İçeriğe geç

YAPBOZ

Bölüm 3 · 13 dk okuma

YAPBOZ

Bölüm 3

2-Mumdan Umutlar

"Her mum, bir gün söneceğini bilerek yanmaya mahkûmdur.”

18 Mart 2032

Ölümün ne demek olduğunu bilmiyorsun.

Ölümün ne kadar acıttığını bilmiyorsun. Ölmüş birisine sarılamazsın, bir parça toprağa sarılmanın ne demek olduğunu bilmiyorsun. Bir parça toprakta onu aramanın verdiği acıyı bilmiyorsun. Bir parça toprakta, onun kokusunu aramanın verdiği ızdırabı bilmiyorsun...

Dünya'da bir kanun vardır. Elinde hiçbir şey olmasa bile, o hiçbir şeyi sana çok görür. Mutluluğu çok görür, umudu çok görür. Olsun, dersin. En azından hâlâ hayal kurabilirim. Onu da sana çok görür. Bu dünyada sadece bir çakıl taşı bile olsan seni buraya çok görür. Şeklinden rahatsız olur, durduğun yerden rahatsız olur.

Seni sevmeyen birisine, nefes alış şeklin bile batar, bu onu rahatsız eder. Senden rahatsız olur. Sen, onu rahatsız edersin.

Ben en başından beri dünyayı rahatsız ediyordum. Dünya'da küçücük bir çakıl taşı bile değildim oysa. Belki de sadece bir kum tanesiydim, hiçbir şeyi olmayan bir kum tanesi. Sadece kardeşleri olan o kum tanesi.

Kardeşleri bile ona çok görülen bir kum tanesi.

Gece çok yanlış kişiye bulaşmıştı; bana bulaşmıştı. Her şey kardeşinden ibaret olan bir kızın, elinden her şeyini almaya çalışıyordu. Buna izin vermeyecektim. Bir kere daha olmaz, bir daha olmaz.

Bakışlarım Yeliz'in yatağında duran beyaz peluş tavşana kaydı. Yeliz'in en sevdiği oyuncağıydı; onsuz hiçbir yere gitmez, bırak bir yere gitmeyi, uyuyamazdı bile.

Kanımın kaynadığını hissediyordum. Elimde tuttuğum kâğıdı sıkmaktan parmak boğumlarım bembeyaz olmuştu. Zihnimin içindeyse susmak bilmeyen sesler vardı. Sakinleşmek ister gibi derin bir nefes aldım, öfkeyle hareket etmemem lazımdı. Şu an ihtiyacım olan tek şey, mantıklı düşünmekti. Bunun gibi olası bir durumu göz önünde bulundurarak, Yeliz'in saatinin içine bir çeşit çip yerleştirmiştim. Bu Dünya’da ne zaman ne olacağı belli olmuyordu, her türlü detayı düşünmek benim görevimdi.

Yaşadığımız dünya değişmişti. Hatta değişeli oldukça uzun bir zaman oluyordu. Eskiden, çocukların gülüp oynadığı, kadınların beraber pazar alışverişe çıktığı, neşe dolu, güzel sokakların yerini kaos almıştı.

Sokaklar artık boştu, çocuklar etrafta gülüp oynamıyordu. Kadınlar evden çıkmıyordu, çoğu ülkeyi terk etmişti. Oysa nereye kaçarlarsa kaçsınlar. Faydasızdı.

Yıllardan 18 Mart 2032'ydi. Dünya değişeli uzun bir zaman oluyordu. 2020 yılından beri; Kadın cinayetleri, tecavüz, çocuk istismarları ve daha birçok durum yıldan yıla büyük bir artış göstermişti.

Bu tür olaylar 2020'den de önce vardı. Ama hiçbir zaman bu kadar yaygın olmamıştı. Kadınlar sesini duyuramıyor, çocuklar birer birer ortadan kayboluyordu. Ne zaman haber kanallarını açsak, duymak istemeyeceğimiz şeyleri duyuyor. Korkuyla yaşıyorduk.

Adalet, artık altı harften oluşan boş bir kelimeydi, insanlar yaşarken ölüyorlardı. Ölmüş bir insan nefes alıyordu. Aldığı nefes ise ona dar geliyordu. Her zaman bir korku içerisinde yaşıyor. Kendini bu dünyadan soyutluyordu.

İnsanlar ölüyor, adalet gülüyordu.

Eskiden gelecekle ilgili umut dolu olan gençler, artık ortalarda görünmüyorlardı. Bir zamanlar bir mum gibi parlayarak, karanlığı aydınlatan gençler. Sönmüşlerdi. Her mum bir gün sönmeye mahkûmdu. Etrafını aydınlatmak için önce kendini yakman gerekirdi.

Umutlar, bir mum ışığı gibi birer birer sönmüş; dünya zifiri bir karanlığa mahkûm olmuştu. Geriye kalan tek şey, umudun söndükten sonra getirdiği karanlıktı.

Kız kardeşim, bir mum gibiydi. Tek bir farkla, onun kanatları kırılmamıştı. Umuduyla etrafı aydınlatıyor, ışığıyla beraber karanlık olan dünyaya inat. Daha çok parlıyordu. Onu da söndürmelerine izin vermeyecektim. Gerekirse ben yanacaktım, ama kardeşimin ışığı hiçbir zaman sönmeyecekti.

Yeliz'in saatinde bulunan çip, tamamıyla benim tasarımımdı. En ufak detayına kadar uğraşmış ve yapmıştım. Çalışıp çalışmadığını görmek istemiyordum ama kısmet bugüneymiş.

Elim telefonuma gittiğinde hızlıca şifreyi yazdım. Telefon açıldığı an, kendi tasarlamış olduğum uygulamaya girdim. Çipi tasarlamışken uygulamayı da halletmiştim. Bir katil olabilirdim ama aynı zamanda oldukça zekiydim. Her geçen saniye, sessizlik daha da büyüyor. Karanlık beni pençelerinin arasına alıyordu. Uygulama açıldığı an, içimde bir mum yandı. Işığıyla karanlığımı aydınlattı.

Konum eve birkaç saatlik bir mesafedeydi. Motorla gidersem bu mesafeyi kısaltabilirdim. Hızlı adımlarla Yeliz'in odasından çıktım ve kendi odama doğru ilerledim.

Eğer hayatla yarışıyorsan, kaybedecek bir saniyen bile yoktu. Sen o bir saniyede her şeyini kaybedebilirdin, ama o bir saniye hiçbir şey kaybetmezdi.

O bir saniyede ben her şeyi kaybedebilirdim. Zamansa ben bir şey kaybetmemişim gibi akmaya devam ederdi. Dünyada biri ölürdü, biri feryat ederdi, o an dünya dursun isterdi ama dünya dönmeye devam ederdi.

Odama girdiğim an hızlıca komodine ilerledim. Çekmeceyi açtığım an çeşit çeşit olan silahlarımla karşılaştım. Dikkatle inceleyecek zamana sahip değildim. Elime rastgele bir tane aldığımda kısa bir bakış attım.

Bu MC P35, diğer adıyla YAVUZ14'tü. 2024 yılında Amerika’da yılın en iyi tabancası olarak seçilmişti. İşimi görürdü, silahı belime yerleştirdim ve koşar adımlarla odamdan çıktım.

Sadece bir silah bana yeterdi. Oraya onu öldürmeye gitmiyordum, o bana canlı lazımdı. Her şeyimi benden aldıktan sonra öyle kolay kurtulamayacaktı.

Evden çıktığımda, sokağın başında duran motoruma doğru ilerledim. Zihnimde susmak bilmeyen sesler vardı; derinlerde bir çocuk vardı ve bas bas bağırıyordu.

O bağırıyordu ve ben onun bağırmasını istemiyordum. Artık onun bağırmasını istemiyordum. Bir kereliğine de olsa, çığlıklarının yerini kahkahaların almasını istiyordum.

Motoruma bindiğim an, son sürat sürmeye başladım. Kask takmamıştım. Oldum olası kask takmazdım. Buna ek olarak, şu an kaybedecek bir zamanım yoktu.

Bunun intiharla bir ilgisi yoktu, aptallıkla da bir ilgisi yoktu. Ruhu ölmüş olan herkes, birazcık da olsa hız severdi. Rüzgârın saçlarımı savurması ve tenime değmesi, beni her zaman canlı hissettirmişti.

Bazen motorumla hız yaparken, boğazım patlayana kadar şarkı söylerdim. Bu delilik değildi, bu benim hayata olan isyanımdı; beni duymayan dünyaya kendimi duyurma çabamdı.

Sessizliğin ele geçirmiş olduğu boş, cansız sokakları benim ve motorumun sesi doldururdu. Böyle durumlarda, bu renksiz dünyaya bir boya fırçası olarak gelmiş gibi hissederdim.

Ölmek için doğduğumuz bu dünya bir tuvaldi, bense bir fırça.

***

Konuma vardığımda, motorumdan inerek temkinli bir şekilde etrafı incelemeye başladım. Gece'nin getirdiği karanlıktan dolayı, göz gözü görmüyordu.

Ölüm sessizliğinin hâkim olduğu bu sokakta, ne bir ışık vardı ne de bir insan. Bakışlarım telefonuma döndüğünde, konumun olduğu yere tekrar baktım; ara sokağı gösteriyordu.

Kötülerin olmazsa olmaz, klişe ara sokakları... Etrafıma dikkat ederek ara sokağa doğru ilerlemeye başladım. Tek elim belimde, olası bir tehlikeye karşı silahı çekmek için hazırda bekliyordu.

Etrafı dikkatli bir şekilde incelediğim zaman, sokağın tamamen boş olduğunu fark ettim. Cehennemin dibine gitsen de bulacağım seni, Gece. Benden kaçışın olmayacak.

Bir adım daha attığım an, ayağımın altında bir çatırtı sesi duydum. Ayağımı yavaşça çekerek bastığım yere doğru baktım. İçimdeki mum, tek bir rüzgarla sönerken ben tekrar karanlığa mahkûm olmuştum.

Bastığım şey, Yeliz'e verdiğim saatten başka bir şey değildi. İçimdeki umutlar ufalanarak yok olduğunda, kalbimde keskin bir sızı hissettim. Vücudum öfkeyle titriyor, kalbim feryat ediyordu.

Beni oyuna mı getirmişti? Etrafıma bir kere daha baktım ama bir değişiklik yoktu. Resmen benimle oynamıştı. Zamanı gelince bende onunla kedinin fareyle oynadığı gibi oynayacaktım.

"Kahretsin!" Dediğimde önümdeki taşa bir tekme attım. Taş, birkaç tur sektikten sonra birisinin ayağının altına yuvarlanmıştı. Refleks olarak silahımı çektiğimde, silahın namlusu artık gölgede duran Şahsa bakıyordu.

"Kimsin sen? göster kendini!" Sesim sert ve tehditkârdı. İçimde fırtınalar koparken, düz mantık düşünmekte oldukça zorlanıyordum. Ne için buraya hiçbir araştırma yapmadan gelmiştim? Neden bunun bir tuzak ya da oyun olacağını akıl edememiştim?

Aptal değildim. Hayatta o bir kişi dışında kimseniz yoksa ve o kişinin de canı tehlikeye girerse, mantık sizi terk edip giderdi. Bu durumda da düz mantık düşünemezdiniz. Olayın içinde olmadan önce, yadırgamak kolaydı ama olayı siz yaşadığınızda anlardınız; o durumun aslında ne kadar zor ve çaresiz olduğunu.

Karanlıkta duran kişi, beni duymamış gibi yavaşça yere eğildi. Ayağının altına yuvarlanmış olan çakıl taşını eline aldı. Sanki dünyadaki en ilginç şeyi inceliyormuş gibi, öylece taşı incelemeye başladı.

"Birileri taşlara ilgi duyuyor sanırım." dediğimde, bu sefer ilgisini bana yöneltmişti. Karanlıktan dolayı yüzünü göremiyordum. Karanlık, sadece onun görünüşünü değil, sesini de yutmuş olmalıydı; benimle konuşmuyordu.

Ellerini, teslim olur gibi yavaşça havaya kaldırdı. Birkaç adım öne geldiği zaman, yüzünü daha net bir şekilde görebilmiştim. Orman kadar yeşil gözleri ve geceyi anımsatan siyah saçları vardı.

"Kimsin sen."

"Silahınızı indirin. Ben sadece sizinle konuşmak istiyorum." dediğinde, başımı yavaşça yana yatırdım.

"Gecenin bir yarısı, bir ara sokakta benimle konuşmak istediğini söyleyen bir yabancı… Ne kadar da normal bir durum."

Kardeşini bulma umuduyla geldiğim konumda, yabancı herifin tekini bulma şoku! Ne kadar da şanslıyım ben öyle. Bütün gece beni karanlıkta bekleyecek bir hâli yoktu. Büyük ihtimalle bu da başka bir tuzaktı.

"Bakın," dediğinde sesi sakin çıkıyordu, hatta neredeyse bir fısıltıdan farksızdı. Eğer sokaklar bu kadar sessiz olmasaydı büyük ihtimalle ne dediğini bile duyamazdım.

"Hanımefendi, neden burada olduğunuzu biliyorum. Daha doğrusu tahmin edebiliyorum."

Kaşlarım çatılırken, ona dik bakışlar atmıştım. Ne zırvalıyordu bu böyle? Gece'nin hazırladığı başka bir oyun olabilir miydi?

Ben düşüncelerimi tartarken, onun eli cebine doğru gitti. Bir kart çıkardığında bana doğru uzattı. İlk başta alıp almama konusunda kısa bir kararsızlık yaşadım. Fevri bir hareketle kartı alarak göz gezdirdim. Madem uzatıyordu, bakmaktan zarar gelmezdi, değil mi?

Kaya Ural Salkın, yirmi yedi yaşında, hadi be oradan. İlk baktığımda otuzlarının başında sanıyordum. Pek de bir fark yoktu aslında; sadece otuzlarına girmek yerine merdiven dayamıştı o kadar.

Bakışlarım kartta gezinirken bir yere takıldı. Bu bir logoydu ama herhangi bir logo değildi. Bunu daha önce görmüştüm. Bundan birkaç yıl kadar önce, suçların sayısı giderek artış göstermeye başladığında devleti hedef alan suçlular, mafyalar ya da teröristler oluyordu.

Devlet, kendisine düzenlenen saldırıların önüne geçmek için GSF, yani diğer adıyla "Güzergâh Sessiz Fırtına" adında bir üst kurmuştu. Bu üstte sadece devletin özenle seçtiği ve yetiştirdiği özel askerler bulunuyordu.

Bu askerlerin normal askerlerden tek bir farkı vardı. Normalde askerler vatanları için savaşır, vatanları için ölürlerdi. GSF ise sadece devlet için yaşar, nefes alır ve ölürdü. Kısacası kuklalardan hiçbir farkları yoktu.

Aynı zamanda bu askerler, işlerini isimlerinin verdiği hakla yerine getiriyorlardı. İlk başta düşmanın yanına sessizce sızıyor, daha sonra büyük bir gösteriyle onları etkisiz hale getiriyorlardı. Kısacası, fırtına kimsenin ruhunun duymadığı bir anda başlıyor, daha sonra herkesin dikkatini çekecek bir kargaşayla son buluyordu.

Ben sessizliğimi korurken o tekrar konuşmaya başlamıştı.

"Kafanızın karışık olduğunu biliyorum. Şu an neden burada olduğumu sorguluyor bile olabilirsiniz ama inanın bana ikimizde aynı kişinin peşindeyiz."

Kafamı kaldırıp ona baktığımda, büyük bir dikkatle beni incelediğini fark ettim. Bir şey düşünüyor gibiydi ama ne düşündüğünden bir haberdim.

"Beni nereden buldun? Ben kimsenin peşinde olduğumu sana söylemedim. Kimin ya da neyin peşinde olduğumu nereden biliyorsun."

"Gece'nin öfkesini uzun bir zamandır takip ediyoruz," dediğinde, anlayacağım bir tonda konuşmaya çalışıyordu. Ona güvenmediğimin farkındaydı; kim olsa güvenmezdi. Bunun farkında olduğu için kendisini açıklama yapmak zorunda gibi hissediyordu.

"Ve elimizde bazı görüntüler var," dediğinde kalbimin teklediğini hissettim. İçimdeki mum yanmak için üstün bir çaba gösteriyor ama bütün gücüyle esen rüzgâr buna engel oluyordu.;

"Bunun benimle ne ilgisi var?" dediğimde bu sorunun cevabını ikimiz de biliyorduk. Gece benim peşimdeydi ve beni elde etmek için büyük bir oyun oynamıştı.

"Sokağınızın etrafında kameralar var. Şansımıza, sizin evinize bakan bir kamera var. Gece en son sizin evinize zorla girerken görüntülenmiş. Daha sonrasını az çok tahmin edebiliyorsunuzdur."

Tahmin etmiyordum, ben bunu yaşamıştım. Hikâyenin geri kalanını oldukça iyi biliyordum. Sıkıntılı bir nefes verdiğimde, başımı olumlu anlamda salladım.

"Biliyorum," dedim. "Gece, bana ulaşmak için kardeşimi kaçırdı. Peki, benden ne istiyorsunuz?"

"Bir anlaşma yapmak istiyoruz," dediğinde kaşlarım çatılmıştı. Anlaşma mı? Henüz o kadar düşmemiştim. Ayrıca anlaşma yapmaya çalıştığı kadının bir katil olduğunu bilseydi, ilk önce beni etkisiz hâle getirirdi herhalde.

"Ama önce silahınızı indirirseniz çok sevinirim. Her saniye beni vurup vurmayacağınızı düşünmekten yoruldum da."

O söyleyene kadar silahımı hâlâ ona tuttuğumun farkında değildim bile. Silahı yavaşça indirerek belime yerleştirdiğimde, rahatlamış gibi derin bir nefes verdi.

Silah taşımamı yadırgamıyordu, çünkü ben onun gözünde korkmuş bir kadındım. Ben onun gözünde, kendini koruma ihtiyacı duyarak elinde silahla gezen bir kadındım.

Bu devirde silah taşımak, elinde ekmek taşımak kadar normaldi. Elinde silah olmayan birisine, av gibi bakılırdı. Silahı olmadan gezen birisi ya yürek yemiştir ya da ölmek istiyordur.

"Ne tür bir anlaşmadan söz ediyoruz?"

Kaya omuzlarını dikleştirerek, bir adım daha önüme geldi. Tam karşımda durduğunda, aramızda çok da bir boy farkı olmadığını fark ettim. O kısa değildi, ben sadece normale göre biraz daha uzundum, o kadar.

"Bizimle çalışacaksın. Gece şu an senin peşinde, bunu ikimiz de biliyoruz. Bu yüzden onun oynadığı oyunu oynayacağız. Bu sayede hem sen hem de biz kazançlı çıkacağız."

"Kız kardeşime bir şey olmayacağı garantisini verebilir misin? Asker." Dediğimde, ilk başta sessiz kalmıştı. Başını olumlu anlamda sallarken kendinden emin görünüyordu.

"Tahminimce, kardeşini kaçırdığına göre seninle de bir şekilde iletişime geçecektir. Sen de bu süreçte yanımızda, yani devletin tarafında olacaksın."

"Kendinden emin konuşma," dediğimde, kaşlarını çatma sırası ondaydı. "Anlaşmanı kabul ettiğimi söylemedim."

"Bak," dediğinde sesindeki sabır tükeniyor gibiydi. "Kız kardeşin o herifin elinde. Ben sadece sana yardımcı olmaya çalışıyorum!"

"Sen bana yardımcı olmaya falan çalışmıyorsun! Sen sadece kendi çıkarın için beni kullanmaya çalışıyorsun. Ve bunu kardeşimin üzerinden oynayarak yapıyorsun."

"Başka ne yapmayı düşünüyorsun? Bizimle iş birliği yapmayıp ne yapacağını anlat da bileyim."

Sustum, sustuk. Benim diyebileceğim hiçbir şey yoktu. Ona 'ben bir katilim, başımın çaresine bakabilirim' diyecek halim yoktu. Elimde olan tek kozum Yeliz'in saatinde bulunan çipti. Tek umudum oydu ve bütün umudum yerde, parçalanmış bir vaziyette duruyordu.

Başımın çaresine bakmaya o kadar alışmıştım ki, biri bana yardım teklif ettiğinde beni aşağılıyormuş gibi hissediyordum. Beni aciz görüyor, beni zavallı görüyor diye düşünüyordum. Başka neden bana yardım etmek istesin ki, değil mi?

Başının çaresine bakmaya alışamazsın aslında. Seni buna mecbur bırakırlar, yüzüne bakmazlar. Hâlini, hatırını sormazlar. Sen yaşarsın ve kendine bakmayı öğrenirsin. Sonra da birisi omuzlarındaki yükü almaya çalıştığında, sanki suçlu olan o kişiymiş gibi ondan uzaklaşırsın, utanırsın, sıkılırsın, kırılırsın.

Kaya Ural Salkın, bu kişi devlet tarafından kurulan GSF üssünde yetiştirilmiş bir askerdi ve şu an karşımdaydı. Bana yardım etmek için elini uzatıyordu ama ben o eli tutmayacaktım. Tutarsam geri dönüşü olmazdı, biliyordum.

Büyük ihtimalle masum birisine yardım ettiğini sanıyordu, bir katil olduğumu öğrenirse. İlk önce benden kurtulurdu. Yardım etmeye çalıştığı kişi, yani ben, herhangi bir katil de değildim. Gece'nin öfkesinden sonra, haber bültenlerinde sadece ismiyle bilinen L'dim ben.

Araftaydım. Onun gözünde tehlikede olan kişi ben olabilirdim ama benim gözümde tehlikede olan tek kişi, küçük kız kardeşim Yeliz'di.

'Onun için' dedi içimden bir ses. 'Onun için yapmak zorundasın. Eğer reddedersen, kardeşini ölüme terk edersin. Sen o kadar bencil misin L?'

Bencil... Ben bencil birisi değilim, ben kardeşimi düşünüyorum. Ben sadece onu düşünüyorum

Zihnimin içinde fırtınalar koparken, Kaya'nın bana attığı sabırsız bakışları fark edebiliyordum. Büyük ihtimalle bu konuşmadan sıkılmıştı bile.

"Tamam," dediğimde, bunu beklemiyor olacak ki, ilk önce kaşları şaşkınlıkla kalktı. Daha sonrasında kendisini toparlamak amacıyla boğazını temizledi.

"Biraz daha zorluk çıkaracağını düşünmüştüm." Elini bana doğru uzattığında, ilk önce alık alık eline baktım. Ne istiyordu?

Gözleriyle kartını işaret ettiğinde anlamıştım. Kartı ona doğru uzattığımda, almak için bir hamlede bulundu ama ben aynı sakinlikle kartı yere attım.

Bu sefer alık alık bakma sırası ona geçmişti. İlk önce kendi eline, daha sonra benim elime ve en sonunda yerdeki kartına bakmıştı. Bana döndüğünde, ‘Ciddi olamazsın’ temalı bakışlar sunuyordu.

"Beraber çalışacaksak, bil ki bu görevi sana zehredeceğim, Salkın."

"Beraber çalışacağız," diyerek beni onayladı. "Ve sende bil ki, sen beni delirtmeye çalışırsan. Bunu karşılıksız bırakmam, kırlangıç."

Kırlangıç mı? Bu da nereden çıkmıştı şimdi? Ben kırlangıç falan değildim, olmayacaktım.

"Ben kırlangıç falan değilim. Ben bir serçeyim."

"Hayır, sen bir kırlangıçsın."

"Serçeyim diyorum sana! kırlangıç olduğumu da nereden çıkardın şimdi?" dediğimde, yüzünde bir gülümseme belirdi. Eğilip kartını aldı ve cebine yerleştirdi.

Daha sonra doğrularak gözlerimin içine baktı. Onun yeşil gözleri, benim mavilerimde kayboluyormuşçasına uzun uzun gözlerime baktı.

"Kırlangıçlar özgürlüğü temsil ederler. Başlarına buyruk kuşlardır. Evlerini bulana kadar uçmaya devam ettiklerini biliyor muydun?"

Bütün bunları neden anlattığını anlamıyordum. Demiştim, ben kırlangıç değildim ve asla olmayacaktım. Kırlangıçlar özgür kuşlardı. Ben bir serçeydim, özgür değildim. Asla da olmayacaktım.

"'Görev dışında benimle konuşmanı istemiyorum. Ayrıca saçma anlaşmanı kabul ettim. Sırada ne var?"

Kaya elini beline atarak bir telsiz çıkardığında, telsize baktım. Telefon kullanmadıklarını duymuştum. Meğerse gerçekten kullanmıyorlarmış.

"Kaya'dan Kuzgun'a. Duyuyor musun Kuzgun?"

"Kuzgun dinlemede. Rapor ver Kaya."

"Hedefe ulaştım," dediğinde bakışları bendeydi. Hedef ne, öküz herif? İnsan azıcık kibar bir şekilde hitap eder ama nerede.

"Anlaşıldı. Hedefle birlikte üsse dön. Operasyon Kırlangıç artık başlamış bulunmaktadır."

Kendimi neyin içerisine atmıştım ben böyle?

Yazarlardan sorular kısmına hoş geldiniz⚡️

L, bu iki kişilik oyunu kazanacağından fazlasıyla emin. Peki ya sizce? Birbirlerine zehir olacakları bu görevde kimin sabrı taşacak? ~Vaveyla

Artık iki main villianımız var 😔🙏Sizce hangisi daha kötü Şah mı? Yoksa Gece mi? 🧐 ~Yakamoz

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.