Seeeeelllaaaamm. Bal böceğiniz geldiiii. Hikayeye başlama tarihinizi Bu satıra alayımmm. Bu hikâyede geçen tüm kurum ve kuruluşlar tamamen hayal ürünümdür. Yalnızca karakterler gerçek hayattan esinlenilmiştir. Keyifli okumalarrr. 🦔 "Ankara'da ya âşık olursun Ya da okursun derler. İkisi birden olabilir mi? Genç kız gönlünü; kalp gözü Açık olan bir delikanlıya Teslim edebilir mi? Ankara'da yağmur, âşıklar için yağabilir mi?" Uykusuzluktan aklımı kaybettiğim bir gece daha yaşanmıştı ve bende şimdi zerre uyumadan okula gitmek zorundaydım. Son senem olduğu için normale göre daha fazla dişimi sıkmam gerekiyordu ve bu da beni bir hayli zorluyordu. Sırt çantama gerekli kitap ve defterleri düzenli bir şekilde koyduktan sonra formamı giyinip saçlarımı ördüm. Açık saçtan hiç hoşlanmazdım, sınıf arkadaşlarım beni daha önce hiç açık saçla görmemişlerdi bile. Aynanın karşısına geçip şakır şakır yağmur yağan havada renkli güneş kremi sürdüm çünkü vampir gibi güneşe karşı hassastım, ufacık güneş ışınında bile kaşınmaktan harap oluyordum. Soluğu doktorda alacak kadar. Kirpiklerimi kıvırıp dudağıma hafif pembe renkli bir gloss sürdüm, göz altlarım öyle mordu ki imkanım olsa tarte shape tape ile kapatırdım. Deodorantımı sıkıp üstümü başımı son kez kontrol ettikten sonra sessizce mutfağa geçip kendime yiyecek bir şeyler hazırlardım, tabii dün akşam yaptığım mantar kurabiyesinden sınıfa da götüreceğim için sakladığım kabı dolaptan çıkartıp çantama koydum. Ne diyebilirim ki? Annem sınıfta ki arkadaşlarım için 'onlar hayvan mı neden biz besliyoruz' diyordu. Oysa yarım ölçü de yaptığım kurabiyeden bir tane yiyip gerisini çöpe atıyordu. Ben vicdanlı biriydim, ne emeğimi ne de nimeti çöpe atamazdım. Aynı sessizlikle mutfaktan çıkıp koridorda ilerleyerek çelik kapıya ulaştım, ne yazın ki açarken aşırı sesli bir şekilde gıcırdamıştı. Telaşa kapılıp ayakkabılarımı yarım yamalak giyindikten sonra kapıyı çektim ve canımı kurtarmak istercesine koşarak binadan çıktım. Nefes nefese bir halde otobüs durağına kadar at gibi koşturmuştum. Ayakkabılarımı ancak şimdi düzgünce giyinebiliyordum. İnsanların beni yargılayacağını da pek düşünmüyordum. Herkes işe ya da okula gitmenin derdindeydi. Bizim okulun formasını giyen ama bizim sınıftan olmayan bir kaç kişi daha benimle beraber beklemeye başladı. Çok geçmeden kırmızı beyaz otobüs geldi ve akbillerimizi basarak sırayla değil, itişe kakışa araca bindik. Yarım saatin sonunda okulun önündeydim, hava henüz karanlık olduğundan benimle gelenler dışında bahçe de hiç kimse yoktu. Sınıfıma çıkarken temizlikçi ablaya günaydın demeyi ihmal etmedim. Her ne kadar hayattan soğusam da bu diğer insanlara karşı kaba davranacağım anlamına gelmiyordu. Kapıyı açıp içeriye girdiğimde Meltem'in benden daha erkenci olduğunu gördüm. Sırasında oturmuş video izliyordu. Ona günaydın demedim çünkü çok aksi biriydi. Biraz heybetli görünüyordu ve canını sıkan herkesi pata küte dövüyordu. Daha geçen cuma sınıfın en uzun ve güçlü erkeğini yalnızca gözü ona değdiği için hırpalamıştı. Ve sürpriz! Biz sıra arkadaşıyız. Ne trajikomik değil mi? Benim gibi çelimsiz ve zayıf bir embesil, onun gibi gücüne hayran olduğu bir Kraliçe'nin yanında oturuyor. Kaderin cilvesi mi dersiniz yoksa başka bir şey mi orasını bilmem. İlk dersin kitabını ve defterini çıkartıp sıramı düzenledim, suluğumu açıp birkaç yudum su içtim ve çantama sabah yemek için koyduğum poğaçayı alıp kemirmeye başladım. İnternetim olmadığı için bir şeyler izleyemiyordum, yanımdakinin de keşfeti çok cazip geliyordu. Tabii korkudan bir taraflarım tutuşmasaydı ondan birlikte izlemeyi rica ederdim. "Sen benim telefonuma mı bakıyorsun?" Eyvah! Göz ucuyla baksam da yakalanmıştım. İnkâr etmek yerine özür dilemeliydim. "Kusura bakma, yanlışlık oldu." Sertçe yutkunup önüme bakarak çaresizce sinirinin dinmesini bekliyordum. "Şimdi seni bir güzel döverdimde yok gibisin zaten, nerene vursam elim boşa çıkar." Sağol ya, bayağı motive ettin beni. Sabah sabah iyi geldi bu iltifat. Poğaçamı bitirirken sadece yere bakıyordum, sonrasında biraz kestirmiştim. "Hırto, kalksana lan, orası benim yerim!" Gözlerimi aralama sebebim lülük abinin kulağıma çalınan sesiydi. "Lanlı lunlu konuşma, gömerim seni buraya!" Bu da ağabeyimin sesi. Geldiklerini bu kadar belli etmeleri pek iyi değildi. Biraz daha uyumak için kurşun atar kurşun yerdim. "Çökün işte ya, zaten Zeliş hoca her zaman ki gibi yer değiştireceğim deyip kaldıracak hepimizi." Aralarında ki tek akıllı olan furutti abiydi. Yani Furkan abi, ama çoğumuz ona lakabıyla sesleniyorduk, tıpkı Kemal abiye saçları yüzünden lülük dediğimiz gibi. "Sıram namus meselesi kadar önemli, kalk lan şuradan!" Furutti abi lülük abinin ensesine yapıştırdığı gibi boş olan sıraya oturttu, o da tıpkı Meltem gibiydi. Tabii Meltem onun yanında bir tık daha cazgırdı. Furutti abi sadece gerçekten suçu olan insanları döverken, Meltem önüne geleni tokatlıyordu. Tokatları da mübarek... Osmanlı tokadı gibiydi. Bir keresinde abimin ağzının ortasına küfür ettiği için yapıştırmıştı ve o da beş dakika boyunca hareketsiz bir şekilde yere uzamıştı, bu anıyı unutmamı ne kadar istese de tek eğlencem anılarım olduğundan istediğini yapamıyordum. Hırto dedikleri Haktan, benim öz abimdi. Göz göze geldiğimizde "Günaydın, gülüm." dedi. Gıcık olduğumu bildiği için bana gülüm diyip duruyordu. Onunla uğraşacak mentalim olmadığından topluca işimi hallettim. "Günaydın abiler." Abimin korkusundan bana günaydın bile diyemiyorlardı. İçlerinden biri benden hoşlanırsa diye ödü kopuyordu. Özellikle lülük abiye takıktı. Arada saçlarını karıştırıyorum diye her çıkışta posta posta dövüyordu garibimi. Zil çaldığında hepimiz ayağa kalktık, saniyeler içinde öğretmenimiz Ziya bey sınıfa girmişti, günaydınlaşma faslı bitince çarşamba gününe çok hızlı ve sıkıcı bir matematik dersiyle başlamıştık. Elimden geldiğince dersi dinleyip hocanın ağzından çıkan her kelimeyi not alıyordum. Hafızam çok kuvvetsiz olduğundan bu notları damardan da alsam unutmaktan korkuyordum. İlk teneffüs zili çaldığında başımı gerisin geri masaya yaslayıp çokta derin olmayan bir uykuya daldım. Burnuma dolan mide bulandırıcı, şeker ve ter karışımı kokan bir parfüm yüzünden iki saniyelik uykumdan uyanmış oldum. Kimin geldiğini az çok tahmin edebiliyordum. Adı Hatice olan fakat herkese Jennie diyeceksiniz diyen, saçlarını sarıya boyayarak yakan ve yılda bir kere duş alan o kız... Burnumun direği sızlarken görmeyeceğini bilerek ona ters bir bakış attım, halk sağlığı için bu kızın dezenfekte edilmesi gerekiyordu. En arkada ki sıraya oturup benim gibi uyuklayan Eren'e sıkıca sarıldı. "Beni özledin mi aşkım!" Öyle cilveli konuşuyordu ki bir kadın kocasına bile bu kadar cilvelenmezdi. Eren korkuyla çığlık atıp ona sarılan kolları görünce gözlerini yumdu. "Gelme üzerime gelme!" Hepimiz kahkaha atmaya başlayınca Eren iyice duvar dibine sindi. Hatice ise, önlerini maşayla dalgalandırdığı fakat arkası cadı süpürgesini banzeyen saçlarını savurup karşısında ki zavvlının elini tuttu. "Niye böyle yapıyorsun aşkım, iki gündür çok hastaydım, hiç yazmadın bana." Sözlerinin hitabında ki kişi onu var gücüyle itip oturduğu yerde ayağa kalkarak masanın üzerine basıp aşağı indi. "Aşkın falan değilim ya ben senin! Uzak dur benden pis cadı!" Şule'nin kalemliğini almış Hatice'ye fırlatacaktı ki, kız cırlayarak kalemliğini geri aldı. "Kalemliğim o kıza bir değsin bak derini yüzüp nasıl kalemlik yapıyorum!" Çok titiz bir arkadaştı kendisi. Hatice bir anda ağlamaya başlayınca kölesi gibi peşinde dolaştırdığı Mercan hemen yanına gidip onu teselli etmeye başladı. Neden onun yanında olduğunu bilmiyordum ama kesinlikle bu durumdan memnun olmadığı açıktı. "Sizi babama söyleyeceğim! Siz müdür yardımcısının kızını ağlatmayı göreceksiniz!" Gülmemek için kendimizi kasıyorduk, koşa koşa sınıftan çıkmasıyla önce pencereyi açtık sonrada kahkaha atmaya başladık. Her sabah aynı döngüyü yaşıyor ve her sabah bu döngüye çok gülüyorduk. "Ulan pırasa, sen yine bana mı bakıyorsun?" O selvi boylu çocuk yine dayak yiyecek gibiydi. "Estağfurullah Meltem abla, ben sana değil Özüm'e baktım." Bana mı? Ne alaka? Hemen abime döndüm, elindeki tespihi çevirirken tehdit eder gibi selvi boyluya bakıyordu, kalkıp onu dövemezdi çünkü abim benden sadece beş cm daha uzundu. Yani 1.68'di. "Kardeşime niye bakıyorsun oğlum?" Yine boyundan büyük laflar etmezdi umarım. "Bana diklenme Haktan, öylesine baktım işte." Selvi boylunun hoşlandığı bir kız vardı yan sınıftan, bu yüzden bana kötü bir niyetle baktığını düşünmüyordum. "Büyüğe saygı kalmamış bunlarda." Eh, yirmi yaşında hâlâ lisede olursa olacağı buydu. "Boyun kadar konuş, Haktan." Selvi boyunun arkasında oturan Açelya, gülmekten mutasyon geçirirken ben dudaklarımı birbirine bastırıyordum. Gülersem abim çoraplarını ağzıma sokardı ve bunu hiç istemiyordum. "Çok mu komik, Açelya?" Abim, Açelya'nın kendisinden iki cm daha uzun olmasını kaldıramıyordu, bu velet nasıl benden daha uzun olur diye dert yakındığı günleri bilirdim. "Boyundan daha uzun konuşma Haktan abi." Abim tövbe istiğfar çekerek önüne dönünce kendi kendime sırıtmaya başladım. İkisini gizlice shipliyordum ama abim zerre kadar Açelya'ya karşı herhangi bir duygu beslemiyordu. Oysa bu atışmaları öyle güzeldi ki evlenseler hep onlarda kalıp dizi izler gibi laf dalaşlarını izlerdim. Megafon lakaplı Aynur koştur koştur sınıfa girip "Yeni çocuk geliyormuş bizim sınıfa!" diye bağırdı. Sesi öyle tizdi ki kulaklarım çınlamıştı. Demek derse gelmemesinin sebebi diğer sınıflardan dedikodu toplamasıydı. "Hemde körmüş!" Hemde körmüş? Bu nasıl kaba bir uslüptu böyle? Eğer bu söylenileni duysa kırılacağından emindim. "Biz ona görme engelli diyelim, şimdi ilk günden kalbini kırmayalım." Tüm gözler bana dönünce ne? Der gibi baktım. Her zamanki tavrımdı bu, neden öyle bakıyorlardı? "Ohoo, Özüm daha herifi görmeden tutuldu!" Hay senin diline kuşlar sıçsın emi Mine! Söylediklerini kâle almayıp önüme döndüm. Cevap verirsem daha da irdeleyecekti. Aynur koşarak sınıftan çıkınca panik tüm bedenimi sardı, şimdi bunu tüm okula duyuracaktı! Ben ayaklanmadan lülük abi kalkıp omuzumada dostane şekilde dokundu. "Sen dur, ben onu susuturmasını bilirim." Ona minnetle bakıp gerçekten de durdurmayı başarması için dua ettim. İki dakika sonra Aynur ve lülük abi sınıftaydı. Hemde Aynur'un ağzına bant yapıştırmıştı. Sırasına oturduğu gibi bantı çıkartan megafon, "Biz lülükle çıkışta kahve içeceğiz." dedi. Demek onu böyle engellemişti, oysa kahve içmeyide hiç sevmezdi. Zil yeniden çaldığında bir dakika sonra Zeliş hoca sınıftaydı, ayağa kalkıp bize oturun demesini bekledik fakat o her zaman ki repliğini kullandı. "Müdür yardımcımız oturma düzeninizi değiştirmemi rica etti, eşyalarınızı toplayın çocuklar." Bıkkınlıkla çantalarımızı ve eşyalarımı kucaklayıp hocanın bize yer vermesini bekledik. "Özüm, sen abinin eski yerine geç. Açelya sende onu yanına," dediğini yapıp tek derslik sırama geçtim, çantamı kenara koyup düzenli bir şekilde defterimi kalemimi masaya yerleştirdim. Ayakta dikilmeye devam ederken sınıfın kapısı tıklandı, Zeliş hoca dikdörtgen mor gözlüğünü düzeltip "Gir!" dediğinde kapı açıldı, önce bir değnek gördük, ardın da gözleri kapalı bir delikanlı girdi içeriye. Kolundan tutan çarşaflı kadın tebessümle hocaya baktı. "Kusura bakmayın hocam, geç kaldık." Zeliş hoca itici tebessümünü takındı. "Ay, ne demek? Okulun ilk günü olur öyle şeyler." Yeni gelen öğrenciye bakıp "Hoş geldin canım." dedi. Öğrencinin velisi ise iyi günler dileyerek gitti. Tahtanın önünde dikilen ama bize dönmeyen çocuğun elleri zangır zangır titriyordu. "Adını söyler misin canım?" Cevap gelmeyince bu defa gülümsemeyi bırakmıştı. "Bari kulağın duyuyordur inşallah. Adın ne canım?" Sonunda fısıltıyla konuşan yeni arkadaşımız adını bize bahşetti. "Adım Bertuğ, efendim." Sesi tıpkı bir şarkıcıya benziyordu, belki Berk Baysal derdim. "Güzel, Bertuğ'cuğum. Boş olan bir yere geç." Şaka mı yapıyor yoksa fazla zorba bir hocamız mı var? Nerenin boş olduğunu bilmesinin imkânı var mıydı acaba? "Az önce kör demeyin, görme engelli deyin diyordun. Hadi yardım et şimdi ona." Mine'nin çenesini kırmak için kaşınan avuç içime tırnaklarımı bastırmakla yetindim. Hepsi fazla kabaydı. "Tabii yardım ederim, gerektiğinde hepinize yardım ediyorum." Yanlış anlaşılma olmasını istemezdim. Yerimden kalkıp hızlı adımlarla Bertuğ'un yanına gittim. Üstüne giyindiği sweetin kumaşını parmak uçlarımla tuttum, belki ona dokunmamadan rahatsız olurdu. "Gel Bertuğ, beni takip et." Sessizliğini onay olarak kabul edip sınıfı kuş bakışı süzdükten sonra tek boş yerin abimin yanı olduğunu görünce oraya doğru ilerledim. O da peşimden geliyordu, zaten hemen yanımızdaki sıranın bir önünde oturmuş olacaktı. Kenara çekilip tuttuğum kumaşı bırakmadan elini boş sandalyeye sürükledim. "Bak burası boş, abimin yanına oturacaksın." Elimi geri çekip abime baktım, ona yardımcı olmasını diğer teneffüste Rice edecektim. "Teşekkürler." dedikten sonra sıraya oturup çantasını arkasına koydu, elleri hala titriyordu fakat abimin yardım etme duyguları depreşmiş olmamalı ki Bertuğ'un ağzına kadar kitaplarla dolu çantasından Türkçe kitabını çıkartıp açtı. Bende yerime döndüm. Zeliş hoca dersi anlatmaya başlarken Bertuğ cebinden bir kayıt cihazı çıkardı. Muhtemelen parmakları hangi tuşa basması gerektiğine aşinaydı, bu yüzden ses kaydetme tuşuna basıp elinde sıkı sıkı tutmaya devam etti. Sanki tüm hayatı ona bağlı gibi tutuyordu. Dersin geri kalanında yine notlar tutup hocaya anlamadığım yerleri sordum, ödevleri kontrol etmesi gerektiğini hatırlattığımda ise herkes kalemliğini fırlatarak beni linç etti. Ders çalışmamaları benim sorunum değildi. Hepsine kalemliğini geri fırlatıp işime baktım. 🦔 Bölüm sonuu Yıldızları parlatıp yorum bıraktınız değil mii? Yeni bölüm için kaydır bacım.
Bölüm 1
1. Yara Bandı
Bölüm sonu
0 yorum
Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.