“Bir insanın en büyük düşmanı, bazen karşısındaki değil; inandığı gerçeklerdir.”
Deniz o gece uyuyamadı.
Telefonundaki mesajı defalarca okudu.
“Gerçek hatırlanmayan şeydir.”
Sanki biri onunla oyun oynuyordu.
Ama en korkutucu olan şey, oyunun kurallarını bilmemesiydi.
Sabah uyandığında yatağının yanında bir zarf vardı.
Kapısını kilitlediğine emindi.
Penceresi kapalıydı.
Evde annesinden başka kimse yoktu.
Titreyen elleriyle zarfı açtı.
İçinden eski bir fotoğraf çıktı.
Fotoğrafta üç kişi vardı.
Deniz.
Teoman.
Ve yüzü karalanmış üçüncü biri.
Deniz’in nefesi kesildi.
Fotoğrafın arkasında tek bir cümle yazıyordu:
“Bazı insanlar hayatına girmez. Onlar zaten oradadır.”
“Bu imkânsız…” diye fısıldadı.
Çünkü fotoğraf yıllar öncesine aitti.
Ama Deniz, Teoman’ı birkaç aydır tanıyordu.
Öyle olması gerekiyordu.
O gün okulda Teoman’ı buldu.
Fotoğrafı önüne attı.
“Bu ne?”
Teoman’ın yüzündeki renk çekildi.
İlk kez gerçekten korkmuş görünüyordu.
“Onlar sana da ulaşmış.”
“Onlar kim?”
Teoman cevap vermedi.
Bu sessizlik Deniz’i delirtmeye başladı.
“Konuş!”
Teoman derin bir nefes aldı.
Sonra sessizce söyledi:
“Hatırlarsan ikimiz de tehlikeye gireriz.”
“Bazı sırlar ortaya çıktığında özgür bırakmaz; daha büyük bir kafese kapatır.”
Deniz artık korkmuyordu.
Merak korkusunu geçmişti.
Çünkü insan bilmediğinden korkar.
Ama bazen öğrenmek daha korkunçtur.
Öğleden sonra okul çıkışında telefonuna yeni bir mesaj geldi.
Bu kez fotoğraf yoktu.
Adres vardı.
Şehrin dışında terk edilmiş bir bina.
Altında da şu yazıyordu:
“Saat 22.00.
Bu kez yalnız gel.”
Gitmemesi gerekiyordu.
Bunu biliyordu.
Ama gitti.
Gece bina karanlığın içinde dev bir gölge gibi yükseliyordu.
Kapı açıktı.
İçeri girdi.
Koridor boştu.
Sessizdi.
Fazla sessiz.
Sonra bir ses duydu.
Yukarıdan.
Ayak sesleri.
Deniz merdivenleri çıktı.
Kalbi göğsünü parçalayacak gibiydi.
En üst kata ulaştığında yerde bir telefon gördü.
Ekranı açıktı.
Videoya basılmıştı.
Titreyen parmaklarıyla telefonu aldı.
Videoyu oynattı.
Ekranda bir oda görünüyordu.
Tarih köşede yazıyordu.
Tam dört yıl önce.
Kamera görüntüsü titriyordu.
Sonra kadraja üç kişi girdi.
Deniz.
Teoman.
Ve yüzü karalanmış üçüncü kişi.
Deniz’in gözleri büyüdü.
Videodaki Deniz gülüyordu.
Teoman da.
Birbirlerini tanıyorlardı.
Hem de çok iyi.
Sonra videoda üçüncü kişi konuştu.
“Kimse öğrenmeyecek, değil mi?”
Sessizlik.
Ardından videodaki Deniz cevap verdi:
“Öğrenirse hepimiz biteriz.”
Deniz’in elleri titremeye başladı.
Telefon neredeyse düşüyordu.
“Hayır…”
Videodaki ses kesinlikle onundu.
Tam o sırada arkasından bir ses geldi.
“İzlememen gerekiyordu.”
Deniz döndü.
Teoman.
Kapının önünde duruyordu.
Ama yalnız değildi.
Arkasında biri daha vardı.
Kapüşonlu biri.
Yüzü görünmüyordu.
Kapüşonlu kişi yavaşça alkışladı.
Bir.
İki.
Üç.
Sonra gülümsedi.
Ve konuştu:
“Sonunda hatırlamaya başladın.”
Deniz’in içi buz kesti.
Çünkü o sesi tanıyordu.
Çok iyi tanıyordu.
Ama bunun mümkün olmaması gerekiyordu.
Çünkü o kişi…
Üç yıl önce ölmüştü.
“İnsan bazen bir mezarı ziyaret eder.
Bazen de mezardan çıkan geçmişi.”