Önce yıldızı parlatSonra okumaya devam et🦔Delikanlı, annesinin yardımıyla otobüsten indiğinde yarım saattir süren sessizliğini bozmadı. Okulun ilk günü onun için alıştığı 'okulun ilk günlerinden' farklı geçmişti. Fakat heyecanını paylaşabileceği tek kişi kız kardeşi Beril'di. O da 8. Sınıfa yeni başlamıştı, ikisi içinde hayatlarında yeni bir sayfa açılmıştı. Eve vardıklarında bundan sonrasını gözü kapalı da olsa halledebileceği için değneğini kapının arkasına bırakıp lavaboya gitti, elini yüzünü yıkadı, ardından üzerini değiştirip bir şeyler atıştırdı. Yuvasında ki tozun bile nereye konacağını bildiğinden tüm bunları yaparken tek bir hatası bile olmadı. Annesi balkona geçmiş çamaşır asarken kendisi kardeşinin odasına gitti, kapıyı tıkladı ama içeriden gelmesine izin veren bir sesleniş duyamadı. Yeniden izin istedi, yeniden ses gelmedi. Kapıyı yavaşça araladığında kulağına bir hıçkırık sesi değdi, yoksa Beril ağlıyor muydu? Kapıyı örtüp kardeşinin yatağına oturdu, sese artık çok yakındı. "Beril?" Biraz daha kayıp yanına ulaştı, soğuk havadan dolayı kupkuru olan saçları nazikçe okşadı. "Ne oldu abim? Kim üzdü seni?" Beril, dizlerini kendine çekmiş ve başını sonsuzluğa gömmek ister gibi aşağı eğmişti, kalbindeki acı ona ağır gelince abisine sarıldı. Bertuğ ise yalnızca kardeşinin sırtını sıvazladı. "Ben eski okulumu özledim. İstanbul'u özledim." İnsan bazen bir şehre özlem duyuyordu, insanın bazen trafiğine, kalabalığına rağmen bir şehre âşık olası geliyordu. Beril, doğup büyüdüğü şehre âşıktı. Oradaki arkadaşları kendisi için vazgeçilmezdi. Ankara'ya alışmak çok zor geliyordu. "Buradaki insanlar çok kilolu olduğumu söylediler, benimle dışladılar abi," İçli bir hıçkırık daha kaçtı dudaklarından. "Keşke yanımda olsaydın." Bertuğ, gözlerinin sızladığını hissetti. Onu yanında isteyen tek kişi kardeşiydi, eksiğini gözardı eden tek kişi kardeşiydi, kanını paylaştığı kardeşinden başka kimse onunla iletişime geçmiyordu. Oysa yalan dünyaya gözünü yumarak gelmekte ne denli doğru bir seçim yaptığını anlamıyordu. Beril, gözyaşlarının etkisiyle dalgalanan gözlerini abisinin yüzüne dikti. "Sen beni görmediğin için seviyorsun değil mi abi? Eğer sende kilomu görsen beni bu kadar sevmezdin." Bertuğ duyduklarını birkaç saniye için sindiremedi, canından daha çok kıymet verdiği kardeşinin böyle düşünmesine vesile olanlara yazıklar olsun demek istedi. "O nasıl söz kardeşim? Ben seni kanımdan, canımdan olduğun için seviyorum. Hem annemiz bize ne öğretti? Bir insanın zayıf ya da kilolu olması kör ya da sağır olması ona karşı olan tutumumuzu değiştirmez. Biz insanları ruhundan seviyoruz. Ben seni güzel kalbinden dolayı seviyorum."Genç kız, sıkça duyduğu bu kelimelere karşı kulaklarını tıkamıştı. İnanamıyordu birisinin onu olduğu haliyle sevebileceğine. Gerçek sevgi bedenden değil, ruhtan gelirdi. Beden eninde sonunda çürüyüp giderdi ama güzel bir ruh hiç çürümezdi. Güzel bir ruh hep onu kabul edenlerin yanında kalırdı. Bir diğer yarısından hiç ayrılmazdı. "Bir mucize olsa, gözlerim açılsa ilk seni görmek isterdim. Bak gördüm, bu sefer daha çok seviyorum demek isterdim." Nihayet Beril gülümsemişti. "Vallaha mı?" Delikanlı, titreyen elleriyle kardeşinin yanağındaki son gözyaşlarını silerken "Vallaha." dedi. Bugün kendisi için ne kadar güzel geçtiyse onun için bir o kadar kötü geçmiş olmalıydı. Kendi heyecanını ve mutluluğunu es geçip kardeşinin acısına yandı. Onunla ağladı, onunla güldü. Ona hem baba hem abi oldu, istiyordu ki; aciz gördüğü bu beden sevdiklerine karşı kalkan olsun. Günün sonunda uyuyan kardeşinin başucundaydı. Başını tavana kaldırmış gündüzü düşünüyordu. Nahif bir ses ona sesleniyordu. "Bertuğ," Adının güzelliği kulaklarına değmiş gibi güldü. "Bu kurabiye de senin." O kurabiye çantasındaydı. Küçük bir ıssırıktan dolayı bile şekeri tavan yapabilirdi ama yemeyi ne çok isterdi. Adı neydi? Özüm. Ne hoş bir isimdi. Eski okulunda herkes gözleriyle dalga geçerken bu okulunda dalga geçmek ötede dursun hayatında hiç olmadığı kadar nazik bir tavırla karşılaşmıştı. Acaba annesinin söylemekten dilinde tüy bitirdiği şeyler gerçek miydi? Toprağın çorak diye dert yanma, yağmur aşık toprağa. Büyük buluşmalar, büyük bekleyişler gerektirir. Yağmur biraz nazlanır ama topraktan başka nereye sığar ki? Bulutlara yük, insanların değerini bilmediği yağmuru bir tek toprak sever. Annesinin gençken yazdığı bazı alıntılar vardı, bunlar bir kitap olamayacak kadar kısa, şiir olamayacak farklıydı. Kendisi okuyamıyordu ama o defterin yerini biliyordu, bildiği halde alamamak, çok yakın olsa da ulaşamamak büyük bir ceza gibiydi. Camına çarpan yağmur damlaları birkaç saniyede şiddetlenince derin düşüncelerden sıyrıldı, uykuya dalar gibi olsada yağmur uykusunu dağıtmıştı. Oturduğu yerden kalkıp hafif aralık olan pencereyi örtmek için iki-üç adım attı, eli pencerenin kulpuna vardığında gözlerine yağmur damlaları çarptı. Sonra durdu, biraz bekledi. Yağmur damlaları ağır ağır tüm yüzüne değdi geçti, bir şeyleri hissetmek güzel gelmişti. Pencereyi sonuna kadar açıp elini dışarıya uzattı, yağmur da ellerinden tuttu. Sanki tane tane yere düşen damlalar onunla arkadaştı. Kolları sırılsıklam olduğunda kuvvetli bir rüzgâr esti. Kendi üşüse önemsemezdi ama kardeşinin hastalanmasından korkup yağmurla vedalaşalarak aralarına camdan bir set çekti. Odasına vardığında çalışma masasına geçip kayıt cihazına kablolu kulaklığını bağladı. Ders kayıtlarını dinlerken telefonunu açıp yapay zekaya kamerayı açmasını söyledi ve böylece ders sayfalarını kolayca doğruluğunu tespit etti, yine yapay zekaya o sayfalarda ki yazıları okuttu, derslerine güzelce çalışırken bir amacı yoktu. Kazanmak istediği bir bölüm, hayalini kurduğu bir meslek... Yoktu. Aslına bakılırsa hiç hayal kurmuyordu. Mesela baba olmak, mesela bir kadını sevmek, mesela bir aile kurmak. Bu hayallerden çok uzakta bir köşede yaşıyordu. Her erkek gibi askere gidemeyecekti, evet belki askerde sadece komutanların ayak işlerini görüyorlardı ama onun için önemliydi işte. O formayı hiçbir zaman giyemeyecek olmak, gençlik yıllarını boşu boşuna yaşamak, tek bir arkadaş bile edinememek canını yakıyordu. Babası bir keresinde "Bu kör gözlerinle kimse seni işinde çalıştırmaz. Karılar kızlar görmeyen gözünle nikâhına girmez, sen erkekten sayılmazsın." demişti. O kaba ses hâlâ kulaklarında yankılanıyordu. Bu vicdana sığmayan sözleri işittiğinde dokuz yaşında masum bir çocuktu. Şimdi on sekizindeydi. Gençti ama dinç değildi. Babasından kurtulalı bir buçuk ay oluyordu. Evlerine gelen kadınların haddi hesabı yoktu ve masum kadın gözlerinin önünde onu aldatan kocasından ölümü göze alarak boşanmaya karar vermişti. Bu ülkede işler böyle dönüyordu. Bir kadın kocasından boşanmak istediğinde erkekler terk edilmeyi hazmedemiyor ve kadınlara hayatı dar ediyorlardı. Boşanabileceğin biriyle evlenirsen boşanmak, ilişkiniz için söz konusu bile olmaz. Bu sözün haklılık payı büyüktü. Gururu, kendine olan saygısı ayaklar altına alınalı çok olan Ceyda Hanımın bazı şeylere daha fazla tahammülü kalmamıştı. Rabbine sığınıp dua etmekte ısrarcıyken günün birinde kafasındaki teller kopmuş ve daha fazla o evde duramamıştı. Boşanma davasını kazansa bile eski kocası peşinde dolaşıp duruyordu. Ama Bertuğ artık büyümüştü. Annesi her ağladığında babasıyla kavga ediyor ve sert yumruklarını en makul noktalara indiriyordu.Sonra babası gözlerini hedef alarak bir şeyler söylüyordu ve evdeki en masum kalp bir kere daha parçalarına ayrılıyordu.Çünkü sözler, asıl güçtü.Bazen aciz düşen insanlar, ellerindeki kılıcı kaybettiklerinde sözlerin keskinliğiyle hamleyi savururlardı.Ve nihayetinde kaderin çarkı tıkırdamaya devam ediyordu. İki gençte bu gece ders çalışırken bazı hayallere sahipti.Biri gözlerinin açılmasını diliyordu rabbinden, öteki adaleti.Biri mucize olsun istiyordu, diğeri mucize gibi görünen şeyi başarmayı.Belki teheccüt vaktiydi, belki duaların kabul olduğu mucizevi dakikalardan biri; ama kaderin çarkı çok hızlı dönmeye başladı, rüzgâr büyük bir hiddetle pencereleri dövdü, yağmur damlaları o hiddetle sağa sola savruldu. Bir kalem kırıldı, bir bardak kırıldı, bir kalp daha kırıldı ve fakat kaderin çarkı eski yavaşlığında dönmeye devam ettiğinde tüm bu kırılan dökülen eşyalar ilk baştaki hallerini almak yerine çöpe atıldı.Allah bir kulundan bir kalem aldı, bin kalem verdi, bazı duaları kabul etti, bazılarının kabul olması için hâlâ zamanı vardı.🦔ÖzümCuma sabahlarına uyanmak niye bu kadar zordu? Az kalsın okula geç kalacaktım, ilk haftalardan devamsızlığımı kullanmak istemiyordum. Tüm haftanın yorgunluğu omuzlarımı ağrıtmıştı. Otobüste giderken yine klasik dört şarkımı dinledim, beşincisine geldiğimde onu atlayıp başa sardım. Sınıfa girdiğimde dersin başlamasına az kaldığı için neredeyse herkesin burada olduğunu gördüm. Hatta abim bile benden önce gelmişti. Bertuğ'un yanından geçerken adımlarımı hızlandırdım. Sebepsizce onun yanında olduğumda tüm sınıf benimle ona görmeden önce âşık olduğuma dair alay ediyorlardı. Adımın onunla anılması değil, yanlış anılması rahatsız ediyordu. Bu sene zorbalığa uğramayacağımı düşünürken çok masumdum. Onlar on beşimde ne yaşadığımı ve ne yapmaya çalıştığımı biliyorlardı. Canımı yakmaları için ellerinde yeterince koz vardı. Sadece bu yıl ikinci haftanın sonunda açılmışlardı. "Karnın mı büyümüş senin?" Arka sıramda oturan Varol'un söylediği şeyi duyduğumda kalbim sıkıştı, ona bakmadan çantamı sandalyeme bırakıp yerime oturdum. "Gördünüz mü? Özüm'ün karnı bir tık büyümüş sanki bir gecede!" Kilo almamdan bahsetmiyorlardı. Abim sinirden seğiren çenesini sıkıp "Ne zırvalıyorsun lan sen?" diye yükseldiğinde aldığı cevap alaşıldıktı. "Boyun kadar konuş, Haktan." Hatice, hakkımda söylenen şeyi anladığında şuh bir kahkaha attı. "Ders kitaplarıyla ilişki yaşayan ilk kadın falan olacaksın. Şu haline bakılırsa ona sadece Or-" Ders zili yüksek sesle çaldığında lafı yarıda kesildi. Abim çoktan ayağa kalkmıştı bile. Onun peşinden Furkan ve Kemal abilerimde kalkmıştı. "Ne oldu zorunuza mı gitti? Gerçek bu." Meltem, yanında oturan çocukla uğraşırken bir anda koyu kahve gözlerini Hatice'ye dikti ve uğraştığı çocuğu elinin tersiyle itip ayağa kalktı, büyük adımlarla abilerimin yanına ulaşıp onlarıda gittikten sonra "Ne dedin sen?" diye ilk ve son kez sordu. Hatice kendinden emin bir şekilde konuştu. "Dedim ki, Özüm tam bir or-" Meltem, elini kaldırdığı gibi karşısındaki hadbilmezin yanağına tokadı indirdi. Öyle şiddetli bir tokattı ki kulaklarım çınlamıştı. Kuş kadar beyni olan Hatice'nin burnundan pekmezi akarken gözleri kaymış ve yanında oturan Mercan'ın kucağına yığılıvermişti. Kahramanım arkasını dönüp Varol'a baktığında bu defa öne atılan Furkan abimdi. Pişmiş kelle gibi sırıtırken kafasına yediği yumruk sayesinde o pis sırıtışı yüzündeki hakimiyetini kaybetmişti. Sonrası kocaman bir kavgaydı. Beni savunanlar ve beni ezmeye çalışanlar olarak ikiye ayrılan sınıf birbirini yerken, Bertuğ kılını bile kıpırdatmıyordu. Gerçi neden hiç tanımadığı biri için kavgaya karışsındı ki? Yerde sürünerek abimin tekmelerinden kaçan Varol ayağa kalkıp sınıftan çıkacakken "Ulan kör göz!" diye bağırınca kavga gürültü kesildi. Hemen ardından bana baktı. "Kekler kurabiyeler yaptığın nanköre bir bak, senin için kılını kıpırdatmadı. Hadi şimdi beni birde bu yüzden karşına al!" Bertuğ sakince ayağa kalkıp "Bana mı dediniz?" derken temkinli birkaç adım attı. "Kör göz ve nankör diye." Varol göz devirip "He," dedi gevşekçe. "yarası olan gocunur." Varol ile arasında bir adım kalana kadar yürüdü. "Bak güzel kardeşim," Kelimeler Bertuğ'un ağzından tane tane dökülüyordu. "Seni bir kere uyarırım, bana bulaşma." Arkamda ki topluluktan kıkırtı yükselirken Varol gülmemek için dudaklarını birbirine bastırdı. "Döver misin yoksa? Kör gözzzzzzzz."Bertuğ elini kaldırdığı gibi Varol' un kafasını tutup kapının pervazına sertçe çarptı. Melek hocanın bizi izlediğini o an fark etmiştim, bende bir anlık şeytana uydum, sakladığım yerden çıkıp bayılmak üzere olan Varol'a bir tekme de ben attım, ayaklarımızın dibini boylayan pislikten geriye disipline giden biz kaldık. Biz, Bertuğ ve ben. 🦔Nasıl olmuş bacımYorumlarda yazııınYıldızı parlatır mısınnn🌟
Bölüm 3
3. Bant