Merhaba. Ben Gülse. Evet, öylece adımı söylerim size. Tıpkı ilk kez tanıştığım insanlara yaptığım gibi. Genelde adımı söyledikten sonra, sessizce beni süzerler. Nasıl göründüğümü anlamaya çalışırlar. Kara saçlı, zayıf, kısa boylu… Gösterişsiz, sıradan bir kızım ben. İşte o kadar. Size kendimden bahsedeceksem, en başından başlamalıyım. Belki de tam beş sene öncesinden. On yedi yaşındaydım o zamanlar. Ve hayatım, İzmir'in kalabalık caddelerinde yankılanan, neşeli notalarla başlayıp hüzünlü akorlara dönüşen, sonra da garip bir şekilde falsolu biten bir melodiye benziyordu. Özellikle de kendi bestelerim olanlar. Okul çıkışı avludaki o utanç verici sahne, bunun son ve en gürültülü kanıtıydı. Sırtımdaki çanta, sanki bütün dünyanın ağırlığını taşıyormuş gibi omurgama batarken, ben aceleyle kalabalığın arasına karışmaya çalışıyordum. Görünmez olmak, bir hayaletten farksız yaşamak istiyordum. Bu, hayatımın değişmez kuralıydı. Ne kadar az dikkat çekersem, o kadar az var olurdum. Ve ne kadar az var olursam, o kadar az canım yanardı. Ani ve sert bir itişle sendeledim. Yere düşmekten son anda kurtulurken, içimden bildiğim tüm iyi dilekleri yolladım Parla'nın üzerine. Gözlerimi devirmesem de, zihnim çoktan bu hareketi yapmıştı bile. Bu, her zaman yaptığım gibi, sadece bana özel bir iç tepkiydi. Kimsenin görmesine gerek yoktu. "Hızlı olsanıza be, zaten geç kalıyorum!" Parla'nın tiz sesi, kulak zarlarımı tırmalarken, mide bulandırıcı bir anıyı geri getirdi. Bu sabahki iğrenç şaka. En sevdiğim fırçalarım, özenle dizdiğim boyalarım ve haftalardır üzerinde çalıştığım eskiz defterim… hepsi Parla ve tayfası yüzünden kırmızı boyayla kaplanmıştı. Damarlarımda dolaşan öfke, beni baştan aşağı uyuşturdu. Üç senedir aynı kolejdeydik, üç senedir aynı zorbalık döngüsü. Genelde sessiz kalır, başımı eğer, kalabalığın içinde kaybolmaya çalışırdım. Ama bugün… Bugün bardağı taşıran son damlaydı. Artık yeterdi. Döndüm ve Parla'nın pürüzsüz, bronz tenine uyan bakımlı saçlarına uzandım. Hiçbir zaman kavga eden biri olmamıştım ben. Sakar değildim ama iş fiziksel eyleme, bir şeyleri "yapmaya" geldiğinde, her şey komik bir şekilde ters giderdi. Parla'nın saçını çekişim bile muhtemelen bir kedi pençesi kadar etkisizdi, beceriksiz ve zayıf. Ama Parla'nın tiz çığlığı ve yüzündeki o anlık şaşkınlık, bana kısa süreli, ama doyurucu bir zafer hissi yaşattı. Parla, dengesini kaybedip düşecek gibi oldu ki, arkadan uzanan güçlü bir kol onu havada yakaladı. Kol, kız kardeşini koruyan bir zırh gibi sağlamdı. Nefesim kesilerek irkildim. Gözlerimi o kolun sahibine çevirdiğimde, karşımda Çevik’i buldum. Parla'nın "Abim Çevik" diye övgüyle bahsettiği, hatta şirket dergilerinde bile fotoğraflarını gördüğüm o adamdı bu. İzmir'de iş hayatına giren her gencin örnek aldığı, her yere uyum sağlayabilen güçlü bir isimdi Çevik. Kolejde de adı çok geçer konuşulurdu. Tabi Parla sayesinde ve bazı öğretmenler de onu tanıyordu çünkü eskiden o da bu kolejde okuyormuş. Çevik, Parla'yı nazikçe yanına çekerken, bakışları bana döndü. Yüzünde soğuk bir ifade vardı ama sesi şaşırtıcı derecede sakindi. Yine de o sakinlik, buz gibi keskin bir tını taşıyordu. "Ne yapıyorsun sen?" Boğazım düğümlendi. Çevik'in bu kadar yakınımda olmayı beklemiyordum. Gözlerim, Çevik'in keskin yüz hatlarında, kaşlarının çatık duruşunda takılı kaldı. Parla, Çevik'in arkasından sızlanıyordu: "Abi, bu manyak bana saldırdı! Delirmiş olmalı!" Çevik'in bakışları benim dağılmış saçlarıma, üzerinde hafif kırmızı boya lekeleri olan tişörtüme kaydı. "Sana ne dediğimi anlıyor musun? Kardeşimi rahat bırak." Sesi alçak ama tehditkârdı. Sanki ben, onun mükemmel düzenini bozmuş küçük bir sinek gibiydim. Onun umrunda bile değildim, sadece kardeşinin düzenini bozan bir nesneydim. Haksız yere suçlanmak… Bunu herkes yaşamıştır değil mi? Bir şey yapmazsınız ama bir şekilde suçlu damgası üzerinize yapışır kalır. Belki okulda arkadaşınızın camı kırmasına şahit olmuşsunuzdur, ama sonradan olay yerine en yakın siz olduğunuz için müdürün odasında hesap verirken bulmuşsunuzdur kendinizi. Ya da bir proje grubunda, tüm işi siz yaparsınız, ama sunumda en ufak bir hata olduğunda herkesin gözü dönüp sizi işaret eder. İşte o his… İçinizde volkan gibi kaynayan ama dışarıya tek bir kelime bile çıkaramadığınız o çaresizlik. Şu an tam olarak onu yaşıyordum. İçimdeki öfke yerini yavaş yavaş tanıdık bir çaresizliğe bırakıyordu. "Ama o..." diye fısıldamaya çalıştım. "Nesi o?" Çevik'in sesi kesindi. "Okulda kavga çıkarmanın cezası ne biliyor musun sen?" Başımı kaldırdım ve Çevik'in gözlerinin içine baktım. Gözlerinde ne bir acıma ne de bir anlayış vardı. Sadece sert bir uyarı ve umursamaz bir mesafe. Bu adam, zorbasının ağabeyiydi. Ona ne kadar saçma bir şey yaptığımı anlatmaya çalışsam da, faydasız olacaktı. Tüm bu "yapamayışlarımın" üzerine bir de "anlaşılamama" hissi çöktü. Çevik, kolunu Parla'nın omzuna attı ve onu kendine çekti. "Hadi, gidiyoruz Parla. Seninle daha sonra konuşacağım." Son bir kez bana bakıp başını iki yana salladı, sanki "sen iflah olmazsın" der gibiydi. Sonra arkalarını dönüp okul kapısından uzaklaştılar. Ben, onların arkasından öylece bakakaldım. Avuç içlerim terlemiş, kalbim hızla atıyordu. Bu ilk karşılaşma, bana Çevik'in de, tıpkı hayatımdaki diğer her şey gibi, benim için bir "yapamayış" olacağını düşündürdü. Derin bir nefes alıp omuzlarımı düşürdüm. Zaten yapabildiğim tek şey, bu depresif ruh haliyle yaşamaktı. Okul çıkışı kalabalık yavaş yavaş dağılırken, ben de aynı bir hayalet gibi, kimsenin dikkatini çekmeden kendi yoluma devam ettim. İzmir'in sokakları beni yutmaya hazırdı. Şuan yirmibir yaşındaydım, Ev, benim için güvenli bir limandı, ama aynı zamanda bir kafesti. Annemi dört yıl önce kaybettikten sonra, babamla birlikte yaşadığım bu iki katlı müstakil ev , benim için hem sığınak hem de duvarları yükselten bir kale olmuştu. Kapıyı açıp içeri girdiğimde, içerideki sessizlik her zamanki gibi kulaklarımı tırmaladı. Babam, Ercan Bey, muhtemelen hâlâ uyuyordu . Son yıllarda hayatını daha çok uykuya adamıştı. Odamın duvarları, benim iç dünyamın tam tersiydi, beyaza boyanmış, üzerleri rastgele yapıştırılmış rock gruplarının posterleriyle, yaptığım mükemmel olmayan resim tuvalleriyle dolu. Ortada duran şövale, sanki bir anıt gibi yükseliyordu. Üzerindeki yarım kalmış tuvalde, tuhaf açılarla çizilmiş, absürt ama bir o kadar da sanatsal görünen bir figür vardı. Çizim, içimdeki karmaşayı, yetenekli olmasam da ortaya koyma arzumu ele veriyordu. O resmi, bir türlü istediğim gibi tamamlayamıyordum. Tıpkı hayatımdaki diğer her şey gibi. Telefonumda gezinirken, gözüm sosyal medyada bir hesaba takıldı. Çevik'in profili. Parla'nın abisi, Çevik Karasu. Okulda dedikodusu dönen, İzmir'in sosyetik çevrelerinde adından söz ettiren, her fotoğrafında mükemmel bir gülümsemeyle poz veren o adam. Hayatımda gördüğüm her pozitifliğin vücut bulmuş haliydi adeta. Profilinde, parlak ofislerde çekilmiş takım elbiseli fotoğraflar, lüks arabaların önünde verdiği pozlar, her biri mükemmelce düzenlenmiş iş yemekleri… Çevik'in dünyası, benim karanlık, melankolik dünyamdan o kadar uzaktı ki, sanki farklı gezegenlerde yaşıyorduk. Kırmızı boyayla lekelenmiş eskiz defterimi elime aldım. Sayfaları çevirdikçe içimdeki hayal kırıklığı büyüdü. Bu defter, benim küçük kaçış dünyamdı. Model resimleri çizmeyi severdim, özellikle de iç dünyamın absürt yansımalarını modellere giydirmeyi. Kimse anlamasa da, bu benim için bir ifade biçimiydi. Kendimi kandırdığımı biliyordum. Hiçbir şeyi güzel yapamıyordum. Ne bir arkadaşlık kurmayı, ne bir resmi bitirmeyi, ne de bir kavgayı kazanmayı. Belki de hayatımda yapabildiğim tek "güzel" şey, bu depresif ruh haliyle başa çıkmaktı. Üniversite son sınıf öğrencisiyim. Hani şu, "mezun olunca hayatım değişecek" denilen büyülü eşik var ya, işte tam da oradayım. Ama benim için değişen tek şey, omzumdaki sorumlulukların ağırlığı oldu. Önümde bomboş, anlamsız bir gelecek uzanıyor gibi hissediyorum. Her şeyden, ama gerçekten her şeyden bıkmış durumdayım. Sabahları uyanmak bile bir eziyet. Kim bilir, belki de bir yerlerde beni bekleyen koca bir fiyasko vardır diye kalkıyorum yataktan. Şu anki gençlerin çoğu böyle değil mi zaten? Bir yanda parlak sosyal medya profilleri, "gelecek planları" ve bitmek bilmeyen enerjileri… Her şeyi mükemmel gösteriyorlar, her zorluğun üstesinden gelmiş gibi pozlar veriyorlar. İnsanların seni gerçekten sevmesinin, sosyal bir çevrenin ve özellikle de ailenin desteğinin ne kadar değerli olduğunu görmekten nefret ediyorum. Sanki onlar için her şey otomatik olarak yoluna giriyor, hayat onlara hep gülümsüyor. Bu, benim gibi "yapamayışlarla" boğuşanlar için gerçek bir işkence. Sabahları alarm çaldığında, sanki sadece dün gece uyumuşum gibi hissediyorum. Diğer yanda ise benim gibi, o ışıl ışıl tabloların gerisindeki yorgunluk. Sabahları alarm çaldığında, sanki sadece dün gece uyumuşum gibi hissediyorum. Göz kapaklarımın ardında bitmeyen bir yorgunluk var. Ne kadar uyusam da, ne kadar dinlensem de geçmiyor. Hayatım boyunca bu kadar bıkkın olmamıştım. En büyük sorunum mu? Staj. Mezun olabilmek için zorunlu. Ama kimsenin istemediği, hiçbir işe yaramayan, boş bir staj bile bulamıyorum. Kapı kapı dolaştım, CV'ler yolladım, e-postalar yazdım. Her seferinde aynı umutla açtığım e-posta kutusu, aynı soğuk, resmi reddediliş mesajlarıyla dolu. "Dönüş yapacağız." Asla dönüş yapılmıyor. Her kapı yüzüme kapanırken, içimdeki o bildik his daha da güçleniyor: "Yine yapamıyorum." Türkiye'deki gençlerin en büyük sorunu bu değil mi zaten? Okulu bitiriyorsun, bir diploma alıyorsun, ama sonra ne? İş yok, gelecek belirsiz. Herkesin hayalleri var, ama o hayallerin kapıları birer birer kapanıyor. İstihdam piyasası, sanki dev bir canavar gibi gençleri yutuyor. Ne kadar yetenekli olsan da, ne kadar çabalasan da, o kapıyı aralayamıyorsun. Bu durum, insanı sadece yorgun değil, umutsuz da yapıyor. En çok da şu büyüklere duyduğum nefreti anlatamam. İlla okuduğunda bir iş buluşup çalışmanın zoraki olduğunu, hatta sanki bu bir kölelik sistemiymiş de, çok güzel bir şeymiş gibi söylemelerinden gına geldi. "Okuyun, işiniz hazır!" derlerdi, oysa hiçbir şey hazır değil. Hazır olan tek şey, bizim hayal kırıklıklarımız. Sürekli "Çalışacaksın, para kazanacaksın!" baskısı… Peki ya ben istemiyorsam? Ya o sistemin bir parçası olmak istemiyorsam? Sanki hayat sadece işten ibaretmiş gibi. Başarı, sadece makam, mevki ve parayla ölçülürmüş gibi. Babam, Ercan Bey, eskisi gibi. Belki daha da yaşlanmış, daha da yorgun. O da benimle aynı sessizlikte yaşıyor, biliyorum. Bana destek olmaya çalışıyor, her defasında "Üzülme kızım, elbet bir yer bulunur" diyor. Ama gözlerindeki o çaresizliği görüyorum. Onun da bir şeyler "yapamadığını" görüyorum. Annem vefat ettiğinden beri bu ev sanki bir mezar sessizliğine büründü. Kahkahalar, canlı sohbetler… hepsi annemle birlikte toprak altına girdi. Bazen düşünüyorum da, acaba üniversiteyi bıraksam mı? Bu düşünce, bir günah gibi zihnimde yankılanıyor ama aynı zamanda huzur veriyor. Okulu bırakıp, kimseye görünmeden, sessiz sakin bir hayat sürmek istiyorum. Evden dışarı çıkmadan, sadece kendi dünyamda kaybolmak. Kimsenin beklentisi olmadan, kimsenin beni yargılamadan. Belki de bu benim tek kaçış yolumdur. Resim yapmak, evet. Belki de sadece buna odaklanırdım. O absürt çizimlerimle, kendime ait bir dünya kurardım. Kimsenin anlamadığı, kimsenin beğenmediği, ama benim olan bir dünya. En son denediğim staj başvurusu da olumsuz sonuçlandığında, telefon elimden kayıp yere düştü. Yere çöktüm. Gözlerim doldu, ama ağlayamadım. Ağlamak bile bir "yapamayış" gibi geliyordu. Ne kadar güçsüzüm. Ne kadar anlamsız. Dışarıdaki dünya o kadar hızlı akıyor ki, ben ayak uyduramıyorum. Herkesin bir kariyer planı, bir sosyal çevresi, bir "başarısı" var. Ben ise sadece var olmaya çalışıyorum. Bir gölge gibi. Belki de bu kadar görünmez olmayı istememin sebebi de bu. Ne kadar az görünürsem, o kadar az beklenti olur üzerimde. Ne kadar az beklenti, o kadar az hayal kırıklığı. Şövaleme baktım. Üzerindeki yarım kalmış tuval. Beş yıl önce başladığım o resim hâlâ orada, tamamlanmayı bekliyor. Tıpkı benim gibi. Bir türlü bitiremediğim. Bir türlü istediğim şeye dönüştüremediğim. Sanırım benim hayatım da bu yarım kalmış resim gibi. Hiçbir zaman tamamlanmayacak bir şaheser, sadece bir taslak olarak kalacak. Ve ben, bu taslağın içinde, sessizce var olmaya devam edeceğim. Ne yazık ki bu, benim en iyi bildiğim "yapamayışım"dı.
Bölüm 1
BÖLÜM 1
Bölüm sonu
0 yorum
Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.