiliş usulü hediyeleşmede ona ben almıştım. O zamanlar saatlerce ne alsam diye düşünmüş, sonunda bunu seçmiştim. Arya’nın çoktan unutup atacağını sanmıştım. Ama yanılmışım. Hâlâ saklıyordu. Hâlâ giyiyordu. Parmaklarım kumaşın üzerinde gezinirken boğazım düğümlendi. Birkaç metre önümde yerde duran kurumuş kan damlalarına baktım, sonra tekrar elimdeki tişörte. O an içime çöken korkuyu tarif etmek mümkün değildi. Çünkü ilk kez Arya’nın gerçekten burada olduğunu biliyordum. Ve ilk kez başına ne gelmiş olabileceğini düşünmekten korkuyordum. Yanıma gelen yüzbaşına baktım “götürmüşler… ama o buradaydı….” Dedim yüzbaşı sertçe yutkundu onun daha kötü bi haberi vardı yüzünden okunuyordu.
“Yüzbaşım… ne oldu?” İç geçirdi
“Buraya getirilirken çok debelenmiş olmalı… bazı yerlerde tırnak izleri var kırılan vazolar…. Ve bazı eşyalar… ve aryanın saçları…” Sesi gittikçe ağırlaşıyordu. Elimdeki tişörtü biraz daha sıkı tuttum. Gözüm istemsizce yerdeki kurumuş kan damlalarına kaydı. “Yani mücadele etmiş…” dedim kısık bir sesle. Yüzbaşı başını salladı. “Evet.” Cevabı kısa ama yeterince ağırdı. Depodaki sessizlik üzerime çöktü. Arya’yı tanıyordum. Kolay kolay pes edecek biri değildi. Sonuna kadar direnirdi. Bu düşünce hem gurur veriyor hem de korkutuyordu. Çünkü ne kadar direndiyse o kadar büyük bir tehlikenin içinde olmuş olabilirdi. Yüzbaşı bir süre daha sustu. Sonunda istemeyerek konuştu. “başı büyük belada olabilir…” O an içimdeki korku öfkeye dönüştü. Başımı kaldırıp yüzbaşına baktım. “Hayır.” dedim. Sesim bu kez kararlı çıkmıştı. “O hâlâ hayatta.” Yüzbaşı bir şey söylemedi. Ben ise elimdeki tişörte bakarken tek bir şeye odaklanıyordum. Arya burada olmuştu. Bu da onu bulabileceğimiz anlamına geliyordu. Ve onu bulana kadar durmaya niyetim yoktu.
Yüzbaşı bir şey söylemedi. Ben ise elimdeki tişörte bakarken tek bir şeye odaklanıyordum. Arya burada olmuştu. Bu da onu bulabileceğimiz anlamına geliyordu. Ve onu bulana kadar durmaya niyetim yoktu. Tişörtü dikkatlice katlayıp cebime yerleştirdim. Tam ayağa kalkarken telsizlerden birinde cızırtı duyuldu. “Komutanım, dışarı gelir misiniz?” Albay’ın sesi sertleşti. “Bir şey mi buldunuz?” Telsizin diğer ucundaki asker birkaç saniye sustu. “Sanırım evet.” Birlikte depodan çıktık. Kulübenin arkasına geçtiğimizde birkaç asker bir noktanın etrafında toplanmıştı. Yere çömelmiş inceleme yapıyorlardı. Kalabalığı yarıp öne geçtim. Toprağın üzerinde belirgin sürüklenme izleri vardı. İzler ağaçların arasına doğru gidiyordu. “Bunlar ne zaman oluşmuş?” diye sordum. Olay yeri ekibinden biri ayağa kalktı. “Kesin konuşamayız ama çok eski görünmüyor.” Kalbim yeniden hızlandı. Albay haritayı açıp izlerin yönünü kontrol etti. Sonra etraftaki askerlere döndü. “Ekipleri ikiye ayırın. Bu hattı sonuna kadar takip edeceğiz.” Emir verilmesiyle birlikte herkes harekete geçti. Dakikalar sonra ormanın içine doğru ilerliyorduk. Güneş yavaş yavaş alçalmaya başlamıştı. Ağaçların arasında ilerlerken gözlerim sürekli yerdeki izleri arıyordu. Arya’nın burada olduğunu biliyordum. Bu kez elimizde gerçek bir iz vardı. Yaklaşık yarım saat sonra öndeki askerlerden biri aniden durdu. “Komutanım!” Hepimiz ona döndük. Asker eğilip yerden küçük bir nesne aldı. Elindeki şeyi görünce nefesim tutuldu. İnce bir bileklikti. Onu tanıyordum. Arya’nın neredeyse her gün taktığı bileklikti. Asker bana uzattığında elim titredi. Bu artık bir tahmin değildi. Doğru yoldaydık. Albay çevresine baktı. “Yaklaşıyoruz.” dedi. Sesindeki kesinlik herkesi susturdu. Bilekliği avucumda sıkarken gözlerimi önümde uzanan karanlık ormana diktim. Günlerdir ilk kez gerçekten ona ulaşabileceğimize inanıyordum.