Yıldızı parlattıysan Keyifli okumalar Parlatmadıysan keyifsiz okumalar Umarım kapı zilin çalmaz Ya da annen bölümün en güzel yerinde seni kesmez 🦔 Sonunda öğlen teneffüsü. Karnım guruldaması diye verdiğim savaşlardan sağ çıkabilmek hârikaydı. Çantamdan kemireceğim nimetimi çıkartıp sessiz sedasız yerken gözüm abimin yanından kalktığı çocuğa döndü. Ne diye arkadaşlarının yanına gitmeden önce ona yiyecek konusunda yardım etmemişti ki? Ya da sormuşta olabilirdi. Ders dinlerken hocadan başka kimseyi duymadığım için bu ihtimal daha baskındı. Lokmamı yutup boğazımı temizleyerek masasını yeniden inceledim. Kayıt cihazını cebine koymuştu ve gözleri kapalı bir şekilde öylece boynunu büküp oturuyordu. Teneffüslerin hiçbirinde yerinden kalkmamıştı ya da tek lokma bir şeyi ağzına sürmemeişti. Kim olsa acıkırdı değil mi? Bir anda çantamda ki kurabiyeleri hatırlayınca içime su serpildi, en azından bunu yerdi umarım. Kurabiyenin kabını çıkarttığım gibi tüm gözler bana dönünce "Önce bi' sakin olun." dedim, saldıracaklarını bile bile. Kapağını açıktım ki başıma üşüşüp kapış kapış ceplediler. Bir tane zavallı kurabiyeyi birisinin elinden çekip aldığımda kapta tek bir toz tanesi bile kalmamıştı. Kurabiyeleri Midelerine indirdiklerinde çoğunluğu bana eline sağlık demeyi akıl etmemişti. Şimdi sıra, elimdekini Bertuğ'a vermekteydi. Neyse canım, en fazla ne kadar yanlış anlayabilirler ki yani? Ayağa kalkıp sırasına doğru yürüdüm, hareketsiz durduğu için uyuyor mu diye düşünmeden edemedim. Çekingenlik biraz ses tonuma yansıyacak gibiydi. "Bertuğ," dedim önce. Yaslandığı yerden sırtını ayırıp başını sesin geldiği yöne çevirdi. "Buyurun?" Buyurun mu? Birazdan oturup 'kimse bana daha önce saygı çerçevesinde hitap etmemişti' diye ağlayabilirdim. "Herkese kurabiye dağıttım, bu da senin." Kabı eline yavaşça değdirdim. "Yok efendim, sağolun. Benim şekerim var yiyemiyorum." Sanırım kokusundan şekerli olduğunu anlamıştı. "Olsun, yinede al sen, belki tadına bakarsın." Aynen, şekerin olsa bile al ye canım, ne olacak? Çocuk almak istemiyor işte niye diretiyorum ki? Mahçup bir tavırla, "Eh, madem öyle istediniz..." diyerek kapta kalan son kurabiyeyi aldı ve masanın üzerine bıraktı. Sırama dönmeden önce bir şeyi düzeltmek istediğim için yeniden konuştum. "Bu arada bana siz demene gerek yok ki, Özüm desen yeter." Sınıftakiler işi gücü bırakıp bizi izlediği için gerginliğim arttıkça artıyordu. "Peki, Özüm. Kurabiye için de teşekkürler." Bence Bertuğ, ya ışınlanmayı icat edip doksanlardan günümüze gelmişti ya da müthiş bir terbiyeyle büyütülmüştü. Yani sınıfta herkes birbirine davar gibi davranıyordu... Bu kadar saygılı iletişimi ömrümde çok az kurmuştum. "Ne demek, rica ederim." Elimdeki kabı sırama bırakıp lavaboya gitmek için sınıftan çıktım. Çok stres olduğum için ellerim titremeye başlamıştı. Bazen özgüvenim tavan yapıyordu bazen de böyle oluyordum. Tuvalete girdiğimde bile iyi değildim. Lavaboda ellerimi yıkarken aklıma bir şey dank etti, Bertuğ'un da elleri titriyordu, o da mı çok stresliydi acaba? Bu nasıl soru Özüm? Okulun ilk günü, yeni bir sınıf, yeni arkadaşlar, üstelik bir engeli var ve seneye YKS'ye girecek. Tabii ki stresli olacak. A, bir dakika. YKS'ye girecek mi? Peki mesleği? Çalışamayacak değil mi? Askere de gidemeyecek... Onun için hayat çok zor olmalı, muhtemelen her erkeğin ve ya kadını yaptığı en temel şeyleri yapamadığı için kendini eksik hissediyordur. Ya da başka bir ihtimal; umarım üniversite okumak ya da askerlik yapmakla değil, iyi bir insan olmakla yükümlü olduğunu biliyordur. Ellerimi kıyafetime kurulayıp sınafa geri döndüm, neden onun hakkında derin düşüncelere dalıyordum ki? Ne zaman yeni birisini tanısam ne tür dertleri olduğunu merak ederdim. Teneffüs bittiğinde İngilizce kitabımı çıkartıp kaldığımız yeri açtım, tek zayıfım İngilizcedeydi çünkü yabancı dil öğrenmek bir türlü ilgimi çekmiyordu, anlamak için çok çabalasam da oldum olası bu dersten yüksek not alamıyordum. Karnemde tüm derslerimde tam not varken bu lanet olası ders yüzünden ortalamam düşüyordu. Keşke dünya da konuşulan genel dil Türkçe olsaydı. Yeni işleyeceğimiz konuya göz atarken, Açelya kitabının üzerine resim çizmekle meşguldü. O her canı sıkıldığında ders kitaplarının üzerine harika şeyler çizerdi. Ailesi ne kadar resim çizmekten uzaklaşmasını istiyorsa o da bir o kadar resim çizmeye âşıktı. Ressamlığın gelirinin olmadığı gerekçesiyle bu hevesten vazgeçmesini istiyorlardı. Keşke ülkemizde sanata ve sanatçıya değer verilseydi de insanlar hayallerinin peşinden koşarken gelir kısmını dert etmek zorunda kalmasaydı. "Kimi çiziyorsun?" Merakıma yenik düşüp sorduğum soruya bir müddet cevap vermedi, duyuldu yemiştim. "Seni." Beni mi? Dalga geçmesi için bir sebebi olmalıydı. "Neden?" Uçlu kalemini bırakıp silgisini alarak çizerken taşırdığı yeri nazikçe sildi. "Bazen ilham gelir, sorgulamazsın." Resim çizerken farklı bir kişiliğe bürünmesi her zaman büyüleyici geliyordu. Bir ressamın ruhunda renkler olur sanırdım, o zifiri karanlığa bürünüyordu. Onu daha fazla bölmek istemediğim için önüme döndüm. Ders başladığında ilk beş dakikasında ders işlemeyi başaran hocamız, altıncı dakika da ayılıp bayıldığı kocasının yoğurdu ne kadar sevdiğini ve kendisine ettiği iltifatları anlatmaya başladı. Sınavda bunlar sorulmuyordu ama. "Hocam, metin okuyacaktık," Lafımı tamamlayamadan, Sare hocanın mavi lensle korku filmlerinden fırlamışa dönen gözleri beni buldu. "Bir şey anlatıyorum canım, beni bölme." Yeniden diğerlerine döndü. "Ne diyordum? Heh, işte evlilik teklifini Newyork'ta aldığım gün mutluluktan deliye dönmüştüm... " Newyork mu? Niğde'de değil miydi? Hani Niğde'de doğup büyümüşlerdi? Orada tanışıp evlenmişlerdi. Ne oldu o işe? Oflayarak ders kitabında yazan farklı dildeki yazıları kendi çabamla çözmek için büyük bir efor sarf ettim. Dersin son on dakikasında da zaten ders bitti diyerek çıkıp gitmişti. Sorumluluğunu almayan hocalardan açık ve bariz şekilde nefret ediyordum. Biz okula eğitim almak için geliyorduk ama onlar ya hayat hikâyelerini anlatıyor ya da üstümüze başımıza karışıyorlardı. Sonraki ve sonraki dersleri de işledikten sonra çıkış zamanı gelmişti. Çantamı toplarken abim telefonumu getiriyordu. Yükümü yüklediğim çantamın fermuarını çekip sırtıma astım. "Eve varınca beni ara." diyen abimden telefonumu aldım. "Ararım." Sınıfta neredeyse kimse kalmamıştı. Sınıfa sabah ki çarşaflı kadın girdiğinde dikkatim o yöne kaymıştı, kadın büyük bir özlemle Bertuğ'a bakıyordu. "Oğlum," Canından can gitmiş gibi bir seslenişi vardı, eğer annem bir kere bile bana böyle içtenlikle kızım deseydi, onu da geçtim kızım deseydi onun için canımı bile verirdim. Gözlerimin dolmasına engel olamazken Bertuğ, yavaşça ayağa kalkmıştı. Kayıt cihazını cebine koyarken annesi de çantasını kendi omuzuna asıp oğluna sarıldı. Abimde gözlerini onlardan alamıyordu, o da anne hasreti çekiyordu. Bu görüntü iki kardeş olarak bizim canımızı yakmaya yeterliydi. Onu kıskanmıyorduk, acımız; annemiz başımızı bile okşamazken başka insanların ne denli şanslı olduğuna sürekli şahit olmamızdan kaynaklıydı. İnsan bazen kaybettiğinde, tıpkı onun gibi kaybedenlerin de olduğunu bilmek istiyordu. Birbirlerine sarılmaları bittiğinde kol kola girdiler. Kadın bizi, onları dikizlerken yakalayınca tebessüm ederek selam verdi. Abim başıyla selamını kabul ederken bende "Aleyküm selam." dedim. Tebessüm etmek o an için çok zor gelmişti ama fırsatım varken hep gülmeye çalışıyordum. 🦔 Otobüste ayakta dikilirken zar zor görebildiğim yolu seyrediyordum. Bir yanda da kablolu kulaklığımın tekini kulağıma takmış şarkı dinliyordum. Yani daha önceden telefonuma indirdiğim beş şarkıyı başa sarıp sarıp yeniden dinliyordum. Telefonum çok eskiydi ve sosyal medya kullanmama rağmen yinede depolama alanı hep dolu gösteriyordu. Bu beş müziği silmekten korkuyordum, o zaman psikolojim tepe taklak uçurumdan aşağı yuvarlanırdı. Youtube bile kıt kanaat çalışırken bu külüstürle okumaya çalışmak büyük emek istiyordu. Büklüm Büklüm şarkısı bittiğinde İkinci Bahar -plak kaydı- çalmaya başladı. Hepsinin sırasını uykumda bile söylerdim. Büklüm Büklüm İkinci Bahar -plak kaydı- Yağmurlar Düşler Sokağı Beşinci müzik bana, çok değer verdiğim birinden armağandı. Onu dinlemeye henüz cesaretim olmadığı için her defasında melodisini duymadan ilk müziğe dönüyordum. İneceğim durağa geldiğimizde çantamı düzeltip araçtan indim, eve gitmem gerekiyordu ama hergün olduğu gibi yine adımlarım geri geri gidiyordu. Başka gidebilecek yerim yoktu, babanın evine de gidemezdim. Orada annemin bana verdiği zararın yetmiş katı vardı. Orada bir genç kızın altından kalkamadığı acıları vardı, gözyaşlarımla boyadığım duvarların arasında dolaşmak ruhumu daraltıyordu. Binaya girdiğimde kulaklığımı ve telefonumu çantama koyup evin kapısını annemin istediği gibi nazikçe üç kere tıklattım, sol tarafa geçip paspasa bakarak kapının açılmasını beklemeye başladım. Bilerek kapıyı açmıyordu. Ben kapıyı tıkladıktan üç dakika sonrasına kadar kapının ardında bekliyordu. Delikten beni izleyip tam üçüncü dakika dolduğunda yeniden kapıyı tıklatmamı bekliyordu. İçimden üç dakikayı sayıp yeniden tıklatınca kapı bu defa açıldı. Altına siyah kalem etek, üstüne siyah beyaz çiçekleri olan yine siyah renkte gömlek giyinmişti. Saçları sımsıkı bir topuz şeklinde topluydu. Ayağında siyah terlikleri, gözlerinde ruhsuz ifadesiyle "Hoş geldin." dedi. Dudaklarımı hafifçe kıvırıp "Hoş buldum anneciğim," dedikten sonra kenara çekilmesini bekledim. Ayakkabılarımı çıkartıp sağ ayağımla eve girdim ve ayakkabılarımı alıp kapıyı örtmesini izledim. Ayakkabı dolabını açıp elimdekileri yerine bıraktıktan sonra dolabın kapağını kapatıp ona döndüm. Çanatamı çıkartıp portmantonun yanındaki tartıya çıktım. Yüzümde tebessüm olsa da içim içimi yiyordu. "Elli dört kilo yüz gram." Sesinden anlamıştım cezamı. "Akşam yemeğinde sadece su var, Özüm. Şimdi doğruca banyoya giriyorsun." Tartıdan inip başımı onaylar şekilde salladım. "Peki anneciğim, müsaadenle." Eliyle işaret verdiğinde dediğimi yapıp banyoya gittim, formamdan kurtulup saçıma bağlı tokayı çektim, örgüm hızla çözüldüğünde ortaya görmekten hoşlanmadığım bir görüntü çıktı. Üzerimde yalnızca iç çamaşırlarım varken aynanın karşısındaydım. Kendimi tüm kusurlarımla görebiliyordum. Daha fazla oyalanmadan duşa girip annemin istediği gibi üç kere Saçlarımı yıkadım, üç kere tüm bedenimi lifledim, beni geçen yıl lazere götürdüğü için bundan sonraki en az on yıl boyunca kıl tüy derdiyle uğraşmayacaktım. Banyodan çıktığımda çamaşır makinesinin üstüne giyinmem için temiz kıyafetler bırakılmıştı. Onları giyinip odama geçtim. Yine zerre oyalanmadan ödevlerimin başına oturdum ve akşam yemeğinde annem biftek yerken ben sadece su içip çalışmama devam ettim. Bir yandan da YKS için test çözüyordum, elimden geldiğince aylık harçlığımla test kitabı alıyordum. Hukuk kazanmak için elimden geleni yapıyordum işte. Tabii bu işin bir de annem kısmı vardı. Seçeceğim mesleğin yalnızca hayalini kurmakta özgürdüm. Annem hangi bölümü seçtirirse onu okuyacaktım ve istediği puanı, istediği mesleği tutturamazsan da beni evlendirecekti. Tüm çabam bu yüzdendi. Kendime iyi bir gelecek kurmak zorundaydım. Başka şansım yoktu, başka seçeneğim yoktu. Geceleri uyumadan hayatsız gibi ders çalışıyordum çünkü bunu yapmazsam hayatım daha da kararacaktı. Bu yüzden kalemi bu kadar sıkı tutuyordum. Bu yüzden gençliğimi bir kenara atıp yemeden içmeden ders çalışıyordum. Günü geldiğinde hapsolduğum bu evden kurtulmak için, özgürce yaşayıp özgürce ölebilmek için. 🦔 Darararattaraaaammm Bölüm sonuu Yorumlarınızı merakla bekliyorummm Üçüncü bölüme kaydır bacım. Çünkü bu defa Bertuğ'un yaşadığı ortamı biraz okuyacağız 🙃 Yıldızı parlattın değil mi?
Bölüm 2
2. Yara Bandı
Bölüm sonu
0 yorum
Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.