"Bir nefes, bir mermi ve ardından gelen sessizlik; yaşam ile ölüm arasındaki ince çizgide yalvaran sesler sadece bir fon müziğiydi."
"Dur! Dur yalvarırım, dur! Biri bana yardım etsin, kimse yok mu?!"
Çığlıkları gecenin boş sokaklarında yankılanırken, yardım için avazı çıkana kadar bağırdı ama biliyordu kimse onun yardımına gelmeyecekti ve farkındaydı, buradan kurtuluşu yoktu. Buradan kurtuluşu asla olmayacaktı.
Gece'yi görmüştü... Onu bu zamana kadar sadece haberlerden duymuştu ve duyduğu haberlerde pek iç açıcı sayılmazdı. Gece, öldürme şekilleriyle namını salmayı başarmış delinin tekiydi. İnsanlar geceleri sokağa çıkamazdı çünkü gece olduğunda sokaklar onun olurdu. Bu zamana kadar onu asla görebileceğini düşünmemişti. Nasıl olsa dünyada milyarlarca insan var diye geçirmişti içinden, bana mı denk gelecek sanki? demişti. Çok yanılmıştı, dünyadaki milyarlarca insanlardan biri olduğunu hesaba katmamıştı. Ölüm yer ve zaman dinlemezdi. Tıpkı Gece'nin şu an burada olması gibi, yüzünde maskesi yoktu bunun anlamını bilmiyordu ama az sonra öğrenecekti.
"Dur!" dedi bir kez daha, sanki yalvarması onu bu durumdan kurtarabilecekmiş gibi. Sanki Gece ona acıyıp gitmesine izin verecekmiş gibi, Gece durmadı, adam yalvardıkça yüzünde tehlikeli bir gülümseme oluştu. İnsanların canları için ona yalvarması, üstün bir varlıkmış gibi hissetmesini sağlıyordu, sanki acınası canları onun ellerinin arasındaymış gibi. Sanki istese hepsini tek bir hamlede bu dünyadan silebilecekmiş gibi. Adamınsa susmaya niyeti yoktu, son bir ümitle dizlerinin üzerine çöktü.
Yalvaracak, diye içimden bir varsayımda bulundum,
Öyle de oldu. Adam, canının bağışlanması için saçma sapan sözler sıralamaya başladı. Eğlenceli, diye düşünmeden edemedim. Bu akşam giderek daha keyifli bir hal alıyor. Düşüncelerimden sıyrılarak önünde diz çökmüş adama baktım,
"Seni öldürmem için beni kim tuttu biliyor musun?" diye bir soru yönelttiğimde karşımdaki adamın kısa bir an bocaladığını fark ettim, sanırım onunla konuşmamı beklemiyordu. Haksızda sayılmazdı sonuç olarak her akşam benimle karşılaşmıyordu, değil mi?
"H-hayır" derken sesinin titremesi içimde tuhaf bir duygu karmaşasına yol açtı, aralarından en net hissettiğim duyguysa zevkti. Benden korkmasından zevk alıyordum, bana yalvarmasından, hayatının ellerimin arasında olduğunu bilmesinden zevk alıyordum. İnsanların benden korkmasından zevk alıyordum. İnsanlar ne kadar acınası varlıklar değil mi? Karşımda yalvaracak kadar acınasılar, oysa ben onlardan ne eksik ne de daha fazlasına sahibim. Aslında hayır, ben onlardan daha üstün olmalıyım. Canları için bana yalvardıklarına göre onların sahip olmadığı bir şeye sahip olmalıyım, değil mi?
"Kız kardeşin," dediğim anda korkuyla aralanmış olan gözleri bozguna uğradı. İhanet hiç beklemediği birinden gelmiş olsa gerek dudakları önce şaşkınlıkla aralandı, bir şey demek ister gibi mırıldandı ama sonrasında diyeceği şeyden vaz geçmiş olmalı ki derin bir sessizliğe boğuldu. Oysa buna hazırlıklı olmalıydı, İhanet tanımadığı birisinden gelmezdi, İhanet sevgiden gelirdi adı da tam olarak bu yüzden ihanetti. İhanet demek sevgi demekti.
"Yalan..." diye fısıldadı, varla yok arası olan sesini gayet net bir şekilde duymuştum. Acı gerçekler... Ben yalan söylemezdim.
"Yalan! Yalan söylüyorsun kardeşim yapmaz, yapamaz!"
Ama yapmıştı, bu hayatta en güvendiği kişi, bir miras uğruna abisini gözden çıkarmıştı. İnsanların para için yapmayacağı hiçbir şey yoktu ve ben o insanlardan sadece bir tanesiydim. Para sadece eski bir kâğıt parçası değil, aynı zamanda insanların uğruna birbirlerini öldürdükleri, savaşlar çıkardıkları bir kağıttı. Para insanlığın yöneticisiydi. Para; bu körelmiş insanlığın Tanrısıydı. Kim ne derse desin, paranın olmadığı yerde insanlıkta yoktu
“Ben yalan söylemem. Özellikle sizin gibi zavallı varlıklar için ağzımı yorma gereği bile duymam.” Elimdeki silahın namlusunu adamın alnına dayadığımda, gerçekliğe dönmüş gibi korkuyla bana baktı,
"Şimdi yüzüme iyi bak." dediğimde sesim alçak ve tehditkâr çıkmıştı "Bu gördüğün son yüz, duyduğun son ses olacak." her bir cümlemde gözleri olabildiği kadar aralanıyor, korktuğundan dolayı nefesi düzensiz bir hal alıyordu, ne kadar da acınası.
"Yalvarırım..." diye tekrar konuşmaya başladığında artık çok geçti. Bu kadar konuşma yeter de artardı. "Ölümün soğuk yüzüyle tanış." Ona çığlık atma fırsatı bile vermeden tetiği çektim, silahımda susturucu olduğundan dolayı çok fazla ses çıkmamıştı. Kısa bir anlığına karşımda duran adamı süzdüm. Önceden hayatla dolu olan bakışları giderek durgunlaştı, ağzı çığlık atmak ister gibi aralanmış, ancak dudaklarının arasından tek bir cümle dahi çıkmadı.
Delinmiş alnının ortasından yüzüne doğru süzülen kanları izlerken ölümün soğuk yüzüyle bir kere daha karşılaştım, Ölüm...
Ölüm soğuk ve aniydi bugün yaşayan birisi yarın ölebilir, bugün sağlıklı olan birisi yarın hasta olabilirdi. Ölümün ne zaman ve nasıl geleceği asla belli olmazdı. Ölüm bize sadece bir nefes kadar uzaktayken yarınımızın bile belli olmadığı bu dünyada ertelediğimiz o kadar çok şey, nasıl olsa yarın konuşurum diye geçiştirdiğimiz o kadar çok insan vardı ki... Oysa yarın uyanacağımızın hiçbir garantisi yoktu. Ölüm bize asla uğramayacak gibi düşünüyor, ona göre hareket etmeye devam ediyorduk. Başkalarının ölüm haberleri bize normal geliyor “Hayat bu” diyerek geçiştirebiliyorduk. Ölüm vardı, herkes bir gün ölecek diyor ama sanki bizde o herkesin bir parçası değilmişiz gibi yaşamaya devam ediyorduk.
Bir insanın ölmesi için kalbinin durması gerekmezdi, bazen bir insanı öldürmek için en etkili olan silah cümlelerdi. Düşman kör ateş eder, seni nereden ve nasıl vuracağını bilemezdi ama dostlar öyle değildi nokta atışı yapar seni nereden ve nasıl öldüreceklerini ezbere bilirlerdi. Bazıları için dostlar cennetken bazıları için dostlar cehennemden farksızdı, Gece cehennemi kazananlardandı.
Önümde duran cansız bedeni izlediğimde, boş sokakların getirdiği sessizlikle beraber zihnimin de sustuğunu hissediyordum. Tuttuğum silahı belime yerleştirirken karşımda duran cansız bedenin saniye saniye yere yığılmasını izledim, ölüme tepki vermemek için kaç ceset görmek lazımdı? Ölümü benimsemek için nasıl bir psikolojide olunmalıydı? Ölüm diye düşünmeden edemedim, bir gün acaba bana da uğrar mıydı? Ölürsem arkamdan kimse ağlamazdı, öldüğümü anlayacak kimse olmazdı. Ölüm, ben yalnız bir adamım bana uğrasan bile arkamda bırakacağım hiç kimse yok. Senden korkmam için hiçbir sebepte yok.
Telefonumun çalmaya başladığında bütün düşüncelerimden sıyrılarak elimi pantolonumun cebine attım, tek bir hamleyle telefonu çıkardığımda ekrandaki "Bilinmeyen Numara" yazısıyla kısa bir anlığına bakıştıktan sonra. İki kere düşünme gereği bile duymadan telefonu açarak kulağıma yasladım.
"Söyle." sesim soğuk ve mesafeli çıkmıştı, insanlarla gereksiz bir samimiyet içinde olmaya gerek yoktu. Onlar bana parayı verir, ben de sorgulamadan istenileni yerine getirirdim. Bu durum uzun zamandır böyleydi. Bugüne kadar başarısız olduğum bir görev bile olmamıştı.
Karşı taraf cevabı vermek için hiç gecikmemişti "Bir kızı öldürmeni ve geriye hiçbir iz bırakmamanı istiyorum." sesi fazlasıyla katı ve mesafeliydi "Görevini başarıyla yerine getirirsen sana istediğin parayı fazlasıyla vereceğimden emin olabilirsin" bütün duymam gereken buydu, para.
"Anlaştık, kimi öldürmemi istiyorsun?"
"L" kısa bir anlığına bocaladığımı hissettim, L... Bu ismi daha önce duymuştum. "Namı diğer görünmez katil, yaşadığı yerde dahil olmak üzere bütün bilgilerini sana atacağım" bu herif ne saçmaladığının farkında mıydı acaba? katil öldürtmek için başka bir katil kiralıyordu, insanlar çok ilginçti...
"Bunu kabul edeceğimi sana düşündüren nedir acaba? cüzdanına güveniyorsun sanırsam." dediğimde karşı tarafta kısa süreli bir sessizlik oluştu. Bir süre sessiz kaldıktan sonra tekrar konuşmaya başlamıştı
"Vereceğim paranın miktarını duyunca kabul edeceğine eminim." bu herif kendisine gerçekten çok güveniyordu, hoşuma gitmişti.
"Ne kadarlık bir miktardan söz ediyoruz" diye sorduğumda sanki bu soruyu bekliyormuş gibi anında cevabı yapıştırmıştı.
"Üç milyar kulağa nasıl geliyor?" dediğinde artık bir tür telefon şakasında olduğumu falan düşünmeye başlamıştım. Bu herif ne zırvalıyordu böyle, parayı seviyorum dedim diye gökten kafama Elon Musk falan mı yağmıştı ne olmuştu?
Fazla sessiz kalmış olmamdan gerek, miktarı beğenmediğimi düşünerek tekrar konuşmaya başlamıştı
"İstersen üç milyar sekiz yüz binde yapabilirim." dediğinde kanaat getirmiştim, bu herif tertemiz bir şekilde kafayı yemişti. Parayı basan adam bu muydu neydi? bu sefer onu fazla bekletmemek için tekrar konuşmaya başladım
"Anlaştık." fazla uzatmaya gerek yoktu. Parayı seven birisi için oldukça iyi bir teklif sunmuştu, reddetmek olmazdı.
Telefonu kapatacağını düşünmüştüm ama o beni şaşırtarak "Serçeler" diyerek konuşmasına devam etti, serçeler mi?
"Serçeler ne alaka şimdi?" dediğim an tekrar konuşmaya başlamıştı.
"Serçeler onun en büyük korkusu, eğlenmek istersen diye söylüyorum. Belki bu bilgiyi ileride kullanırsın" Serçeler... Bir katil için oldukça saçma bir korkuya benziyor, cesetlerden korkmayan birisi için serçeler oldukça basit bir korku sayılırdı.
"Tamam, bu bilgiyi aklımda tutacağım." diyerek telefonu kapattım.
Bir müşteri için çok fazla şey biliyor gibi konuşuyordu, katilin bir akrabası olması ihtimalini göz önünden geçirdim. Olabilirdi kimin ne yapacağı belli olmuyordu zaten beni de ilgilendirmezdi. Paranın miktarı ve kurban belliydi, gerisi sadece büyük bir oyundan ibaret olacaktı. "L" diye mırıldandım kendi kendime aynı saniyeler içinde elimde tuttuğum telefon titremişti, ekranıma gelen bildirime baktığımda aynı numaradan gelen mesajları fark ettim. İlk defa bir kurban hakkında bu kadar detaylı bilgiler alıyordum, sanki onu öldürmemden çok onu süründürmemi istiyordu.
Numaradan gelen bildirime tıkladığımda “Görünmez” namıyla tanınan gizemli katilin avucumun içinde olduğunu hissettim. Kimsenin bugüne kadar bilmediği o katilin bütün bilgileri şu an avucumun içinde duruyordu. Buna fotoğrafı da dahildi, sanki bütün dünya bir tiyatroydu ve o tiyatroyu yöneten kişide bendim.
Fotoğrafta bir kadın vardı arkadan topuz yaptığı soğuk sarısı saçları ve bir okyanus kadar mavi olan gözleriyle bir katilden çok bir modele benziyordu. Kulağında tuhaf bir küpe vardı, bu kadar büyük küpeler takmaya ne gerek vardı acaba? sadece kulağında değil aynı zamanda saçlarında ve boynunda da takılar vardı, kızın resmen ayaklı bir takı dükkanından farkı yoktu. Fotoğraf onun haberi olmadan çekilmiş olmalıydı çünkü ilgi odağı başka bir yerdeydi. Genel olarak baktığımda kesinlikle güzel bir kadına benziyordu.
Çok güzel bir kadın. Onu öldürüp oyuncak bebek koleksiyonuma eklemek için sabırsızlanıyorum.
Fotoğraftan çıkarak bilgilerin yazılı olduğu metne baktım, bir bakalım. İsmi ve soy ismini yazmamıştı, nedenini merak ettim doğrusu her bilgiye erişmiş bir adam kızın adına ulaşamayacak değildi, bir şeyler sakladığından eminim ama eşelemeye pek de gerek yok.
24 yaşındaymış, katil olmak için biraz erken başlamışsın sanırım L. Aslında cinayetlerini göz önünde bulundurursam bu işi uzun zamandır yaptığını tahmin edebilirim. Sonuç olarak görünmez bir kadından söz ediyoruz, değil mi?
Gözlerim yazılarda tek tek gezinmeye devam ederken hiçbir bilgiyi kaçırmadığımdan enim olmam lazımdı, eğer karşındaki kişiyi devirmek istiyorsan önce onun hakkında bütün her şeyi öğrenmen lazım ve bu da oldukça zahmetli ve sabır isteyen bir iş.
Her neyse, nerede kalmıştık? Ah evet, seslere karşı özel bir hassasiyeti varmış. Bu da ne demek oluyor? Seslere karşı daha hassas olan birisi nasıl oldu da katil olmayı başardı? Gerçekten ilginç.
Lakaplara karşı özel bir ilgisi var, olabilir. Her katilin kendisine göre farklı bir metodu vardır, belki de kişisel bir takıntıdır lakapları sorgulayacak değilim ama kendisine L lakabı koyan birisinin koyduğu diğer lakaplardan oldukça şüphem var.
Aynı zamanda da kalp hastasıymış, kalbi hassas olan birisi için oldukça zorlu bir iş seçmiş ama bu zamana kadar herhangi bir sorun olsaydı çoktan yakalanmış olurdu, belki de o kadar ciddi bir rahatsızlık değildir kim bilir.
Ve son olarak: susturulmaktan nefret eder. Sanırım oldukça geveze bir katille karşı karşıyayım. Hadi onu bunu geçtim, bu herif neden cümlenin sonuna gülücük koymuş lan? kafadan kontak olan müşterilerde gelse gelse anca bana denk gelir zaten. Herhalde beni askerlik arkadaşı sandı, o gülücüğü ters çevirerek ona... Her neyse.
Bu adamın o kadınla derin bir mazisi olmalıydı, kimse kimseyi öldürtmek için bu kadar fazla parayı gözden çıkaramazdı. Belki de sevdiği birisini kaybetmişti? Kim bilir.
"L" dedim tekrar, ne kadarda saçma bir lakap kendisine daha iyi bir şey düşünmek için zaman bulamamış sanırsam. Mühim değil, bu saatten sonra başka bir lakaba ihtiyacı da olmayacak
"Ölüm" diye fısıldadım bu kez "Eski dostum. Seninle bu kez uzun bir göreve çıkıyoruz umarım hazırsındır."
Görevimiz L, namı diğer Görünmez katil.
Arkanı kolla L, ölüm sadece bir nefes kadar uzağında.
***
L’in bakış açısından
Gecenin getirdiği karanlık şehre kara bir bulut gibi çökmüştü. Gecenin karanlığını aydınlatan tek şey, sokak lambalarının titrek ışıklarıydı. Sokaklar bomboştu, sanki bu umutsuz dünyanın sonu gelmişti de geriye kalan tek kişi bendim.
Bir binanın altında duvara yaslanmış şekilde, ağzıma dolanmış olan şarkıyı mırıldanıyorum. Gecenin getirdiği sessizlik, sesimin boş sokaklarda yankılanmasını sağlarken, kendimi sahnede konser veriyormuş gibi hissetmekten alıkoyamadım. Acaba katil olmak yerine bir solist olsaydım hayat nasıl olurdu?
İnsan yaşamadığı bir şeye özenebilir miydi? İnsan en çok da yaşayamadığı anılara özenirdi. 'Keşke' derdi 'keşke böyle yapsaydım' derdi ama o fark edene kadar her şey yaşanıp biterdi. Hayatta keşkeler yerine iyikiler olmalıydı aslında. İnsanlar korkaktı, korkularsa keşkelere yol açıyordu.
Bakışlarımı gökyüzüne diktiğimde, ruhum kadar karanlık olan gökyüzüyle karşılaştım. Gökyüzü, benim gökyüzüm... Yıldızlar. Asla gökyüzümü süslemeyen o yıldızlar. Yine yoksunuz gökyüzümde, hiçbir zaman olmadınız.
Düşüncelerimin içinde kaybolduğumu fark ettiğimde ruhumda dinmek bilmeyen bir fırtına vardı. Bu fırtına yıllardır geçmek bilmiyordu. İçimde bir şeyler kanıyordu ama ben kan kaybından ölmüyordum.
Sanki herkese uğrayan ölüm, bana uğramamak için büyük bir çaba sergiliyordu.
Cebimde titreyen telefonum beni gerçekliğe döndürürken, elimi cebime doğru attım. Arayan kişiyi tahmin etmek için ekrana bakmama pek de gerek yoktu. Beni arayan kişiler sayılıydı. Telefonu açtığımda kurbağalarla kapışacak cinsten bir ses duydum.
"Neredesin sen? Yeliz nasıl?" Diyen kişi Nur’dan başkası değildi. Bende iyiyim ablacığım, merak ettiğin için çok teşekkür ederim, sesi her zamanki gibi sert çıkmıştı. Bu kızın sesi bir kereliğine olsun yumuşak çıksa kafamı duvardan duvara vuracaktım.
"Sağ ol, beni de merak edip sorduğun için. Harikayım vallahi sen nasılsın?" Dediğimde sesim dalga geçer gibi çıkmıştı.
"Dışarıda mısın sen?" Hoy maşallah, hemen de nasıl anlamıştı öyle.
"Kulakları hassas olan sen misin yoksa ben mi? Ayrıca ne münasebet, balkona çıktım sadece." Dediğimde kısa bir sessizliğe gömüldü. Onu görmesem de ekrana 'tabi efenim' bakışları attığına emindim.
"Yeliz’i tekrar evde tek başına mı bıraktın? Kaç kere diyeceğim sana, şu kızı evde tek başına bırakma diye!" Başlamıştı milli azar seansımız. Nur gibi birisi düşman başınaydı. O çeneyle insan bile öldürürdü.
"Uyuyordu," diyerek kendimi savunmaya aldım "Kızın başında durup, hangi açıda uyuduğunu mu izleyecektim?"
"L!" Sesinden öfke fışkırıyordu, elinde olsa beni kulaklarımdan tutup tavana bile asardı. Bu kulaklarımın uzamasındaki en büyük etken Nurdan başkası olamazdı bence.
"Kaçırılmadı ya, evde uyuyor işte. Ulan evde tek başına kalan kişi ben olsaydım kapıyı açık bırakıp giderdin, niye? Eve girenler beni alıp götürsün diye." Dediğimde sanki hep bu anı beklemiş gibi cevabı anında yapıştırdı.
"Sen içindeyken evi bile satardım, fena mı olurdu? Başımın belasından kurtulurdum vallahi! Oraya geldiğimde kulaklarından asacağım seni zilli!"
Kardeşimin bana olan sevgisi gözlerimi yaşartıyordu, abla kardeş arasında yaşanan en normal diyalog olabilirdi sanırım. "Kapıyı kilitledim, yetmedi kapıya 'dikkat evde köpek var' yazısı astım. Daha ne istiyorsun yani?" Dikkat evde köpek var yazısı yalan değildi. Gerçekten de asmıştım, evde bulunan köpekte Yeliz oluyordu.
"Çabuk eve geçiyorsun!" Dediğinde yanaklarımı şişirmeden edemedim, kaç yaşına gelmiş bir katildim ama benden iki yaş küçük olmasına rağmen, sanki benden beş yaş büyükmüş gibi davranmaya devam ediyordu.
"Tamam 'anneciğim,' emredersin, hemen eve gidiyorum" bu kız benden küçüktü, birisi şuna annem gibi davranmayı bırakmasını söyleyebilir miydi?
"On dakika içinde arayacağım, nerede olursan ol on dakika içinde evde olacaksın." Dediğinde artık şaşırmıyordum, sevgili kız kardeşim beni Hezârfen Ahmed Çelebi sanıyordu galiba ya da ne bileyim ışınlanmayı bulduğumu da düşünüyor olabilirdi.
"Açmayayım da gör sen gününü. Sana inat kaçırılacağım!" Gülerek söylediklerim onun sinirine dokunmuş olacak ki, söylenmeye başlamıştı bile.
"L!" Başka bir şey demesine fırsat vermeden telefonu kapattım, biliyordum bu onu daha da sinirlendirecekti ama ablalar bunun için vardı. Kardeşlere terör estirmek bizim işimizdi.
Telefonu kapattıktan bir süre sonra gülmeyi kestim, birkaç dakikadır izleniyormuş gibi hissediyorum. Dikkatle etrafımı süzdüğümde göze çarpan hiç kimseyi görememiştim. Nur sağ olsun aklımı yitirmiş olabilirdim.
Etrafta kimseyi göremeyince doğrudan evin yolunu tutmuştum. Saat zaten oldukça geçti, Yeliz'i daha fazla evde tek bırakmamam lazımdı. Dünya’nın hâli belliydi, eskiden olsaydı içim biraz daha rahat olabilirdi ama zaman ilerledikçe ortam değişmişti. Eskiden sokağa çıkan çocuklardan artık ses soluk çıkmıyordu. Gülerek dedikodu ya da market alışverişi yapan kadınlar yoktu
Aklı başında olanlar daha iyi bir yere gitmişti, geriye kalanlarsa bizim gibileriydi. Mafyalar, uyuşturucu kaçakçıları, katiller ve daha fazlası. Dünya değişiyordu, ölüm her yerdeydi. Bazen sokaklarda cesetler gördüğümüz bile oluyordu.
Benim açımdan sorun yoktu, tek umursadığım kişi küçük kız kardeşim Yeliz’di.
En sonunda eve geldiğimde derin bir nefes verdim, anahtarla kapıyı açtıktan sonra sessizce içeri girdim, Yeliz’i uyandırmak istemiyordum. Kapıyı arkamdan kapattığımda evdeki sessizlik neredeyse can sıkıcı bir düzeydeydi.
Oldum olası sessizliği sevmezdim.
Yeliz’i uyandırmamaya özen göstererek odasının önüne geldim, hafif aralık olan kapıdan içeriye baktığımda karanlıktan dolayı ilk önce bir şey anlayamadım. Fazla sessizdi, normalden fazla sessiz.
İçeri girip odanın ışığını yaktığımda gördüğüm şey Yeliz'in boş yatağıydı. Yeliz olması gereken yerde yoktu. Bu sefer dikkatim açık olan pencereye kaydı, bu cam ben gittiğimde kapalı değil miydi? Biri içeri girerek Yeliz'i mi kaçırmıştı? İçimden sayısız düşünceler geçerken ağzım benden bağımsız gibiydi. "Nur beni gebertecek," diye fısıldadım kendi kendime, sesime öfke bulaşmıştı. "ama ben ondan önce davranarak, kaçıran kişiyi ya da kişileri geberteceğim." Burnum cayır cayır yanıyordu, sinirlendiğim zamanlarda hep böyle olurdu; burnum alev alacakmış gibi yanmaya başlar. Sonra da bir domatese özeniyormuş gibi kıpkırmızı olurdu.
"Kıza kaçırılacak hâli yok demiştim, kız kaçırılmış! Evren, sen bana karşı mısın?" Sesimde isyan vardı ama içimde kopan fırtınayı sadece ben biliyordum. Yeliz’in yatağının yanında duran komodine baktığımda küçük bir kâğıt parçası gördüm. Yaklaşıp elime aldığım kâğıda baktım, el yazısıyla yazılmıştı.
Beni zorlayacağını düşünmüştüm, Görünmez… ama bakıyorum da düşündüğüm kadar zor olmadı. Unutma: Ölüm sadece bir nefes kadar uzağında.
-Gece'nin Öfkesi.
Bütün öfkemi kâğıttan çıkarmak ister gibi kâğıdı buruşturduğumda artık burnumdan soluyordum.
Onu bulacağım, ölmek için bana yalvardığından emin olacağım, onun ölümü benim ellerimden olacak.
Ben L'im.
Ölüm bana uğramaz,
Ben ölümün ta kendisiyim.