İçeriğe geç

YAPBOZ

Bölüm 1 · 9 dk okuma

YAPBOZ

Bölüm 1

Giriş

Cehennem, kimine göre sadece sekiz harften oluşan bir kelime, kimine göre günahkârların cezalandırılacağı yer. Eğer insanlar cehennemden korksaydı bu dünyanın şeytanları olmaya karar vermezlerdi. Bir insanın cehenneminin başka bir insan olduğu bir devirde yaşıyoruz.

İnsanların sokağa çıkmaya korktuğu, cinayetlerin sıkça işlendiği bu cehennemde milyarlarca insan her gece "Acaba bu gece ölecek miyim?" sorusuyla geceyi korkuyla geçirirken, kadınlar ve çocuklar sokağa çıkamaz oldu. Hastaneler insanlarla dolu yarısı kullanılamaz bir durumda, dünya dediğimiz bu cehennemde kıyameti yaşıyoruz.

Hayır, benim hikâyem bu cehennemi kurtarmaya çalışan bir kadının hikâyesi değil. Kıyameti yaşadığımız bu kara parçasındaki şeytanları temizlemek de değil. Ben bu cehennemin şeytanlarından sadece bir tanesiyim; insan denilen varlıklar gözümde sadece yürüyen et parçaları. Dünyadaki bütün güzellikler onlara bahşedilmişken bencilce davranıp savaşmayı tercih ettiler. Şimdi söyleyin bana: Cehennemde korkuyla yaşamak mı, yoksa hayatta kalmak için birkaç şeytanı bu cehennemden tamamen silmek mi? Siz benim yerimde olsaydınız ne yapardınız? Yaşamak için öldürmek mi, yoksa ölmek için yaşamak mı?

***

Gözlerimi açtığım an tenime aşinası olduğum bir sıcaklığın çarptığını hissettim, yanıyorduk.

Cehennem ateşi etrafımızı sarmış, sanki bizi yok etmeye yemin etmiş gibiydi. Her geçen saniye daha da harlanıyordu. Ölümün soğuk olduğunu duymuştum eğer ölüm soğuksa biz neden yanıyorduk? Her an yıkılmaya hazırmışçasına sallanan bina beni düşüncelerimden sıyırıp gerçekliğe döndürürken, etrafımdan gelen boğuk sesleri algılamakta güçlük çekiyordum. Aralarından sadece "Oyunun sonu yaklaşıyor sekiz numara, cehennemine hoş geldin." diyen sesi zorlukla ayırt edebilmiştim, bu da ne demekti şimdi?

Ateşler etrafı sarıyordu ama ben kıpırdayamıyordum, herkes canını kurtarmak için kaçarken ben canımı kurtarmak için içeri de kalıyordum. Canımı kurtarmak için içeride mi kalıyordum? Ne saçmalıyordum ben? neredeydik biz, bizi buraya kim getirmişti ya da "biz" kimdik? Kulaklarım patlamak istercesine uğuldarken aklımda cevaplayamadığım yüzlerce sorunun dolup taştığını hissettim. O an başımı kaldırdım ve onu gördüm: Ateşlerin arasında öylece durmuş, sanki yarattığı cehennemi izliyormuşçasına etrafı süzüyordu. Ellerimi ona doğru uzatmıştım sanki uzatırsam tutabilecektim onu, tutarsam çıkıp gidecektik bu cehennemden. Bakışlarım anlık olarak ellerime kaydı, baştan aşağı kanla kaplı olan ellerime vücudum benden bağımsız olarak titremeye başlarken nefesimin giderek daraldığını hissettim. Buradan çıkmamız gerekiyordu etrafı saran dumanlar hem nefes almama hem de net bir şekilde görmeme engel oluyordu.

Ona seslenmek istedim, ona burada olduğumu ve buradan çıkmamız gerektiğini söylemem lazımdı. Tam ona seslenmek için ağzımı açmıştım ki aramıza düşen moloz yığını her şeye engel oldu

"Hayır..."

Çığlık atamadım ama içimde fırtınaların koptuğunu hissettim, bağırmak istedim ama sesim çıkmadı ölüyordum ama kurtaranım yoktu. Herkes kendi canını kurtarmaya çalışırken ben kendi canımı kaybetmiştim, ben herkesi kurtarmak için çabalarken beni kurtarmak için çabalayan hiç kimse yoktu, düşüncelerimin arasından başımı yukarı doğru kaldırdım. Molozların düşmesiyle beraber tavanda gökyüzünü gösterecek bir delik oluşmuştu. Gökyüzüne baktım; bir tane bile yıldız yoktu, sanki herkesin hayallerini süsleyen yıldızlar benim gökyüzümü terk edip gitmişti. Benim gecemi aydınlatan tek şey yanan binanın tam tepesinde bütün heybetiyle duran Kanlı Ay'dı.

"Kanlı Ay," diye fısıldadım kendi kendime. İçimde derin bir korku vardı, kaybetme korkusu...

Bütün bu kıyametin arasında bir ses duydum "Sen onları kaybetmekten korkuyorsun ama onlar seni kaybetmekten korkuyor mu, sonuncu?"

Sonuncu, son numara bendim. 8 Numara

Mutlaka söyleyecek bir sözüm olurdu ama bütün cümlelerim beni terk edip gitmişti. Tıpkı koruyamadığım herkes gibi... Bacaklarımı güçlükle de olsa hareket ettirdim. Yanan binadan dışarı çıkmaya çalışırken gözüme yerde yatan bir siluet takıldı. Kim olduğunu hatırlamıyordum ama içimde bir yerlerin bu binayla beraber yandığına emindim dumanlar giderek yoğunlaştığı için nefes alışım artık neredeyse imkânsızdı. Gözlerimi açık tutacak gücü artık kendimde bulamıyordum. Son bir kez başımı kaldırıp gökyüzüne baktım. Benim gökyüzümde yıldızlara yer yoktu; yıldızlar umut demekti. Bende olmayan tek şey umudun ta kendisiydi...

***

Gözlerimi araladığıma da yüzüme vuran güneş ışığı ve telefonumun "kalk lan, sabah oldu" adlı güzel melodisiyle beraber yatakta yavaşça doğrulup, telefonumda çalan alarmın yegâne görevine son verdim. Gördüklerim bir bir zihnimde canlanmaya başlarken içimi saran korkuyu geçirmek ister gibi derin nefesler aldım. Bu tür kâbusları ilk defa görmüyordum ama anlaşılan son defada olmayacaktı.

"Zihnim, eğer bana unuttuğum bir şeyleri hatırlatmaya çalışıyorsan aynı kâbusları tekrar tekrar göstermen hiç yardımcı olmuyor, bilgin olsun diye söylüyorum"

Yataktan kalktığımda adımlarımı salona doğru yönelttim, zihnimde tekrar tekrar aynı sahneler dönerken bir şeyler hatırlama umuduyla her detaya dikkat ediyordum ama her seferinde aynı sonuçla karşı karşıya kalıyordum. Kâbusu görüyorum, uyanıyorum ve cevabını bulamayacağımı bilmeme rağmen o kâbus üstünde kafa yoruyorum. Sonuç ise her zaman kocaman bir hiçten ibaret oluyor. Kumandayı elime alarak rastgele kanallarda dolaşmaya başladım.

"Her gün aynı haberler..." kumandayı koltuğa gelişigüzel bir şekilde bırakarak televizyona bakmaya başladım "Ne var bu herifte gerçekten merak ediyorum."

Abartılı makyajı ve sarı dalgalı saçlarıyla haber sunmaktan çok evlenme programına hazırlanmış gibi duran spikere baktım, yüzünde şaşkınlık ve dehşet karışımı bir ifadeyle nefes almaksızın bir şeyler anlatıyordu. Bu kadar şaşırılacak ne vardı? Her gün birileri zaten ölüyordu. Savaşlar duraksamıştı belki ama bu dünyanın daha iyi bir yer olduğu anlamına gelmiyordu. Alt tarafı gizemli herifin teki şeytanları öldürüyordu, ne var yani bunda? Onu bende yapıyorum beni neden haberlere çıkarmıyorsunuz acaba? Belki de yakalayamadıkları içindir.

Duyduğum adım sesleriyle beraber bakışlarım, salonun aralık olan kapısından bana bakan Yeliz'i buldu. Üzerinde beyaz, tavşan desenli olan pijamaları ve elinden asla düşürmediği tavşan peluşuyla beraber bana bakıyordu. Bazen bu kızın tavşanlara olan sevdasının kaynağını çok merak ediyordum. Tavşan olarak doğmadığı için ağladığına yemin bile edebilirim.

Esner bir tonda "Günaydın abla," derken fazla komik görünüyordu. Yüzüme yayılan derin bir tebessümle "Günaydın ışığım, bakıyorum da yine formundasın, bir tavşan kuyruğun eksik sadece," dediğimde dudağını büzerek bana bakmaya başladı. Bu kız gerçekten tavşan olarak doğmadığı için üzülüyor muydu acaba? "Bana öyle bakmayı hemen kesmelisiniz hanımefendi, silahınız bana işlemiyor" dediğimde yüzündeki ifadeyi bozarak gülümsemeye başladığında ben karnımdan gelen vahşi sesleri susturmak için mutfağa doğru ilerlemeye başlamıştım bile.

O ise arkamdan hâlâ "tatlı olmuştum bir kere," diye söylenmeye devam ederken gülmeden edemedim "Ne yemek istiyorsun bakalım?" soruyu sordum ama cevabı alamadım. Soruyu ben Yeliz'e sormuştum ama o bana cevap vermek yerine aynı soruyu tavşanına yöneltmişti. Sanki yemeği yiyecek olan o değil de oyuncak tavşanıymış gibi kendi kendine tek taraflı bir tartışmaya girmişti. Bazen Nur’u daha iyi anlıyordum. Bana çocuk falan emanet edilmezdi, kız benimle sadece bir haftadır kalıyordu ama şimdiden şizofren olmayı başarmıştı

Nur bir süre yurt dışında olacağı için Yeliz'i bana emanet etmişti, katile çocuk emanet etmek... bu kız gerçekten taze bir şekilde kafayı sıyırmış.

"Pankek!"

Ne? Ha... Pankek, ne yemek istediğini sormuştum değil mi? Tavşanıyla yaptığı tek taraflı tartışmadan dolayı ne sorduğumu bile unutmuştum, her gün bunu yaşamasak olmaz değil mi? en azından bu sefer bir sonuca varabildi bu da büyük bir başarı sayılır.

"Biraz daha geç cevap verseydin açlıktan midemdeki canavarlar halay çekecekti ışığım," ilk başta dediklerime gülmüştü ama sonradan bana sorgularcasına bakmaya başladığında minik aklında bir şeyler döndüğünü anladım.

"Yine neler geçiyor o aklından ha ışık" dediğimde cevap vermek için hiç gecikmedi.

"Abla, bana neden sürekli ışığım diyorsun. Adımı ışık olarak değiştireceğim yakında! Yeliz adını aklında tutamıyor olamazsın değil mi?"

Evet, kaç kere ona adını bildiğimi ve ışığın sadece onun lakabı olduğunu anlatsam da ışık dememe bir türlü alışamamıştı, sanırım deli bir ablası olduğunu kabullenmek istemiyordu.

Lakaplar benim hayatımdı, değer verdiğim ya da sevdiğim kişilere lakap takardım bu benim sevgimi gösterme şeklimdi. Belki herkes anlamazdı hatta çoğu zaman bana deli gözüyle bakardılar ama bu beni asla vaz geçirmezdi. Lakapları olmayanlar korkunçtu, lakapları olmayanların dışarıdaki şeytanlardan hiçbir farkı olamazdı, olmamalıydı.

Düşüncelerimin içinde kaybolduğumu fark edince kendime gelmek ister gibi başımı iki yana salladım, Yeliz hala sorduğu sorunun cevabını merak ediyormuşçasına yüzüme bakıyordu. En sonunda aynı soruya aynı cevabı vermekten bunalmış gibi dertli bir nefes verdim.

"Kız kaç kere daha demem lazım sana? Lakap o lakap! hem adını ışık yaparsan sana başka bir lakap bulurum zorlama şansını, vallahi Necmettin derim sana!"

Yeliz'in gözleri saniye saniye dehşetle aralanırken o haline gülmeden edemedim. Sustum dercesine azına fermuar çekerken hızlıca koltuğa kaçtı. Ben pankekin harcını hazırlamaya dönerken Yeliz de koltuğa yerleşmiş, bütün dikkatini televizyona çevirmişti. Salon ve mutfağım birleşik olduğundan dolayı ne izlediğini gayet net bir şekilde hem görebiliyor hem de duyabiliyordum.

Yine aynı haber, yine aynı kişi, Gecenin öfkesi... bir de Yeşim bana kızıyor çocuğu kötü etkiliyorsun diye, kız doğuştan manyaksa ben ne yapabilirim değil mi? Çocuk bana çekmiş bana! Yarım döner bir kardeşim olması bana benzemeyeceği anlamına gelmez sonuç olarak. Nasıl olsa babalarımız aynı...

Yeliz kucağında duran tavşana sıkı sıkıya sarılmış, haberleri büyük bir heyecanla dinlemeye devam ediyordu, bu yaştaki çocukların haberleri sıkıcı bulmaları falan gerekmez miydi? Ekrana baktığımda; Gözleri hariç bütün yüzünü tamamıyla kapatan bir maske takıyordu, yakından baktığım zaman maskenin üzerinde farklı farklı desenler olduğunu fark ettim. Bakışlarım en sonunda maskeden ayrılarak açıkta kalan gözlerini buldu, karanlıktan kaynaklı olsa gerek siyah gibi görünüyordu. Onun fotoğrafını kaldırıp ekrana farklı bir görüntü getirmişlerdi.

Bir yatak odasıydı ama herhangi bir odaya benzemiyordu. Biraz daha lüks bir odaydı, tahminimce zengin birisinin evindeki odalardan sadece biriydi, ekranın yan tarafında muhabir belirdiğinde bütün ilgi odağım ona kaydı

"Gördüğünüz üzere, burası sadece bir olay yeri değil; burası birisinin bir zamanlar yaşadığı, belki de kendisini güvende hissettiği tek yerdi. M***** T****sabah saatlerinde odasında, eşi tarafından boğazı kesilmiş bir şekilde bulundu. Gördüğünüz üzere eşi şu anda yanımızda, Meltem Hanım, acınız büyük neler hissediyorsunuz? Olay anını bize anlatabilir misiniz?"

Turuncu dağınık saçları ve gözleri ağlamaktan kızarmış olan kadına baktım. Eşi henüz yeni ölmüş birisinin kameraların önünde olması ne kadar da mantıklıydı öyle? Kadının her şeyi baştan aşağı yapmacıktı. Onu şöyle bir süzen birisi bile bunu tek bir bakışta anlayabilirdi, hatta bana kalırsa eşinin ölmesinden gayet memnundu, bir süre öylece mikrofona baktı. Kendisini toparlamak ister gibi dolan gözlerini elinin tersiyle silip, ağlamaktan kurumuş olan dudağında dilini gezdirdi.

Ablacım çok rica ediyorum cilveni başka bir yerde yap! En sonunda konuşmaya karar vermiş gibi dudakları aralandı

"Neredeyse bir haftadır iş gezisindeyim, eşim çok fazla evden çıkan birisi değildi ama oldukça varlıklı bir adamdı. Etrafımızda onun başarısını kıskanan birçok düşmanı var... Daha doğrusu vardı. Eşimin ölümünün altında birisi olduğuna eminim! Gecenin Öfkesini birisinin tuttuğuna da eminim! Eşimi kıskandılar, eşimi yollarından kaldırmak istediler. Öldürdüler onu..."

Hay Gecenin öfkesini de sizindeee! Bir yerden de çıkma lan! Ben öldürdüm senin eşini abla, var mı? Hayır, öldürmedim ama şu anda öldürmek istedim. Her haltın altından bu herif çıkmak zorunda mı? Ne bu, yılbaşı kuponu mu? Anladık en katil sensin, en öfkelide sensin vallahi bak! Gece gece en öfkeli gezende sensin, ayrımcılık var kadın erkek ayrımcılığı var. Koklayarak cinsiyetimi falan mı anladınız ne yaptınız? Neden ben bu haberlere çıkamıyorum acaba?

Madem parayla çalışıyor o zaman başka işler yapsın değil mi?

Kadın soluklanmadan konuşmaya devam ederken ben bunalmışçasına derin bir nefes verdim. Kadın resmen az önce "Eşimin ölümünden ben sorumluyum" demişti, tabi bunu kimse fark etmedi. Gecenin öfkesi hakkında pek fazla bir bilgi yok hatta neredeyse hiçbir bilgi yok. Bir örgüt lideri, üyesi veya paralı asker olduğuna dair hiçbir kanı yok ama bu kadın az önce Gece'nin birisinin tuttuğuna dair atımlarda bulundu. Eh, demek ki eşinin ölümünden Meltem Hanım sorumluymuş, çok ilginç değil mi?

Kimsin sen Gece?

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.