Pazartesi sabahı, İzmir'in o bunaltıcı sıcağına inat, içimde garip bir soğuklukla uyandım. Üç gün önce, o telefonun getirdiği sevinç patlaması yerini, adını koyamadığım bir gerginliğe bırakmıştı. İşe alınmıştım, evet, ama bu aynı zamanda o "kölelik sistemi"ne yeniden girmem demekti. Belki de "yapamayışlarımın en güzeli" bu olacaktı: istemeden de olsa bir iş bulmuş olmak.
Bu yeni başlangıç, bir yandan umut vaat ediyor gibiydi, diğer yandan da o bitmek bilmeyen rekabetin ve beklentilerin dünyasına adım atmak beni ürkütüyordu. Sanki büyük bir sahneye çıkıyordum ve tüm ışıklar üzerimdeydi, oysa ben en arka sıradaki gölge olmayı tercih ederdim.
Gardırobumun karşısına geçtim. Ayna, beni sorgulayan bir ifadeyle süzüyordu. Daha önce giymekten vazgeçtiğim o siyah kalem etek ve beyaz gömlek duruyordu orada. Kurumsal dünyanın tek tip kıyafetleri... Onları giydiğimde, aynadaki yansımam yabancı geliyordu. Sanırım asla onları giymiyecektim. Sanki bu benim "iş insanı" halim olmalıydı, ama ben kendimi o kalıba sokmaya çalıştıkça daha da kayboluyordum. İçimdeki ses yine fısıldadı: "Bu sen değilsin Gülse. Saklanma."
Aniden bir karar anı. Eteği ve gömleği kenara fırlattım. Ben zaten "yapamıyordum", bari olduğum gibi olaydım. Dolabımdan uzun, siyah, yanları yırtmaçlı bir tişört elbise çektim, bu normalde tek başına bir elbise gibi giyilebilirdi. Ama ben onun altına, siyah beyaz benekli, dağlama (dalmaçyalı) desenli, bol kesim bir pantolon giydim. Bileklerime ve boynuma bir sürü ince zincir taktım. Aynadaki yansımam, şimdi daha çok bendim. Gösterişsiz ama kendi tarzı olan, biraz asi, biraz melankolik. Ve evet, biraz da budalaca duran bu kıyafetler içinde kendime daha çok güveniyordum. Belki de bu benim "yapabilme" biçimimdi: Olduğum gibi, hatta biraz tuhaf da olsa, kendim olmak.
Aşağı indim. Mutfaktan gelen sessizlik, babamın hâlâ uyuduğunu belli ediyordu. Odanın kapısını araladım. Babam, Ercan Bey, yatağında yan dönmüş, mışıl mışıl uyuyordu. Yanına yaklaştım, hafifçe omzunu dürttüm. "Baba, kalksana. Kahvaltı hazır." Hafifçe mırıldandı, bir elini savurdu. Gözlerini bile açmadı. Gülümsedim. Biliyordum, uyanmazdı. Onun için uykusu, her şeyden önce gelirdi. Kızını seviyordu, biliyordum, ama o sevgiyi gösterme biçimi, çoğunlukla bu sessiz, bazen de biraz kayıtsız haliyle sınırlıydı.
Mutfakta kendime hızlıca bir şeyler hazırladım. Bir tost ve demli bir çay. Babamın porselen kupasını da yanına koydum, belki uyanır da içer diye. Ama boşuna bir çabaydı. Hızlıca kahvaltımı bitirdim. Saate baktım. Geç kalmamam gerekiyordu. Sandalyeden kalkarken, babamın odasının kapısına son bir kez baktım. Hala derin bir uykudaydı. Onun gözlerindeki endişeyi bugün görmeyecektim, bu belki de benim için daha iyiydi. Yüzüme sahte bir gülümseme yerleştirdim. "Hazırım baba." Sonra küçük, içten bir yalan ekledim: "Çok heyecanlıyım." O an, içimde bir yerlerde babam için duyduğum derin sevgi ve ona yük olmama isteği, "yapamayışlarımı" bir nebze olsun bastırdı.
Creasence'nin binasına vardığımda, nefesim kesildi. Kocaman, modern, camdan bir bina. İzmir'in gökyüzüne doğru yükselen bu heybetli yapı, beni aynı anda hem etkiliyor hem de korkutuyordu. Sanki bu cam duvarlar, benim dışarıda bıraktığım o sıradan hayatımla arama kalın bir çizgi çekiyordu. İçerisi ışıl ışıl, her yer özenle seçilmiş modern sanat eserleriyle doluydu. Lobideki devasa soyut bir heykel, sanki her gelene "Burası farklı bir dünya," diye fısıldıyordu. Zeminler pırıl pırıl parlıyor, tavandan sarkan zarif aydınlatmalar her köşeyi aydınlatıyordu. Sanki bir galeriye girmiştim, iş yerinden çok daha fazlasıydı burası. Geniş ve modern lobi, tasarım dergilerinden fırlamış gibiydi.
Resepsiyondaki güler yüzlü kadın beni yönlendirdi. "Gülse Hanım, sizi İnsan Kaynakları bölümüne alalım. İlk gün oryantasyonunuz olacak."
Koridorlarda yürürken, her kapıdan farklı bir uğultu yükseliyordu. Dış ticaret departmanı, halkla ilişkiler, pazarlama… Bir yanda kumaş numuneleriyle dolu masalar, diğer yanda son teknoloji dikiş makineleriyle çalışan atölye bölümü. Herkesin yüzünde yoğun ama motive bir ifade vardı. Bu ortamdaki enerji, benim o bıkkın ruh halime tam bir tezat oluşturuyordu. Şirketin içinde küçük, şık bir kafe ve pastane bile vardı.
İnsan Kaynakları departmanına ulaştığımda, genç ve dinamik bir ekip tarafından karşılandım. Hepsi yirmili yaşlarının sonlarında, otuzlarının başlarında, enerjileri tavan yapmış, yüzlerinde hevesli bir gülümseme vardı. Beni bir odaya aldılar, önüme kalın bir dosya koydular. Evrak işleri, şirket tanıtım sunumları, oryantasyon videoları… Beynim bilgi bombardımanına tutulmuştu. Şirketin misyonu, vizyonu, değerleri… "Yaratıcılık", "inovasyon", "sürdürülebilirlik" gibi kelimeler havada uçuşuyordu. Bu kavramlar benim için ne kadar uzak ve soyuttu oysa. Herkes o kadar enerjikti ki, benim tükenmiş ruh halim iyice belirginleşiyordu. Sanki onlar dünyaya bir amaç için gelmişti, ben ise tesadüfen bu dünyanın bir parçası olmuştum.
Yeni çalışma arkadaşlarımla tanıştırıldım. İlk olarak benimle aynı pozisyonda olan iki diğer tasarım asistanı vardı. Biri, Deniz adında, kıvırcık saçlı, neşeli ve gözleri pırıl pırıl bakan bir kızdı. Hemen sıcakkanlı davrandı, "Hoş geldin! Ben Deniz. İlk gün biraz kafa karıştırıcı olabilir, hiç çekinme ne istersen sor," dedi. Sesi içten geliyordu, sanki o da benim gibi biraz acemiydi. Diğeri ise Boran'dı; uzun boylu, biraz mesafeli ama centilmen görünüşlü bir gençti. Gülse'ye nazikçe elini uzattı. "Boran ben de. Yardımcı olabileceğim bir şey olursa, çekinme." Yüzünde hafif bir gülümseme vardı, ama gözleri daha çok etrafı süzüyordu, sanki benimle konuşurken bile daha önemli bir şey arıyordu.
Benden biraz daha deneyimli, daha uzun süredir şirkette olan tasarım asistanları da vardı. Eylül, sarı saçları ve her zaman bakımlı tırnaklarıyla dikkat çeken, hırslı olduğu her halinden belli olan bir genç kadındı. Bana neredeyse hiç bakmadan "Merhaba," dedi, sonra hemen dizüstü bilgisayarına geri döndü. Sanki dünyayı kurtaracaklardı. Onlar gibi sabahtan akşama kadar çalışıp, başarılı ama mutsuz, başarılı ama ailesi ya da sevdiği insanlardan çok hiç sevmediği insanlarla anlaşmak zorunda kalan, hiç tanımadığı insanlarla kalan, insanlar gibi olmak istemiyordum. Onların gözlerindeki o hırs, benim içimdeki isteksizliği daha da büyütüyordu. Ben bu insanların dünyasına ait değildim.
Öğleden sonra, nihayet tasarım departmanına yönlendirildim. Burası, Creasence'in kalbiydi. Geniş, ferah bir alan. Her yerde kumaşlar, eskizler, mood panoları vardı. Birçoğu benim gibi genç olan, ancak daha şimdiden yüzlerinde yorgun ama başarılı bir ifade taşıyan tasarımcılar ve asistanlar vardı. Böyle ruh gibi olmak istemiyordum. Onlar gibi sabahtan akşama kadar çalışıp, başarılı ama mutsuz, başarılı ama ailesi ya da sevdiği insanlardan çok hiç sevmediği insanlarla anlaşmak zorunda kalan, hiç tanımadığı insanlarla kalan, insanlar gibi.
İlk görevim, depodan yeni gelen kumaş numunelerini düzenlemek ve kataloglamak oldu. Basit bir işti ama beni saniyeler icinde bunaltmaya yetti. Beni sadece para motive ediyordu.
Kumaşların kokusu, dokusu, renkleri… hepsi gözümde birbirine karıştı. Her bir numuneyi tek tek ayırmak, etiketlemek, sisteme girmek… Sanki birer asker gibi sıraya diziyordum onları. Bu tam bir angarya gibi geliyordu. Parmağımı sürdüğüm her kumaş parçası, sanki üzerime bir yorgunluk bulutu bırakıyordu. Gözlerim satırlar arasında kaybolurken, neden bu kadar önemsiz bir işi yaptığımı sorguladım.
Saatler ağır ağır geçiyordu. Kumaş numuneleriyle boğuşurken, zihnim çoktan mesai bitimine gitmişti bile.
Öğleden sonraya doğru, bir anlık nefes almak için yerimden kalktım. Lavaboya gitmek için koridordan geçerken, önüme aniden bir adam çıktı.
Boyu uzundu, duruşu sert ve mesafeliydi. Üzerindeki siyah, bol kesim badi, ince ama kaslı vücudunu daha da belirginleştiriyordu. Altında ise dizleri ve baldırlarda hafif yıpranmış, koyu renk, taşlanmış bir pantolon vardı. Ancak asıl dikkatimi çeken yüzüydü. Gözleri kahverengi, saçları da dağınık kahverengiydi, ancak kolları neredeyse tırnaklarına kadar dövmeliydi boynunda da dövmeler vardı. Bu dövmeler, ona hem korkutucu hem de inanılmaz çekici bir hava katıyordu. Çevik'in yaşlarında olmalıydı, belki biraz daha genç. Yüzünde soğuk, sert bir ifade vardı. Adeta bir heykel gibiydi, duygusuz ve güçlü. Gözlerinin içine baktığımda, orada ne bir sıcaklık ne de bir tanıma belirtisi vardı, sadece yoğun bir odaklanma ve mesafeli bir umursamazlık. Neredeyse birbirimize çarpmaya rağmen o birşey söylemedi bende söylemedim ve öylece geçip gittim yanından.
Akşamüstü, kahve molası zamanıydı. Deniz, "Hadi gel Gülse, biraz hava alalım," diye seslendi. Onun sıcaklığına sığınmak iyi geldi. Yanında Boran ve Eylül de vardı. Şirketin küçük, ama şık kafeteryasına indik. Burası öğleden sonra daha hareketliydi. İnsanlar gruplar halinde oturmuş, kahvelerini yudumlayıp sohbet ediyorlardı.
Bir masaya oturduk. Deniz hemen sohbete atıldı. "İlk gün nasıl geçiyor Gülse? Çok mu bunaltıcı?"
Gülümsedim. "Biraz öyle. Kumaş numuneleriyle dans ediyorum."
Deniz kıkırdadı. "Ah evet, o klasiğimizdir. Ama zamanla alışırsın. Ben ilk başladığımda her şey birbirine girmişti. Şanslıyız ki burada İnsan Kaynakları ekibi çok destekleyici."
Eylül ise gözlerini telefonundan ayırmadan söze girdi: "Destekleyici olmaları iyi de, esas önemli olan ne kadar hızlı adapte olduğun ve ne kadar fark yarattığın. Bu şirkette öyle numune düzenleyerek yükselemezsin. Benim gibi projelerin merkezinde olman lazım." Sesindeki o keskin tını, Deniz'in sıcaklığını anında söndürdü.
Boran onaylarcasına başını salladı. "Eylül haklı. Burada herkes çok hırslı. Piyasadaki en iyi tasarımcılar burada. Sürekli kendini geliştirmen, yeni şeyler üretmen lazım. Eğer rekabet edemezsen, arkada kalırsın."
İçimdeki o "yapamayış" hissi yeniden depreşti. Kendimi oraya ait olmayan biri gibi hissettim. Ben bu insanların dünyasına ait değildim. Onlar hepsi hevesliydi, hırslıydı, gelecek planları vardı. Bense sadece buraya para kazanmak için gelmiştim, başka hiçbir motivasyonum yoktu. Siz ne kadar süredir buradasınız?" diye sordum, konuyu değiştirmek için.
Deniz, "Ben altı ay oldu," dedi. "Boran da yedi ay. Eylül ise bizden daha kıdemli, yaklaşık bir yıldır burada."
Eylül'ün yüzünde gururlu bir ifade belirdi. "Evet, yakında terfi bekliyorum. Yaptığım son koleksiyonun tanıtımı çok başarılı oldu."
Deniz, "Eylül gerçekten çok yetenekli," diye ekledi. "Onun tasarımları hep çok beğeniliyor."
İçimde bir sıkışma hissettim. Benim modelistlikteki basit el becerilerim, onların yanında devede kulak kalıyordu. "Tasarım konusunda kendimi geliştirmek istiyorum," demiştim görüşmede. Ama şimdi, o sözlerim bana ne kadar boş geliyordu. Onların başarılarını dinledikçe, kendimi daha da yetersiz hissediyordum. Onlar gibi sabahtan akşama kadar çalışıp, başarılı ama mutsuz, başarılı ama ailesi ya da sevdiği insanlardan çok hiç sevmediği insanlarla anlaşmak zorunda kalan, hiç tanımadığı insanlarla kalan, insanlar gibi olmak istemiyordum. Bu düşünce, ruhumu kasıp kavuruyordu.
"Yemek molalarınız nasıl oluyor? Hep birlikte mi yiyorsunuz?" diye sordum, konuyu tekrar değiştirme ihtiyacı hissederek.
Deniz, "Genelde öğle yemeklerini burada kafeteryada yiyoruz," diye cevapladı. "Bazen de dışarıdan sipariş veriyoruz. Akşamları bazen mesaiye kalırız, o zaman da şirket yemekleri oluyor."
Eylül, "Mesaiye kalmak burada çok yaygın," diye uyardı. "Büyük projelerde sabahlara kadar çalıştığımız oluyor. Ama buna değer, kariyerin için. Yükselmek istiyorsan, uykusuzluk kaçınılmazdır."
Boran da, "Evet, Creasence bir okul gibi. Çok şey öğreniyorsun, ama karşılığında çok çalışman gerekiyor," dedi.
"Çok çalışmak..." Bu kelimeler içimi titretti. Geçmişteki "kölelik sistemi" işlerimin anıları zihnimi doldurdu. Burası daha şık, daha prestijli olabilirdi, ama mantık aynıydı: Durmadan çalış, kendini tüket.
Çaylarımızı bitirirken, kendimi toparlamaya çalıştım. İçimde biriken yorgunluk ve hayal kırıklığı, dışarıya sızmamalıydı. Bu işe ihtiyacım vardı. Sadece para için bile olsa.
Tamamen tükenmiş hissediyordum. Ofisten ayrılmak için hazırlanırken, koridorun sonunda bir hareketlilik fark ettim. Çevik Karasu. Bir grupla hararetli bir şekilde konuşuyordu. Yüzündeki ifade ciddiydi, elinde bir tablet tutuyordu. Gözlüğünü takmıştı ve bu ona ayrı bir karizma katıyordu.
Onları olabildiğince sessizce, varlığımı hissettirmemeye çalışarak geçmeye çalıştım. Ancak tam hizalarına geldiğimde, Çevik, elindeki tabletle bir şeyi işaret etmek ister gibi ani bir dönüş yaptı ve ileriye doğru bir adım attı. Çok hızlıydı. Çarpışmamak için son anda durdum, bir anlığına sendeledim, elimdeki çanta yere düşmekten son anda kurtuldu.
Çevik'in keskin bakışları, sesli sohbetinin ortasında, anlık bir şaşkınlıkla bana döndü. Göz göze geldik. Yemyeşil gözlerinde ne bir tanıma belirtisi ne de en ufak bir merak vardı; sadece önüne çıkan, kim olduğunu önemsemediği bir engele bakar gibiydi. Hafifçe kaşlarını çattı, dudakları belli belirsiz gerildi. "Pardon, sen iyisin değil mi? " dedi sesi çok yorgun geliyordu. Ben o anda ne diyeceğimi bilemedim sadece başımı aşağı yukarı hızlıca sallayabildim ve ağzımdan hiçbir şey çıkamadı heyecanlandım mı yoksa tedirgin mi oldum, korktum mu bende bilmiyorum, ama sanırım çantamın düşüp herkesin bana bak,asından korktum. Beni biraz inceledi ve iyi olduğumu görünce hemen ardından bakışlarını yanımdaki iş arkadaşlarına çevirip, kaldığı yerden konuşmasına devam etti.
Bu durum, içimde garip bir rahatlama yaratırken, aynı zamanda kendime "Budala Gülse!" diye fısıldamama neden oldu. Ne kadar beceriksizdim! İnsanlarla nasıl konuşacağımı asla çözemiyordum.
Binadan çıktığımda, İzmir'in akşam trafiği ve kargaşası beni karşıladı. İlk günüm bitmişti. Yorgunluktan dizlerimin bağı çözülmüştü.
Ehliyetim yoktu benim. İki kez girmiştim sınavlara, ikisinde de heyecandan, o minicik hataları bile yapıp kalmıştım. Babam hiç öğretmemişti bana araba kullanmayı, hep bir bahane bulurdu. Bu yüzden otobüslere, dolmuşlara mahkumdum. Bu küçücük "yapamayış" bile içimde üste kalmıştı, sanki büyük bir utançtı.
Her adımım, o "yapamayışlarımın" getirdiği ağırlığı biraz daha artırıyor gibiydi. Creasence'in parıltısı, dışarıdaki gerçekliğin kasvetiyle tezat oluşturuyordu. O büyük cam binanın içinde tam bir çalışkan arı gibi dolaştım ama hepsi roldü, bir oyun. Kimsenin beni tam olarak bilmediği, beni tam olarak görmediği, benim de kimseye tam olarak ait hissetmediğim. Bu benim kaderimdi...