İçeriğe geç

YAPBOZ

Bölüm 4 · 24 dk okuma

YAPBOZ

Bölüm 4

3-Gizli Oyun

“Bir nefes aldım, bir daha vermemek için.”

Bir insan bir günde ne kaybedebilirdi? Ben o bir günde her şeyimi kaybetmiştim. Belki bir gün bile değildi, belki de ben her şeyimi birkaç saatte kaybetmiştim. İçimde bir duygu vardı ve ben o duygunun ne olduğuna bir anlam veremiyordum. Sanki ruhumun en derinlerinde bir karanlık vardı; sanki ben her çaresiz hissettiğimde, en karanlık köşeden sinsice bana gülümsüyordu.

Yeliz kaçırılmıştı. Hem de daha düne kadar sadece haberlerde gördüğüm bir katil tarafından. Gece, şu ana kadar duyduğuma göre işini tek seferde bitiren birisiydi. Peki, şimdi neden böyle bir oyun oynuyordu? Amacı neydi? Nasıl bir oyun oynadığını bilmiyordum ama içimden bir ses, zamanı geldiğinde öğreneceğimi söylüyordu.

İşin tuhaf kısmı sadece bu değildi. Yeliz’in kaçırıldığı akşamın devamında, Kaya adında bir adamla tanışmıştım. Sanki oraya geleceğimi biliyormuş gibi, orada beni bekliyordu ya da şans eseri ikimiz de aynı anda oraya gelmiştik. Aklımda birçok soru vardı ama sorularımı cevaplayabilecek tek kişi şu an sessizliğini koruyor, yanında duran adamla beraber öylece bana bakıyordu.

Kaya ile yaptığımız anlaşmanın hemen ardından beni GSF’ye, yani diğer adıyla Güzergâh Sessiz Fırtına’ya getirmişti. Şimdiyse bir çeşit sorgu odasındaydım. Sanırsınız kız kardeşimi kaçıran kişi bendim. Beni niye sorguya alıyorsunuz acaba? Her şey bir yana, Kaya’dan daha suratsız insanlar olabileceğini öğrenmiştim. Şahsen bana bakan adam, her an beni yiyebilecekmiş gibi gözlerini bana dikmişti. Dikkat et aslanım, ‘ısıracağım’ derken ısırılma.

"Çok merak ediyorum." diyerek ortamdaki sessizliği bozmuştum. Henüz adını bilmediğim adamın gözleri benim konuşmamla beraber kısılmıştı. Ne demiştim sanki? Sanırım biraz ciddi birisiydi. Aslında yakından bakıldığında ayıyı andırıyordu. Karanlıktan dolayı yüzünü tam olarak seçemiyordum ama koyu kahve saçları ve okyanus kadar mavi olan gözlerini zar zor ayırt edebiliyordum. Bu tipiyle tam bir ayıya benziyordu. Evet, evet, tam bir Kuzey Amerika boz ayısıydı.

"Neden burada olduğunu mu merak ediyorsun?" diye bir soru yönelttiğinde, sesinin de görünüşü kadar ciddi olduğunu fark ettim. Çok merak ediyorum, bir insan nasıl her açıdan bu kadar ciddi olabilirdi? Başımı iki yana sallayarak tekrar konuşmaya başladım:

"Hayır, kafamda neden bir ampul sallandığını merak ediyorum. Daha iyi bir lamba alacak paranız yok muydu?"

İkisinin de yüzünde anlık olarak alık bir ifade belirdi. Büyük ihtimalle ikisi de bunu dememi beklemiyordu.

"Ne saçmalıyorsun? Gerçekten tek sorun saçma bir ampul olamaz, değil mi?"

Bu sefer konuşan kişi Kaya’ydı. Yüzündeki ifade tekrar sertleşmişti ama sesindeki şaşkınlığı pek iyi gizleyemiyordu. Yüzümde bir gülümseme oluşurken, arkamdaki sandalyeye yaslandım.

"Hayır, gayet de tek sorun saçma bir ampul. Eğer lamba alacak paranız yoksa bağış yapabilirim yani."

Yüzümde alaycı bir gülümseme belirdiğinde ortama tekrar bir sessizlik hâkim olmuştu. Kaya bana ‘ciddi olamazsın’ bakışları atmakla meşgulken, yanında duranın pek iyi baktığı söylenemezdi.

"Mesela hâlâ adını bilmediğim, çok da merak etmediğim şu reisin yüzünü pek iyi göremiyorum. Buradan bakıldığında ayıyı andırıyor ama öyle herhangi bir ayı değil. Kuzey Amerika boz ayısını andırıyor." dediğimde Kaya bana onaylamaz bakışlar atıyordu. Misafirlikte yanlış bir şey söyleyen çocuğun annesinden yediği sert bakışlara maruz kalmış gibi hissediyordum.

Gereğinden uzun bakışmış olacağız ki, ortamı boz ayısını andıran bir öksürük sesi doldurdu. Kaya'yla aynı anda sesin sahibine baktığımızda, her şey normalmiş gibi öksüren Kuzey Amerika boz ayısı ile göz göze geldim. Bu herifin sorunları olabilir miydi? Tütünü azaltması gereken konular vardı.

"Ne yaptığını sanıyorsun, Atlas?" diyen kişi Kaya’ydı. Adını da bu şekilde öğrenmiş olmuştum. Çok da umurumda değildi ama bilmekte her zaman fayda vardı. Atlas, ters bakışlarla bir Kaya’ya bir bana baktı.

Kaya, Atlas'a ismiyle seslenebildiğine göre ya aynı rütbelerdi ya da yakın arkadaşlardı, belki de kardeşlerdi. Burayı sadece dışarda olan söylentilerden duyduğum kadar biliyordum. Burası ülkemizde bulunan en katı askeri üs olarak geçiyormuş.

Ben herhangi bir katılık göremedim ama büyük bir fakirlik gördüğüm söylenebilir. Birileri buraya bağış mı yapsa ne? Buraya gelen fakirlikten ölür be.

"Burası eğlence merkezi değil, artık ortamı ciddiye alabilir misin?" derken, Atlas'ın bu sefer soruyu yönelttiği kişi bendim. Yalan olmasın bir anlığına yüreğime inmişti, düşüncelerimi sesli bir şekilde dile getirdiğimi falan sanmıştım da.

Atlas’ın sorusuyla beraber olduğum yerde yavaşça dikleştim. Ellerimi aramızda duran masaya yerleştirdiğimde ortamda gereksiz bir gerginlik vardı.

"Ciddi olmamı mı istiyorsunuz? O zaman bana bazı sorularda cevap vermeniz gerekecek."

İkisi de sessizliğini koruduğunda, sessizliklerini evet olarak kabul edip konuşmaya devam ettim.

"Kız kardeşim, yani Yeliz kaçırıldığında Kaya oradaydı. Oraya geleceğimi ya da tam o anda orada olacağımı nereden biliyordu?"

Atlas, benim sorumla beraber olduğu yerde dikleşmişti. Yüzündeki ciddi ifadeyi korurken söyleyeceği kelimeleri özenle seçiyormuş gibi kısa bir süre sessiz kalmıştı.

"Elimize isimsiz bir ihbar geldi. İlk başta bir çeşit şaka olduğunu düşündük çünkü ihbarı yapan kişi, Gece’nin bir sonraki cinayetinin sadece bir cinayetten ibaret olmayacağını, bu sefer daha büyük bir oyunun bizi beklediğini söylemişti."

Gece’nin adı geçtiğinde ortam, mümkünmüş gibi, daha fazla gerilmişti. İçimde atamadığım bir öfke vardı ama şu an yapabileceğim hiçbir şey yoktu. Sessizliğimi koruyarak Atlas’ın konuşmaya devam etmesini bekledim.

"Kaya’yı oraya yollayan kişi bendim. Eğer bahsedildiği gibi bir oyun dönüyorsa, bu oyundan olabildiğince az hasarla çıkmak istedim."

"Adresi nereden buldunuz? Onu da mı size o söyledi? Ayrıca, ihbarı yapan kişiyi tespit edemediniz mi?"

Atlas başını iki yana salladığında derin bir nefes aldı.

"Adresi de bize o verdi ama ben soru soramadan telefonu kapattı. Daha sonra telefonun yerini tespit etmeye çalıştığımızda, normal bir cep telefonu olmadığını, bizi ankesörlü bir telefondan aradığını fark ettik."

"Kaya yanıma geldiği zaman neden burada olduğumu bildiğini söylemişti. Neden orada olduğumu nerden biliyordu?"

Atlas bu sefer Kaya'ya döndü, sanırım bu sorunun cevabını oda bilmiyordu. Kaya'nın bakışları bir bende bir Atlas'ta oyalandı, konunun ona döndüğünü yeni fark etmiş gibi boğazını temizledi

"Oraya senden birkaç dakika önce gelmiştim. Etrafı gezerken bir arama aldım"

Atlas ve ben büyük bir ciddiyetle Kaya'ya bakarken, Kaya yanlış bir şey söyleyerek kötü bir konuma düşmek istemediği için kelimelerini seçerek konuşuyordu.

"Birazdan bir kadının geleceğini ve kardeşini aradığından bahsediyordu, bizi ilk arayan kişinin olabileceğini düşünüyorum."

"Bunu neden bana söylemedin?" Diyen kızgın ses Atlas'a aitti. Gerçekten kızgın görünüyordu. Böylesine ufak detaylara bile değer veren birisiydi sanırım.

Bazen en küçük detaylar sizi en büyük ipuçlarına bile götürebilirdi. Sanırım Atlas buna inanlardandı

Kaya'nın verdiği cevapsa çok makuldü:

"Unutmuşum."

Atlas, tüm salaklığıyla Kaya'ya bakarken, burun kemerini sıkıp derin bir nefes almıştı. Büyük ihtimalle her gün böyle şeylerle uğraştığı için sanırım adamda sabır diye bir şey kalmamıştı.

Parmaklarımla oynamaya başladığımda, yanaklarımı şişirip derin bir nefes verdim. Her şey fazla saçma ilerliyordu. Kaya’nın birden ortaya çıkmasının sebebi belli olmuştu ama şimdi de ismini vermek istemeyen, izleyici temalı gizemli birisi ortaya çıkmıştı.

Düşüncelerim beni pençeleri arasına alırken, Atlas bana bomba etkisi yaratacak bir şey söyleyerek beni düşüncelerimden sıyırmıştı.

"Belli ki Gece senin peşinde. Tek başına etrafta dolanman tehlikeli olacaktır bu yüzden bundan sonra Kaya sana eşlik edecek."

Dediğinde Kaya ve ben aynı anda önce Atlas’a, sonra birbirimize döndük. İkimizin de bunu istemediği oldukça açıktı.

"Ben yanımda bir koruma istemiyorum."

"Sana bir seçenek sunduğumu hatırlamıyorum. İtiraz edeceğine gözlerini aç ve etrafına bak. Olduğumuz durum oldukça ciddi ve çocukça itirazlara ayıracak zamanımız yok."

Atlas’ın sözleri bir tokat darbesi gibi yanağıma inerken, gerçeklik bir kere daha gün yüzüne çıkmıştı. Burada tehlikede olan kişi sadece ben değildim. Aynı zamanda kız kardeşim Yeliz’in canı da söz konusuydu.

Bencilce davranmayı bırakıp mantıklı düşünmeye başlamamın zamanı gelmişti.

Başımı yavaşça sallayarak Atlas’ı onayladım.

"Haklısın, kaybedecek zamanımız yok." dediğimde yüzünde oluşan gülümsemeyi gördüm. Büyük ihtimalle sözünü dinlemem hoşuna gitmişti. Yeliz kurtulduğu zaman o gülümsemeyi ters çevirip malum bir yerlerine taktığımda acaba böyle gülümseyebilecek miydi?

"Peki sen," dediğinde dikkatim tekrar Atlasa dönmüştü, "orada ne arıyordun? Sana oraya gelmeni kim söyledi?"

Tabi bunu merak edecekti. Onlara bir adres verilmişti ama ben, Kaya geldiğinde zaten oradaydım. Onlara Yeliz'in saatine yerleştirmiş olduğum çipten bahsedecek değildim. Onlar şu an beni normal, mağdur bir vatandaş olarak görüyorlardı. Benden şüphe etmeleri isteyeceğim en son şey bile değildi.

Biraz yalan söylemekten hiçbir zarar gelmezdi.

"Eve geldiğimde fazla sessizdi. Bende merak edip Yeliz'in odasına girmiştim. Yeliz’i göremeyince etrafa baktım, komodinde bir not vardı. Notta da bir adres."

"Sende sorgulamadan adrese mi gittin?"

Atlas'ın cümlesiyle kaşlarımı çattım, başka ne yapıncaktım acaba? Kardeşim kaçırılmış hemen polise haber veriyim falan… Sanırım istediği cevap buydu.

"Evet, gittim. Polisi aramak benim için sadece zaman kaybı olacaktı. Yeliz’i bulmak için en ufak bir şansım varsa bile ben polisleri beklerken tamamen yok olacaktı."

"Ne yani…" Bu sefer konuşan kişi Kaya’ydı. Bakışlarım ona döndüğünde dikkatle beni izlediğini fark etmiştim. "İkimizi de aynı yere mi yolladılar? Hadi seni kardeşin için Gece çağırmış, ki oda çok şüpheli çünkü ben geldiğimde sen orda tektin"

Kaya'nın dedikleri bir mantık çevresi içerisindeydi. En azından sadece bir kısmı, ben oraya kendi imkanlarımla gitmiş olabilirdim ama onları biri çağırmıştı.

Tam olarak neler dönüyordu? Bu oyunu yöneten kişi sadece Gece miydi yoksa Gece'den bağımsız olarak bizimle oynayan birileri daha mı vardı?

"Tamam," dedi Atlas "bu işi ben araştıracağım. Serçe, sen o kâğıdı ne yaptın?"

Serçe benim gerçek ismimdi, çok memnun oldum.

Kağıtla ilgili yalan söylemiştim söylemesine ama kâğıdı ne yaptığımı hiç düşünmemiştim. Aklıma ilk geleni söyledim

"Yedim."

Ortamı derin bir sessizlik sarmalamıştı. Söylediğim cümle beynimin içinde dönüp dolanırken, Atlas ve Kaya bana dünya üzerinde görüp görülebilecek en saçma bakışı sunuyorlardı. Koskoca devlet askerlerine ‘kâğıdı yedim’ diyordum, sindirmesi güç bir durumdu galiba?

"Sanırım tam olarak anlayamadım. Ne yaptın, ne yaptın?" Kaya bana inanmaz gözlerle bakarken yanlış duymayı ummuş olacak ki bana tekrar sorma gereği duymuştu.

Bense hiç taviz vermeden tekrar "Yedim." dedim, Kaya'nın bakışları giderek dehşete bürünürken, Atlas sabır diler gibi başını ovuşturuyordu.

Madem sıçmıştım, durumu sıvamamda herhangi bir sorun olmazdı herhalde, değil mi?

"Sıçtığım zaman geri alabilirsiniz."

Atlas ben her konuştuğumda tansiyonu düşüyormuş gibi bana bakıyordu, umarım adamda tansiyon yoktur. Elimi sürmeden adamı öldürmekte de üstüme yoktur da

"Hiç sormadım varsay n’olur."

Atlas'ın cümlesiyle gülümsediğimde bu isteğin, istekten çok bir ihtiyaç olduğunun farkındaydım. Büyük ihtimalle daha önce benim gibi biriyle uğraşmamışlardı.

Sonuçta burası askeri bir üstü. Her gün benim gibi birisiyle karşılaşmıyorlardı. Çok büyük bir sabra ihtiyaçları vardı, gerçi ben her türlü sabrı bükebilecek cinstendim.

Atlas ayaklandığı zaman ben de ayaklanmıştım. Kaya zaten ayakta durduğu için onun açısından hiçbir değişiklik olmamıştı. Sorgu odasından çıktığımızda Atlas ofisine giderek beni ve Kaya'yı baş başa bırakmıştı.

İkimizde ne yapacağımızı bilemez bir şekilde öylece birbirimize bakarken neredeyse beş dakika geçmişti, Kaya daha fazla bu gerilime dayanamamış olacak ki en sonunda aramızda olan sessizliği bozarak konuşmaya başladı.

"Bir şey soracağım."

"Sorma."

Bana ters bir bakış attığında yüzümde bir gülümseme oluştu. Yalan olmasın onu sinir etmek hoşuma gidiyordu. Ayrıca ilk karşılaştığımız an demiştim, eğer benimle olacaksa bu görevi ona zehredecektim.

"Yine de soracağım." dediğinde bu sefer ona ters bir bakış atan kişi bendim.

"Madem sorma dememe rağmen soracaksın, neden 'soru sorabilir miyim' diye soruyorsun ki?"

"Maksat kibarlık olsun." dediğinde ona yandan bir bakış attım. Kibar bir öküz, hayal etmesi oldukça güç bir görüntüydü. "Ne soracaksın?" Biz konuşmaya devam ederken bir yandan üssün koridorunda çıkışa doğru yürüyorduk.

Koridor o kadar uzundu ki, kendimi kırmızı halıda yürüyen ünlüler gibi hissetmeden edemedim. Yanımda şu öküz görüntülü herif olmasa oldukça güzel bir hayal olabilirdi aslında.

"Kuzey Amerika boz ayısı ne alakaydı? Onu geçtim sen, Kuzey Amerika boz ayısını ne diye aklında tutuyorsun?"

Sorduğu soru karşısında bir süre sessiz kaldım, yüzümdeki gülümseme giderek genişlerken dayanamayarak bir kahkaha attım. Gerçekten bunu mu merak etmişti? Oldukça tuhaf bir adamdı.

Ben gülmeye devam ederken o bana en ters bakışlarını atmakla meşguldü. İlk karşılaşmamızda mahkeme duvarı gibi suratı olan herifin sorduğu bu soru akıl kârı bile değildi.

"Şurada ciddi bir şey soruyorum." diyerek söylendiğinde gülmemi güç bela bastırabilmiştim. Boğazımı temizleyerek ifademi ciddi tutmaya çalıştım ama sorduğu soru aklıma geldikçe gülmemek için üstün bir çaba sergiliyordum.

"Benim açımdan baksaydın eğer, yüzü görünmeyen sadece saçları belli olan bir adam görecektin. Ve hiç kusura bakma, o şekilde de tam bir Kuzey Amerika boz ayısı gibi duruyordu yani."

"Hayatında kaç kere ayı gördün diye sormamak için zor duruyorum. Hem de Kuzey Amerika boz ayısı… Ayı ayıdır işte. Bunun kuzeyi güneyi mi olur?"

"Kuzey Amerika boz ayısı dediklerine göre oluyormuş demek ki, sen ne diye sorguluyorsun acaba?"

"Saçma geliyor da ondan."

Bu konuşmadan sonra ikimizde sessizliğe büründük. Dışarı çıktığımızda etrafıma bakmaya başladım, fazla dikkatli baktığımdan olsa gerek Kaya yanıma gelerek benimle beraber etrafa bakmaya başladı.

"Ne arıyoruz?"

"Motorumu."

"Ben onu arabanın bagajına attım." demesiyle beraber benim ona dönmem bir oldu. Ne yapmış, ne yapmış? Benim canımdan çok sevdiğim motorumu onun hurda arabasının bagajına mı atmış? Bu herif sağlam bir dayağı hak ediyordu.

"Ne yaptın ne yaptın?" dediğimde Kaya'nın yüzüne yayılan alaycı gülümsemeyi görebiliyordum. Kan giderek beynime sıçrarken derin bir nefes aldım. Hayır, elin askerini araba bagajına sokmamam lazım. Hayır, bunu yapmamalıyım.

Ne olur, yapmayayım.

🧩

Onu arabanın bagajına sokmuştum.

Motorumu arabanın bagajına soktuğunu söylediği zaman kontrolümü birazcık kaybetmiş olabilirdim ama bence oldukça haklı bir tepki vermiştim. Bu benim motorum değil de bir başkasının motoru olsaydı, oda benimle aynı tepkiyi verirdi bence.

Tamam, durum kötü görünüyor olabilir ama oda bunu hak etmişti sonuçta. Benim güzel motorum bu zavallı kirli arabanın bagajında giderken Kaya Bey arabayı sürerek keyfine keyif katacak değildi, değil mi?

Kaya'yı arabanın bagajına atmış, motorumu ise arabanın bagajından çıkararak arka koltuğa yerleştirmiştim. Araba büyük olduğu için motorum rahatça arkaya sığmıştı. Yani şu an Kaya bagajda, motorum arka koltukta, ben şoför koltuğundaydım ve evime doğru keyifle araba sürüyordum.

Acaba polis çevirip bagajı açsa nasıl bir açıklama yapacaktım?

Memur Beyciyim bu arkadaş benim güzeller güzeli motorumu bir hurda yığını gibi bagajına attı, bende sinirlenip onu bagaja attım.

Bence gayet makul bir açıklamaydı. Evin önüne geldiğimde arabayı park ederek arabadan inmiş ve güzeller güzeli motorumu da çıkarıp güzelce olması gerektiği yere koydum.

Şimdi gelmiştik işin en malum kısmına. Arabaya ilerleyerek bagajı açtığımda, annesinin rahminde yatarcasına kıvrılmış olan Kaya'yla bakışmıştım.

Tamam, iğrenç bir anlatım şekliydi. Siz onu cenin pozisyonunda hayal edebilirsiniz.

Kendi kendimle olan konuşmama kıkırdamadan edememiştim. Bana arada böyle geliyorlardı. Zihnimin içinde kendi kendime konuştuğum oluyordu.

Yalan olmasın, gerçekten komik bir manzaraydı. Boyu uzun olduğu için doğal olarak bagaja sığmıyordu. Sırf bu yüzden bütün yol boyunca dar bir alanda cenin pozisyonunda gelmek zorunda kalmıştı hepsi bu.

"Kalk hadi kalk," dediğimde Kaya önce kendisine sonra bana ardından açılan bagajın kapağına baktı. Durumu anladığı anda kendisini hızla bagajın dışına attı.

"Sen, kadın!" parmağını bana doğru doğrulttuğunda yüzüme masum bir tebessüm kondurdum. Oysa parmağını tehdit eder gibi suratıma sallamaya devam etti.

"Sen tam bir ruh hastasısın! Birisini bagaja kapatmak ne demek lan? Hem de bir motor için!"

"O herhangi bir motor değil"

Bu sefer şaşırma sırası ona geçmişti, yüzüne bir gülümseme yerleştiğinde sinirden mi yoksa şoktan mı gülümsediğini anlamak güçtü.

"Lan, motor motordur! Bunun özeli ya da sıradanı mı olur? Ne varmış lan motorunda bu kadar özel?"

"Benim olması."

Sırıtmaya başladığımda Kaya, dünyadaki en tuhaf varlığı inceler gibi bir süre boş boş yüzüme baktı. Daha sonrasında gülmeye başladı .

Hayırlı uğurlu olsun, daha onu delirtmeye başlamamıştım bile ama o şimdiden delirtmişti.

"Sen…" derken bir yandan gülüyordu. Gülmesini güç bela bastırırken artık hangi duyguları yaşadığından emin olamıyordum.

"Sen gerçekten delisin."

"Teşekkür ederim, tanıştığım herkes bana bunu söyler."

"Desene tanıştığın herkeste akıl varmış. Artık evine geçebilir miyiz?"

Tek kaşımı kaldırdığımda ona sorgular bakışlar sunuyordum, 'evine geçebilir miyiz?' derken. Başımıza koruma diye almıştım, meğerse evde hayvan besleyeyim diye vermişler.

"Evime mi gireceksin?"

"Dışarıda mı kalmamı bekliyorsun? Kafanda birkaç tahtanın eksik olduğunu düşünmeye başlıyorum bak, benden söylemesi."

Kaşlarını çattığı zaman daha ciddi olduğunun farkında mıydı acaba? Şu an kaşlarını çatmış bir şekilde bana bakıyordu ve yalan olmasın, son derece ciddi görünüyordu.

Kaya sabırlı bir adama benziyordu ama bu çok uzun sürmeyecekti. Benimle kaldığı süre boyunca yaşanacak olan durumlar aslında oldukça tahmin edinilebilirdi. Benimle işi bittiği zaman, akıl sağlığına veda etmiş bile olabilirdi. Bunu bize zaman gösterecekti.

"Ulan, tabi ki dışarıda kalacaksın. Bir de seni evime mi alacağım? Oradan bakınca sosyal hayır bilmem nesine mi benziyorum? Korumasın sen, bence dışarıda nöbet tutabilirsin."

"Sırf senin koruman oldum diye dışarıda donmayı reddediyorum. Bu işte beraberiz, istesen de istemesen de."

"Ulan, istemiyorum işte! Anlamak bu kadar zor olamaz bence. Asfaltta uzanabilirsin bak çok rahat görünüyor mis gibi, ohh. Hadi sana iyi geceler."

Başka bir şey söylemesine izin vermeden evime doğru ilerledim. Kapıyı açıp içeri girdiğimde derin bir nefes aldım. İnsan gerçekten evini özlüyordu.

Etrafı saran sessizlik gün yüzü gibi ortaya çıkarken, kalbimi sarıp sarmalayan ince bir sızı hissettim. Normalde eve geldiğim zaman koşarak yanıma gelen ilk kişi Yeliz olurdu.

Yanıma gelen tek kişi her zaman Yeliz olmuştu. Geldiğime sevinen tek kişide Yeliz’di.

Tam kapıyı kapatacağım esnada Kaya, ayağıyla kapının kapanmasını engellemiş ve sanki ben onu içeri davet etmişim gibi kapıyı açıp rahatça içeri geçmişti.

Gözlerim şaşkınlıkla aralanırken, bu öküz herif pis pis sırıtarak bana bakıyordu. Ne yapıyordu? Kendince onu bagaja atmamın intikamını falan mı almaya çalışıyordu? Bu oyunu iki kişi oynayabilirdi ama sadece birimiz kazanabilirdik. Ve o kişide ben olacaktım.

"Ne yaptığını sanıyorsun? Seni davet etmediğimin farkındasın değil mi?"

"Soğukta donmak gibi bir niyetim yok hiç kusura bakma."

Diyerek salonuma doğru ilerlemeye başladı. Sanki babasının evinde geziyordu, öküz herif! Peşine ilerlediğimde o çoktan kendisini koltuğa atmıştı.

Atmıştı atmasına ama attığı gibi de kalkması bir olmuştu. Yüzünde dehşet verici bir ifadeyle bir koltuğa, bir yere, bir de bana bakıyordu. Sanırsın nükleer bombaya oturmuştu.

"Ne var? Neden öyle bakıyorsun? Götün için yeterince rahat bir koltuk bulamadığını mı keşfettin."

"Bu koltuk..." dediğinde tek kaşımı kaldırarak ona baktım. Koltukla anısı falan mı vardı lan? Niye öyle bakıyordu benim güzelim koltuğuma?

"Ne varmış koltuğumda? Mis gibi koltuk işte." dediğimde başını iki yana salladı. Tekrar bana döndüğü zaman eliyle koltuğu işaret etti.

"Sen temizlik nedir bilmez misin kadın!"

Ne? Af buyur? Tam olarak ne olmuştu da temizlik yapmadığım kanısına varmıştı? Gerçi yapmıyordum ama bunu nereden çıkardığını da çok merak ediyordum.

"Çok merak ediyorum, bunu nerden çıkardın?" dediğimde, ısrarla koltuğu göstermeye devam ediyordu. Sonra eliyle etrafı göstermeye başladı

Süzme salak gibi etrafa baktığımda hiçbir şey göremiyordum. Gayet normal bir evdi işte. Bu herif ne görüyordu?

"Ağzın yok mu lan, konuşsana! Mis gibi ev işte, neyini beğenmiyorsun?"

"Bu ev bok götürüyor, tozlar havada uçuşuyor resmen. Koltuğuna oturduğum an özgürlüğüne kavuştu lan tozlar."

Hadi Ateistler bunu da açıklasın, ne diyordu lan bu manyak? Havaya uçuşan tozlar mı? Ha bir de özgürlüğüne kavuşuyorlar… Desenize bizim öküzde süper ötesi toz görüşü varmış diye.

Tekrar etrafıma baktım ama yok, ben toz falan göremiyordum. Kesin bu öküz abartıyordu. Zaten bana da denk gele gele titiz bir öküz denk gelirdi, ne yaparsınız işte.

"Yerde uyurum demek isterdim ama yerini sildiğine dair içimde büyük bir kuşku var."

Neydi bu adam? Başak burcu falan mı? Yerimin nesi vardı, Ayrıca? Silinmediği o kadar belli olmuyordu bence. Ben bir katilim, yerleri silecek vakit bulabiliyor muyum acaba?

Kollarımı kavuşturduğumda ona en ters bakışlarımı atıyordum. Hem ben onu davet etmişim gibi evime giriyordu, hem de evimi beğenmiyordu. Paşamız çok şey istiyordu sanki.

"Etrafta toz falan yok. Eğer beğenmediysen buyur seni dışarı alalım."

Kaya dışarı çıkma fikrini beğenmemiş olacak ki, itiraz etmeden tekrar koltuğa oturdu. Ama koltuğa otururken oldukça tedirgindi, sanki ordu komutanı gelip parmağıyla toz kontrolü yapacakmış gibi.

Biraz abartıyordu sanki, ama neyse işte. Öküzü böyle adam ederler. Öküzü adam etmek… İlginç bir cümleydi ama gerçek buydu.

Etrafa tekrar bir sessizlik çöktüğü zaman, ikimiz tekrar bakışmaya başlamıştık. Her sessizlik olduğu zaman biz böyle bakışacaksak gerçekten işimiz vardı.

Sessizliği bozan kişi tekrar Kaya olmuştu ama bu sefer saçma sapan bir konu açmak yerine, kaçtığım gerçekliği yüzüme vuracak bir soru sormayı tercih etmişti;

"Kardeşi kayıp olan birisi için çok rahat görünüyorsun. Neden bu kadar rahatsın?"

Bu adamın ruh halinin değişme hızına hayrandım. Az önce tozlardan bahsediyordu, şimdi ise konuyu kardeşime getirmişti. Ama bu sefer bir fark vardı, kalbim sızlıyordu. Kardeşimden bahsedildiği zaman içimde bir yerler acıyordu.

Kaya konuşmuştu ama bu sefer sessiz kalan kişi ben olmuştum. Bu soruya ne cevap verecektim? Rahat değildim. İçim içimi yiyordu, her geçen saniye, ölümün biraz daha yaklaşması demekti ama benim elim kolum bağlıydı. İlk defa ne yapacağımı, nereden başlayacağımı bilemiyordum.

Kardeşim Yeliz dışarıda bir yerde elin katiliyle beraberdi ve kim bilir, Gece ona ne yapıyordu. Yeliz'im... Acaba çok korkuyor muydu? Beni istiyor muydu? Ne pahasına olursa olsun Yeliz'i bulacaktım. Bulduğum zamansa onu evine gönderecektim.

Benim yanımda güvende olamazdı. Tıpkı şu an güvende olmadığı gibi. Ben kendi öz kardeşimi koruyamıyordum, ben ona bakamazdım. Onu bulduğum zaman Nur'un yanına geri yollayacaktım. Nur'un yanında benimle olduğundan çok daha güvende olacaktı.

Gereğinden fazla sessiz kalmış olmalıyım ki, Kaya boğazını temizleyerek beni düşüncelerimden çekip çıkardı.

"Yanlış bir şey sordum sanırım. Böyle bir tepki vermene başka bir anlam veremiyorum da."

"Nasıl bir tepki vermişim?" dediğimde, gerçekten nasıl bir tepki verdiğimin farkında değildim. Düşüncelerime daldığım zaman dış dünyayla olan bağlantımı tamamen koparıyordum.

Nefretle mi bakmıştım ona? Yoksa kızmış gibi mi bakmıştım? Çok da umurumda değildi ama ona karşı hiçbir duygu belirtisi göstermek istemiyordum. Zayıf olduğumu düşünmesini istemiyordum.

Kaya ilk defa büyük bir ciddiyetle gözlerimin derinlerine baktı, sanki baktığı şeyler gözlerim değil de ruhumun en derinleriydi ve beni şaşırtacak bir cümle kurdu.

"Susuyorsun." dediği zaman kısa bir anlığına bocaladığımı hissettim. Oysa susmaya niyeti yokmuş gibi konuşmaya devam ediyordu.

"Bugün tanışmış olabiliriz ama en olur olmadık anlarda konuştuğunu gördüm. Hiçbir şeyi ciddiye almadan konuşuyorsun"

Yüzünde bir tebessüm belirmişti. Sanki bu hallerim onun hoşuna gidiyordu ama çok geçmeden yüzündeki o tebessüm kaybolmuştu, sanki gülümsemek ona yasakmış gibi.

"Kardeşin kayıp ama sen gülüyorsun..." Sesi düşünceliydi, sanki cümlenin devamını getirmek istiyordu ama getirip getirmemekten emin değildi.

"Demek istediğim, sen farklısın ama iyi bir anlamda."

Cümlenin devamını getirmemişti. Hem cümlesinin devamını merak ediyordum, hem de bir o kadar onun sözlerinden kaçmak istiyordum.

İçimde bir şeylerin yerle bir olduğunu hissedebiliyordum. Zihnimin en karanlık köşesinde biri vardı ve Kaya her konuştuğunda, umutsuz bir çocuk gibi o yöne bakıyordu.

Belki de o umutsuz çocuk, yıllar sonra duyduğu bir sesle ortaya çıkmaya karar vermişti. Belki de o çocuk en ufak bir acımayı anlayış sanarak sevinmişti.

O konuşuyordu ve ben bunu sevmiyordum. Kaya konuşuyordu ve ben bundan nefret ediyordum. Çünkü Kaya, hiçbir çaba göstermeden beni anlayabiliyordu. Daha bugün tanıştığım birisi beni herkesten daha iyi anlıyordu, ben bu histen nefret etmiştim.

Bana çok farklı bakıyordu. Sanki çözemediği bir yapbozmuşum gibi, sanki çözmeye değer bir yapbozmuşum gibi...

Konuşma Kaya, çünkü sen konuştukça ben anlaşıldığımı hissediyorum. Eğer konuşmaya devam edersen sonun ölüm olur.

Beni sadece bir gündür tanıyan bir yabancı bile merak edebiliyordu ama yıllardır beni tanıyan insanlar beni merak etmiyordu.

Ne olurdu, beni böyle merak etseydiniz? Ben sizi her zaman merak ediyorum.

Canım yanıyordu ve ben canımın yanmasını sevmiyordum, başımı iki yana sallayarak düşüncelerimden sıyrıldım. Kayayla oturup duygularımı konuşacak halim yoktu. Kestirip atacaktım.

"Kardeşim kayıp olduğu için mutlu falan değilim, içim içimi yiyor ama Atlas haklı. Bağırıp çağırarak işi daha zor bir duruma sokamam."

Ben konuştuğumda bile bana bakıyordu. Sanki bana bakmazsa benimle ilgili çok önemli bir detayı kaçıracakmış gibi. Sanki bana bakmayı bırakırsa, beni görmeyi bırakabilecekmiş gibi.

Bana öyle bakma Kaya. Sen bana öyle baktıkça içimdeki karanlığın en derinlerinde bir mum ışığı yanıyor ve ben bir kez daha o mumun sönmesini istemiyorum. O mumun sönmemesi için, ilk başta hiç yanmaması lazım.

O yüzden bana öyle bakma, çünkü ben senin anlayabileceğin biri değilim. Eğer beni anlarsan sonun ölüm olur.

Peki ben neden beni anlamanı istemiyorum? Senin ölmeni mi istemiyorum?

Saçmalık.

"Şu an yapabileceğim tek şey beklemek, kardeşimin bulunacağını hissediyorum."

Daha fazla konuşmak istemiyordum, o yüzden arkamı dönerek salondan hızlıca çıktım. Biraz daha orada kalırsam Kaya konuşmaya devam edecekti ve ben Kaya'nın konuşmasından korkuyordum.

Ben, onun beni anlamasından çok korkuyordum.

Kendi odam yerine Yeliz'in odasına girdiğimde derin bir nefes aldım. Etrafa baktığımda gözüme çarpan ilk şey Yeliz'in tavşan peluşu olmuştu. Ağır adımlarla peluşa doğru ilerledim ve onu kucağıma aldım.

Yeliz'in yatağına oturduğumda, kollarımın arasında duran peluşa baktım. Yeliz bu tavşan olmadan uyuyamazdı. Korkardı, karanlıktan da korkardı, benim güzel kardeşim bu dünyadaki en masum ruhlardan biriydi.

Cehennemde doğmaya mahkûm olan masum bir melekti.

Kollarımın arasında duran peluşa sıkıca sarıldığımda, kalbimde ince bir sızı hissettim. Keşke şu an Yeliz'e sarılıyor olsaydım. Aslında Yeliz'i tek başıma arayabilirdim ama Kaya'yı koruma olarak başıma dikmişlerdi. O bana ayak bağı olmaktan başka hiçbir şey yapmıyordu, belki de ondan kurtulmam lazımdı, bu görevi ona zehrederek istifa etmesini sağlayabilirdim ya da işin kolay kısmı olarak, onu öldürebilirdim.

Kaya'nın kısada olsa benimle yaptığı konuşma aklıma geldikçe onu öldürmeyi düşündüğüm için boğazımın yandığını hissediyordum. Sanki onu öldürmek bu cehennemde olan şeytanları öldürmekten çok daha kötüydü.

Sanki onu öldürürsem ona hakaret edecekmişim gibiydi. Sanki onu öldürmek, dünya üzerinde ki en büyük günahmış gibi.

Yatağa uzandığımda gözlerimi sıkıca yumdum. İlk defa birisini öldürmek içimden gelmiyordu. Sadece gitsin istiyordum, öylece hayatımdan çıkıp gitsin.

Sen git Kaya,

çünkü ben seni öldürmek istemiyorum.

Sen gidersen her şey benim için daha kolay olacak.

🧩

Yıllar önce bir yangında her şey değişmişti. O yangın, dokuz farklı çocuğun hayatını sonsuza kadar değiştirmişti ama hiçbirinin bundan haberi yoktu. Yıllar önce kurulan dostluklar bir yangında kül olmuş ve o küller bir rüzgarla çok uzaklara savrulmuştu.

Dokuz farklı çocuk, dokuz farklı hayat. Onlar, sırasıyla numaralandırılmış deney farelerinden başka hiçbir şey değillerdi ve bu deney farelerini yöneten bir kişi vardı.

Elinde sigarasıyla, bir koltukta oturarak adeta bir kral edasıyla önündeki dev ekranı izliyordu. Sigarasının dumanını keyifle çekip dev ekrana doğru üfledi. O ekranda dokuz farklı görüntü ve dokuz farklı insan vardı.

"Değerlilerim." diyerek histerik bir şekilde gülmeye başladığında içtiği sigarayı yere atıp ayağıyla ezdi. Yüzündeki gülümseme giderek genişlerken ayağa kalkıp birkaç adımda dev ekranın tam önüne geldi.

Eli yavaşça ekranın bir köşesinde gezinirken gözleri dokuz çocuk arasından en değerli olanda gezindi. Serçe Eser, namı diğer L.

Yüzündeki gülümseme L'i gördükçe giderek genişledi, her şeyin anahtarı olan o çocuk. Onu zafere götürecek olan o kız çocuğu L'den başkası değildi.

Herkesin sevdiği ama bir o kadar da herkesin nefret ettiği o kız çocuğu. Nefret duygusuyla tanıştığı zaman onu zafere götürecekti. İhanet her zaman beklenmeyen taraftan gelirdi ve bu ihanet L'i bitirebilecek türdendi.

"Şah'ın değerli piyonları."

Onun adı Şah’tı. Kendisini bir satranç oyununda gören Şah, bütün kontrolleri eline aldığından emin olana kadar durmayacaktı. Onlar birbirlerini unutmuş olabilirdi ama Şah onları hiçbir zaman unutmamıştı.

Aksine, onların tekrar bir araya geleceği günü büyük bir titizlikle planlamıştı. Yoluna giren devlet kuklaları, değersiz taşlardan başka hiçbir şey değildi. Şah'ın istediği Gece ve L'in bir araya gelmesiydi.

Şah biliyordu, o ikisi bir araya geldiği zaman asıl planlı başlayacaktı ve planı başladığı zaman, yıllar önce başladığı işi büyük bir zevkle bitirecekti.

"Önce size yaşamanız için bir sebep vereceğim. Siz nefes aldığınızı hissedeceksiniz, nasıl bir cehennemde olduğunuzu unutup mutluluğunun verdiği hissiyatın tadını çıkaracaksınız."

"Siz asıl Tanrı’nın kim olduğunu unuttunuz, bense size asıl Tanrı’nın kim olduğunu hatırlatacağım. Ben Şah'ım, sizde benim değersiz küçük piyonlarımsınız."

Şah, hastalıklı bir zihniyete sahipti en başından beri yetiştirdiği çocukları onun küçük piyonları gibi görür ve onlara Şah olduğunu söyler, yani Tanrı olduğunu iddia ederdi.

Küçük çocukları kandırmak hiçbir zaman zor olmamıştı ama Şah, ilk defa bir oyundan bu kadar zevk alıyordu.

Ekrandan uzaklaşarak dokuz farklı görüntüye tek tek baktı, eli yılların verdiği yorgunlukla ağarmış ve aralarında beyaz tutamlar bulunan gece kadar koyu bir kahverengiye sahip olan saçlarına gitti.

Eli yavaşça saçında gezinirken gözleri Kaya'nın olduğu ekranda durdu. L'in evine kamera yerleştirebilecek kadar bir süre bulmuştu. Yüzünde bir sırıtma belirirken bu konuda kendiyle gurur duyduğu çok açıktı.

"Seni yolumdan çekeceğim, devlet piyonu. Sayılı günlerini iyi geçir. Değerlime yaklaşmanın bedeli senin için ağır olacak."

Kumandaya basarak dev ekranın kapanmasını sağladığında her şey onun için bu kadar basitti. Dokuz çocuğun hayatı Şah'ın parmaklarının arasındaydı.

Şah, hastalıklı bir zihniyete sahip olan manyaktan başka hiçbir şey değildi, gözleri odayı tararken bakışları bir kızda durdu.

Turuncu saçları ve geceyi andıran kahverengi gözleriyle duvara yaslanmış bir şekilde Şah'ı izliyordu. Şah'ın sonunda onu fark ettiğini görünce yaslandığı duvardan uzaklaştı ve birkaç adımda onun önüne geldi.

Şah'ın yüzündeki gülümseme, karşısında duran kızı görünce iyice genişledi. Planındaki bir diğer önemli piyon oydu; L'den sonra en değerli piyonu, Lavin.

"Lavin, güzel kızım."

Lavin'in yüzü, Şah’tan almış olduğu iltifatla beraber ekşidi.

"Ne istiyorsun Şah? çabuk söyle."

"Benim güzel kızım her zaman sadede gelmek istiyor. Öyle olsun bakalım."

Şah'ın eli yüzündeki maskeye gittiğinde bakışlarını bir an bile olsun Lavin’den ayırmadı. Küçüklüğünden beri evlattan çok asker olarak büyüttüğü bu çocuk, bütün planları başladığı zaman aralarındaki gizli ajan olacaktı.

Lavin, Şah için içerde gözcülük yapan bir piyondan farksızdı.

"Sana verdiğim sözü tutma zamanım geldi, Lavin. Sana aileni kimin öldürdüğünü söyleyeceğim."

Şah'ın sözleriyle beraber Lavin'in yüzündeki ciddi ifade an ve an dağıldı. Ciddiyetin yerini derin bir hüzün kapladı ama o ifadesi çok uzun sürmedi kendisini toparlayarak Şah'ın konuşmaya devam etmesi için başını salladı.

Şahsa planladığı her şey aklına geldikçe yüzündeki gülümseme giderek korkunç bir hâl alıyordu.

Yıllardır nefessiz kalmış birine, nefes almanın ne demek olduğunu hatırlatacaktı. O nefes almayı sevmeye başlarken birden nefesini kesecekti.

Boşlukta olan insanlar her zaman manipüle etmesi kolay olan insanlardır ve Şah'ın istediği de tam olarak buydu. Kontrol edebileceği daha fazla insan. Daha fazla piyon.

Şah'ın bakışları Lavin’de oyalanırken, ağzından sadece tek bir cümle çıkmıştı. Her şeyi başlatan bir o kadarda her şeyin bitmesine sebep olacak o cümle.

"Ama önce benim için bir şey yapman lazım."

Eğer her şey planladığı gibi giderse yakında bütün piyonlar onun etrafında dizilmiş olacaktı. O Şah’tı, kendisini ilah gibi görüyor. Etrafında olan herkesin onu yüceltmesini istiyordu.

Amacına ulaşana kadar asla durmayacaktı, ne pahasına olursa olsun amacına ulaşacak ve yıllardır hayalini kurduğu dünyayı gerçek bir hâle getirecekti.

Lavin’in yüzündeki meraklı ifade giderek artarken, tek kaşını kaldırarak Şah'a baktı. Ondan ne isteyeceğini gerçekten merak ediyordu ama en çok merak ettiği şey ailesini kimin ya da kimlerin öldürdüğüydü.

Bunu çok yakında, çok farklı bir şekilde öğrenecekti.

Yazarlardan sorular kısmına hoş geldiniz

L, bu iki kişilik oyunu kazanacağından fazlasıyla emin. Peki ya sizce? Birbirlerine zehir olacakları bu görevde kimin sabrı taşacak? ~Vaveyla

Artık iki main villianımız var Sizce hangisi daha kötü Şah mı? Yoksa Gece mi? ~Yakamoz

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.