İlk günün yorgunluğu, sonraki günlere yayılan bir uyuşukluğa dönüştü. Pazartesiyi Salı, Salıyı Çarşamba takip etti. İzmir'in o bunaltıcı sıcağı, Creasence'nin buz gibi klimalı koridorlarında hissedilmiyordu belki ama içimdeki soğukluk, dışarıdaki havadan daha katıydı. Her sabah aynı ritüel: Aynadaki yabancı yansımama inat, kendi seçtiğim rahat, bol kıyafetlerimi giymek. Sonra babamı sessizce bırakıp evden çıkmak. Ehliyetim olmadığı için otobüs duraklarında beklerken, yanımdan geçen her aracın içindeki insanlara özenirdim. Kendi araban, kendi özgürlüğün... Benim için o "yapamayış" listemde kocaman bir maddeydi.
Creasence'nin cam duvarları ardında, Deniz'in sıcakkanlılığı ve Boran'ın mesafeli nezaketi dışında, her şey griydi. Eylül’ün hırsı ve dur durak bilmeyen enerjisi ise etrafımda dönen bir fırtına gibiydi; ben o fırtınanın dışında, rüzgarın beni savurmasını bekleyen kuru bir yaprak misali duruyordum. Kumaş numuneleriyle boğuşmaya devam ediyor, bir an önce mesainin bitmesini hayal ediyordum. Para kazanıyordum, evet, ama bu "kölelik sistemi"nin ruhumu sömürdüğünü her hücremde hissediyordum.
Çarşamba öğleden sonra, İnsan Kaynakları'ndan bir mail geldi. Yeni bir görevlendirme. Kalbim hızlandı. Belki daha yaratıcı bir şeydi? Umut etmek bile midemi bulandırıyordu. Departman müdürü beni çağırdı. Odasına girdiğimde, masanın karşısında bir adam oturuyordu.
"Gülse, gel bakalım," dedi Eğitim Sorumlusu, her zamanki resmi ama kibar tonuyla. "Seni Tolga Bey ile tanıştırayım. Yeni projemizin baş tasarımcısı."
Tolga Bey... Eğitim Sorumlusunun yanındaki sandalyede oturan adam, kısa boyluydu, hafifçe öne doğru eğik duran göbekli bedeniyle oturduğu yerde bile yayvan görünüyordu. Saçları başının tepe kısmında epeyce seyrekleşmişti ama geriye kalan kısımlarını, daha gür göstermek istercesine parlak siyaha boyatmıştı. Yüzü, yaşından daha genç durmasına rağmen, gözlerinin etrafındaki çizgiler derinleşmişti. Üzerinde canlı kırmızı ve siyah desenlerin olduğu, bol kesim, sanki İspanyol flamenko dansçılarının kıyafetlerinden esinlenmiş bir gömlek vardı. Altına da aynı tarzda, paçaları hafifçe İspanyol kesim siyah bir pantolon giymişti. Bileklerinde gümüş renkli, kalın zincir bileklikler dikkat çekiyordu. Bana bakarken, dudaklarının kenarında alaycı mı, yoksa sadece üstünlük taslayan mı olduğunu kestiremediğim bir gülümseme belirmişti. Gözlerinde ise bir tür memnuniyetsizlik ya da sabırsızlık vardı.
"Memnun oldum Tolga Bey," dedim, uzattığı eli sıkarken. El sıkışımız kısaydı, parmakları benimkilerden daha kalındı ve elindeki gücü hissettiriyordu.
"Demek Gülse sensin," dedi Tolga, sesi beklediğimden daha kalındı ve içinde hafif bir kaba ton vardı. "Umarım hızlı öğrenirsin. Vaktimiz kısıtlı ve bu proje hata kaldırmaz." Gözleri odanın içinde sanki beni değerlendiriyormuş gibi gezindi, ama bakışları gözlerimde hiç duraklamadı. Daha şimdiden tükenmiş hissediyordum.
Eğitim Sorumlusu, "Tolga Bey'e her konuda yardımcı olmanı istiyorum Gülse," diye ekledi. "Özellikle kumaş araştırma ve çizimlerin dijital ortama aktarılması konularında destek sağlayacaksın."
"Elbette," dedim, sesimin mümkün olduğunca kendinden emin çıkmasını umarak. Ama içimde, o tanıdık "yapamayış" hissi bir kez daha baş göstermişti. Bu adamın yanında hata yapmak, bataktan çıkmaya çalışırken daha derine batmak gibi olacaktı.
Tolga, sandalyesinden hantal bir hareketle kalktı. "Hadi, zaman kaybetmeyelim. Odama gel."
Sonraki iki gün, Tolga'nın odası benim için bir işkence odasına dönüştü. Masasındaki dağınıklık, ruh halinin bir yansıması gibiydi. Eskizler, kumaş parçaları, kahve lekeleri… Ve her şeyin üstünde, onun boğuk sesi. "Bu renk olmamış, Gülse! Gözlerin kör mü senin?" "Dijital çizimler berbat. Sen hiç mi program kullanmadın?" "Şu kumaşın dokusu bu projeye uymaz, sıradan. Biraz vizyonun olsun!" Eleştirileri acımasızdı, kişiseldi ve her biri küçük bir ok gibi gelip direkt kalbime saplanıyordu. Her denemem, her çabam yetersiz bulunuyordu. Ellerim klavyede titriyor, gözlerim ekrandaki piksellerde kayboluyordu. Zihnim, sanki bir kum saati gibiydi, kum taneleri hızla akıp bitiyordu. Kendimi aptal, beceriksiz ve tamamen işe yaramaz hissediyordum. Yüzümün yandığını, yanaklarımın kızardığını hissediyordum, sanki tüm vücudum beni ele veriyordu.
Perşembe öğleden sonra, gerilim iyice tırmanmıştı. Tolga, yeni bir kumaş kartelasını önüme fırlattı. "Bu da mı beğenmedin? Ne istiyorsun Gülse, neyin peşindesin? Basit bir kartelayı bile düzenleyemiyorsun, nasıl tasarımcı olacaksın sen?" Sesi odada yankılandı, sanki kulak zarlarımı patlatacaktı. Nefesim daraldı. Boğazıma bir yumru oturdu. Gözlerim kararmaya başladı. Elimi göğsüme götürdüm, kalbim kafesimden çıkacak gibi atıyordu. Sanki bir okyanusun ortasında, boğuluyordum. Kontrol edemediğim bir titreme tüm vücudumu sardı.
Tam o sırada, departmanın cam kapısından içeriye parlak bir ışık hüzmesi girdi. O bir ışık hüzmesi değildi. Bizzat ışığın kendisiydi. Koridorda bir anda fısıltılar yükseldi, insanların bakışları tek bir noktaya kilitlendi. Parla Karasu. Creasence'nin kusursuz yüzü, canlı bir reklam panosu gibi salına salına ilerliyordu. Üzerindeki fuşya renkli, iddialı elbise, İzmir'in gri öğleden sonrasını bile aydınlatıyordu. Gözlüğüyle bile mükemmel görünüyordu. Saçları özenle yapılmış, makyajı kusursuzdu. Çevresindeki herkes ona gülümsüyor, önünde eğiliyor gibiydi. O, Creasence'in idealize edilmiş halinin, zarafetin ve başarının ete kemiğe bürünmüş haliydi.
Parla'nın o göz kamaştırıcı varlığı, Tolga'nın azarlayan sesiyle birleşince, beynimde bir şalter attı. İçimdeki tüm güvensizlikler, tüm "yapamayışlar" bir tsunami gibi üzerime geldi. Kalbim sanki bir kuş gibi çırpınıyor, nefesim kesiliyordu. Gözlerim kararmaya başladı, kulaklarım uğulduyordu. Masadaki kumaşlar, eskizler, hepsi gözümde birbirine girdi, bir bulanıklık içinde eridi. Elimi masaya koydum ama parmaklarım titriyordu, kendimi tutamıyordum. Başım dönüyordu, sanki yer ayağımın altından kayıyordu. "Ben... ben yapamıyorum..." diye fısıldadım, sesim boğuk çıktı. Gözlerim doldu, yanaklarımdan süzülen yaşlar ellerime damladı. Tüm ofisin beni izlediğini, ne kadar beceriksiz olduğumu gördüklerini hissettim.
"Gülse! Ne oluyor sana?" Tolga'nın sesi endişeliydi, bu sefer azarlayan değil. Ama sesi bile bana batıyordu. Boğazıma kadar gelen bir çığlığı bastırmak için dudağımı ısırdım. O an, tek isteğim oradan uzaklaşmaktı. Koşarak kaçmak. Kimsenin beni görmediği bir yere sığınmak. Sandalyemden nasıl kalktığımı hatırlamıyorum bile. Ayaklarım beni otomatik olarak departmanın kapısına, oradan da koridora sürükledi. Arkamdan Tolga'nın şaşkın sesini duyar gibi oldum ama durmadım. Gözüm kapıların birinden dışarıya, terasa açılan cam kapıyı fark etti ve tüm gücümle oraya yöneldim. Soğuk, parlak zeminde kayar gibiydim.
Terasın kapısını çarparak dışarı çıktığımda, İzmir'in ılık akşamüstü havası yüzüme vurdu. Ciğerlerime temiz hava dolduğunda, az da olsa bir ferahlama hissettim. Köşede, elinde sigarasıyla duran uzun bir siluet vardı. Çevik Karasu olduğunu sonradan fark ettim. Bakışları denize dönüktü, düşünceli görünüyordu. Bir an duraksadım, beni görmemesini umdum. Ama gözleri, üzerindeki rahatlamayla birlikte, bana döndü. Yemyeşil gözlerinde, bu kez endişe ve bir tür şaşkınlık parlıyordu. Yüzündeki soğuk maske düşmüş, yerini ani bir sorumluluk almıştı. Sigarasını hızla yere attı, ve bana doğru birkaç adım attı.
"Sen iyi misin?" Sesi keskin ama kontrol altındaydı. Gözlerini hızla benim titreyen ellerime, kızarmış yüzüme, yaşlı gözlerime indirdi. "Neler oluyor?"
Konuşamıyordum. Sadece başımı iki yana salladım, gözlerimden yaşlar süzülmeye devam ediyordu. Kalbim hala delicesine atıyordu. Utançtan yerin dibine girmek istiyordum. Hayatımın en büyük beceriksizliğini tüm şirketin önünde sergilemiştim. Şimdi de kaçarken yakalanmıştım.
Elini omzuma nazikçe yerleştirdi. "Otur şuraya," dedi, eliyle bankı işaret ederek. Ses tonunda tartışmaya yer yoktu. Oturdum. O da karşıma oturdu, gözleri hâlâ üzerimdeydi, durumumu dikkatle inceliyordu. "Nefes al... yavaşça... ver..." Sakin bir sesle talimat verdi. Onun sesindeki bu sakinlik, panik dalgasını yavaş yavaş geri çekmeye başladı. Dediklerini yapmaya çalıştım, titreyen ellerimle göğsümü sıktım.
Birkaç dakika sonra, nefesim düzene girmeye başladığında, başımı kaldırabildim. Gözleri hâlâ üzerimdeydi, ama artık daha yumuşak bakıyordu.
"Daha iyi misin?" diye sordu.
"Evet... sanırım..." Sesim zar zor çıktı.
"Adın ne?" diye sordu Çevik, sesi bu kez daha kibar ve nazik bir tını almıştı.
"Gülse," diye mırıldandım.
"Anladım Gülse," dedi, derin bir nefes alıp verirken. "Biraz dinlen. Kimseye bir şey söylemek zorunda değilsin." Ayağa kalktı, cebinden telefonunu çıkardı. "Bekle burada." dedi ve terasın diğer ucuna doğru yürüdü. Bir yandan telefon görüşmesi yaparken bir yandan da cebinden anahtarlığını çıkarıp içeriden su şişesi alıp geldi.
Telefonu kulağındayken, sesini hafifçe duyabiliyordum: "...Evet, acil bir durumdu... Hayır, önemli bir şey değil, sadece bir anlık tansiyon düşmesi gibi... Tüm departmanlar için personel desteğini ve mental sağlık seminerlerini hızlandırmamız gerekiyor... Çalışanların refahı bizim önceliğimiz olmalı... Evet, özellikle yoğun proje dönemlerinde bu tür şeyler olabilir... Bir daha yaşanmaması için ne gerekiyorsa yapalım..." Sesi sakin, otoriter ama aynı zamanda derin bir özenle doluydu. Demek soğuk yüzünün altında, şirketindeki her çalışanı düşünen, onlara değer veren bir adam vardı. Bu, benim için tam bir sürprizdi.
Telefonu kapattıktan sonra yanıma döndü, elindeki suyu bana uzattı. "Al, biraz su iç."
Suyu titreyen ellerimle aldım, bir yudum aldım. Boğazım yanıyordu.
"Şimdi biraz dinlen," dedi Çevik. "İstersen bu günlük çıkabilirsin. Yarın gelirsin."
Yine iki seçenek. Kaçmak. Ya da kalmak. "Bu günlük çıksam... sorun olur mu?" diye fısıldadım.
Çevik'in dudaklarının kenarında belli belirsiz, küçücük bir tebessüm belirdi. Bu, nadir görülen ve şaşırtıcı bir gülümsemeydi. "Hayır, olmaz Gülse," dedi, sesi kararlıydı. "Git, dinlen. Yarın her şeye daha iyi bakarsın."
Tam o sırada, terasın kapısı yeniden açıldı. Uzun boylu, atletik yapılı, dağınık kahverengi saçlı ve gözleri kahverengi olan bir adam içeri girdi. Kolları ve boynundaki dövmeler belirgindi. Az önce koridorda hafifçe çarptığım kişiydi. Yüzünde soğuk, mesafeli bir ifade vardı. Çevik'e doğru yürüdü.
"Çevik, içeride bir kaos varmış. Ne oldu?" diye sordu, sesi tınısızdı. Gözleri bana kaydı, kısa bir an duraksadı, ama ifadesinde en ufak bir duygu belirtisi yoktu. Tıpkı ilk karşılaşmamızda olduğu gibi, sadece bir objeye bakar gibiydi.
"Murat," dedi Çevik, ona dönerken. "Gel bakalım. Gülse, bu Murat. Benim en yakın arkadaşım. Kendisi aslında bir dövme tasarımcısı, kendi stüdyosu var. Ama bazen bizim markanın özel projelerinde bize destek verir."
Murat'a baktım. Yüzündeki ifade değişmemişti. Ne bir sıcaklık, ne bir merak... Sadece varoluşun getirdiği bir soğukluk. Ona ait olmakla ait olmamak arasında gidip gelen, her şeye mesafeli bir duruş. Çevik'in arkadaşıydı, yani o da bu "mükemmel" dünyaya aitti. Tek farkı, o kendi yolunu bulmuştu, ama bunu bile ne kadar isteyerek yaptığını merak ettim. Başını hafifçe salladı, sessiz bir onay gibi.
Çevik ayağa kalktı. "Bizim biraz işimiz var Murat. Sen oyalanma. Ben hallederim."
Murat başını salladı. "Tamamdır. Sen ne zaman istersen ara." Son bir kez bana bakmadan, yüzündeki o donuk ifadeyle terastan uzaklaştı.
Yine yalnız kalmıştım Çevik'le. Utanç dalgası yeniden üzerime gelmeye çalışıyordu.
"İyi olduğundan emin olana kadar burada kalabilirsin Gülse," dedi Çevik, sesindeki profesyonel tınıya geri dönerek. "Sonra istersen bugünü tamamlayabilirsin. Ya da... eve gidebilirsin."
İki seçenek. Biri, yüzleşmek ve belki de daha fazla başarısız olmak. Diğeri, kaçmak. Gözlerimi kapattım. Eve gitmek, babamın endişeli bakışlarını görmek... Bu "kölelik sistemi"nden kaçmak... Bir "yapamayış" daha mı?
O büyük cam binanın içinde tam bir çalışkan arı gibi dolaştım ama hepsi roldü, bir oyun. Kimsenin beni tam olarak bilmediği, beni tam olarak görmediği, benim de kimseye tam olarak ait hissetmediğim. Bu benim kaderimdi... Ve belki de bu kaderden kaçış, sadece daha derin bir "yapamayış" olacaktı.
"Hayır, gerek yok," diye mırıldandım. "Ben hallederim. Tek başıma gidebilirim." Ayağa kalktım. Ama başım hâlâ hafifçe dönüyordu. Adım atmaya çalıştığımda, dizlerimin bağı çözüldü ve sendeledim. Düşmemek için kolumu uzattım ama çok geçti.
Çevik'in refleksleri inanılmazdı. Bir an önce bana ulaştı, kolumdan ve belimden kavrayarak düşmemi engelledi. Yakınlığı, teninin kokusu... Çok aniydi. Gözleri endişeyle dolu olsa da yüzünde hafif bir sınırlanma belirdi, sanki inadıma kızar gibiydi. Ama sesinde sadece sakinlik vardı.
"İyi değilsin," dedi, sesi daha kararlıydı. "Seni böyle bırakamam. Eve sağ salim gitmelisin." Kolumu nazikçe ama sıkıca tutuyordu. "Hadi."
Terastan ayrılıp şirketin çıkışına doğru ilerledik. Koridorlarda bize meraklı bakışlar atılıyordu ama Çevik'in yanımda olması, sanki etrafımda bir kalkan oluşturuyordu. Tam otomatik kapılardan çıkacakken, içeriden gür bir ses duyuldu.
"Abi! Ben de seni görmek için geldim!"
Parla Karasu. Üzerindeki fuşya elbisesiyle tam karşımızdaydı. Çevik'in kolunda, sendelemiş haldeki bana baktı. Gözlerinde şaşkınlık ve merak vardı. Kaşları hafifçe kalktı.
"Siz ikiniz nereye gidiyorsunuz?" diye sordu, sesi tizleşmişti.
Çevik "Gülse biraz rahatsızlandı. Onu evine bırakıyorum," dedi sakin bir sesle.
Parla'nın bakışları benden Çevik'e, oradan tekrar bana döndü. Yüzünde tuhaf bir ifade vardı, sanki bir şeyi hatırlamaya çalışıyor gibiydi. "Rahatsız mı? Aa... ben seni bir yerden tanıyor gibiyim. Sen o değil misin? Hani... lisedeyken de pek iyi değildin, sürekli bir kenarda tek başına takılırdın?"
Donup kaldım. O günü, o anı tamamen unutmak istemiştim. Zorbalık, yaranın kabuğu bağlamasına izin vermezdi ki. Ne kadar zaman geçerse geçsin, o yara hep taze kalırdı. Bir zorbanın sesi, bakışı, en masum görünen cümlesi bile o kabuğu paramparça edip, içindeki kanı yeniden akıtmaya yeterdi. Parla'nın bu cümlesiyle, Tolga'nın azarlarıyla bile hissetmediğim bir soğukluk içimi kapladı. Bedenimdeki titreme geri dönmeye başladı. Çevik'in elindeki kolumu istemsizce sıktım. Çevik'in yüzünde sınırlanma belirginleşti ama yine de Parla'ya karşı sabırlı bir sesle konuştu: "Parla, daha sonra konuşuruz. Gülse'nin dinlenmesi gerekiyor."
"Ama abi, ben de seninle..."
"Parla." Çevik'in sesi keskinleşmişti. "Git bekle içeride. Hemen geliyorum."
Parla, kaşlarını çattı ama ses çıkarmadan geriye çekildi.
Çevik beni kapıdan çıkardı. Kolumu nazikçe tutmaya devam ediyordu. Otomobile doğru ilerledik. O, nazik ama aynı zamanda kendince bir sınır çizmiş gibiydi. Neyi sınırladığını, neye kızdığını tam olarak anlayamıyordum ama bu durum, içimdeki utanç ve karışıklığı artırmaktan başka bir işe yaramıyordu. Yine de, onun yanımda olması, kendimi bir nebze güvende hissetmeme neden oluyordu.
Çevik'in arabası şirketin siyah, gösterişli ve bir arabasıydı. Kapıyı açtı, oturmamı bekledi. İçeri bindiğimde, derin bir nefes aldım. Arabanın içindeki sessizlik, benim için hem bir rahatlama hem de garip bir gerilim kaynağıydı. Çevik gaza bastığında, şehir ışıkları yanıp sönüyordu.
"Daha iyi misin Gülse?" diye sordu, sesi yumuşaktı. Bakışları dikiz aynasından beni buldu.
"Evet, sanırım," diye mırıldandım. "Teşekkür ederim."
"Önemli değil," dedi. "İş hayatında böyle şeyler olabilir. Bazen üzerimize çok yük biner."
Yüzüne baktım. Soğuk ve mesafeli görünen bu adamın sesindeki tını, beklenmedik bir anlayışla doluydu. "Ben... ben öyle olmadığımı düşünmüştüm. Yani... bu kadar zayıf."
Çevik kısa bir an bana döndü, hafifçe gülümsedi. "Zayıflık değil bu Gülse. İnsan olmanın bir parçası. Herkesin limitleri vardır. Önemli olan, o limitleri bilip üzerine gitmemek."
"Bilemiyorum," dedim, sesim çatallı çıktı. "Bana göre her şey çok zor. Sanki her zaman eksik kalıyorum."
"Eksik değilsin," dedi kararlılıkla. Gözleri yola döndü. "Sadece... belki doğru yerde değilsin, ya da doğru zamanda. Herkesin parlayacağı bir anı vardır."
Bu sözler, içimde küçük bir umut kırıntısı yeşertti. Daha önce kimse bana böyle konuşmamıştı. Sanki o, benim "yapamayış" listemi görmüş de bana tersini kanıtlamaya çalışıyordu.
Bir süre sessizlik oldu. Şehir ışıkları akıp giderken, Çevik ani bir kararla sordu: "Parla seni liseden mi tanıyordu?"
Donup kaldım. Bu soru... Beklemiyordum. Çevik'in dikiz aynasındaki yansıması, bakışları yüzüme odaklanmıştı. Sakin görünüyordu ama gözlerinde bir merak, hatta belki de bir endişe vardı. Ne söylemeliydim? Gerçeği mi, yoksa yok saymalı mıydım? O an Parla'nın son sözleri kulaklarımda yankılandı: "lisedeyken de pek iyi değildin, sürekli bir kenarda tek başına takılırdın?" Bu bir sorudan çok, bir imaydı. Parla'nın zorba kişiliğinin, o kısa cümleyle nasıl ortaya çıktığını şimdi daha net anlıyordum. Çevik'in bu soruyu sorması, beni ona karşı daha kırılgan hissettirmişti.
"Evet... liseden tanıyoruz birbirimizi," diye fısıldadım, sesimin titrememesine dikkat ederek. Gözlerimi kaçırdım.
Çevik bir şey demedi. Sadece başını hafifçe salladı. Yüzündeki ifadeyi tam olarak okuyamıyordum. Nazik ama aynı zamanda kendince bir sınırlama mı koyuyordu, yoksa bu sessizlik başka bir anlama mı geliyordu? Onu çözmek imkansız gibiydi.
Arabayı yavaşça benim mahalleme sürdü. Evin önüne geldiğimizde, durdu. "İyi geceler Gülse. Yarın daha iyi olursun umarım."
"İyi geceler," dedim, kapıyı açıp inmeden önce. "Tekrar çok teşekkür ederim."
Arabadan indim ve onu uğurlamak için bekliyordum.
"Hadi bakalım Gülse, geç içeri," dedi Çevik, sesi yumuşak ama kararlıydı. "İçeri sağsalim girdiğinden emin olmadan gitmeyeceğim."
Donup kaldım. Bu beklenmedik bir talepti. Bakışlarımı kaçırarak mırıldandım "Tekrar çok teşekkür ederim." Dedim.
Karanlığın içindeki evimin kapısını açtım. İçeri girer girmez de kapıyı hızla kapattım. Dışarıdaki dünyanın tüm ağırlığı, şirket ışıkları, Parla'nın o zehirli sözleri, Tolga'nın azarları... hepsi dışarıda kalsın istedim. Karanlık, boş koridorda durdum. Kalbimdeki o tanıdık sızı yeniden canlanmıştı. Zorbalık, yara izi gibiydi. Görünmez, ama dokunduğunda hissedilirdi.