İlk gün hatta ilk hafta onunla konuşmayı beceremedim, karşımdakinden hoşlandığım zaman bütün özgüvenim yerler bir oluyor ne yapayım? Ama birkaç kez göz göze geldik. Tabii günün neredeyse tamamı boyunca gözlerim ona dönük olunca, ister istemez göz göze geliyorduk. Hatta bir seferinde bana gülümsediğini sandım; o an içim resmen eridi.
Çevremdeki insanlar birbirlerini tanımaya başladı, yeni arkadaşlıklar kuruldu, gruplar oluştu ama ben bunların hiçbirinin farkında değildim. Sanki toz pembe bir hayalin içinde süzülüyordum.
Tahmin edileceği üzere, ilk hafta heyecan ve mutluluktan uyuyamadım.
Bu kız... Henüz adını bile bilmediğim sınıf arkadaşım...
Beyaz tenliydi. Dalgalı kumral saçları neredeyse beline kadar uzanıyordu. İri ela-yeşil gözleri vardı. Güzel yüzünden gün boyunca eksik olmayan o gülümsemesi ve yeni bir ortama gelmenin verdiği tatlı heyecan, onu olduğundan bile daha çekici gösteriyordu.
O yaşta bunun adına kader mi dersiniz, ilk görüşte aşk mı dersiniz bilmiyorum. Bildiğim tek şey, onunla ilgili içimde oluşan hissin daha önce yaşadığım hiçbir şeye benzemediğiydi.
Her zaman sabahları okula gitmekte zorlanan bir öğrenciydim. Oysa üniversitenin ilk günlerinin heyecanına bir de ilk görüşte tutulduğunuz biri eklenince, bırakın alarmı ertelemeyi, neredeyse alarm çalar çalmaz yataktan tüm enerjinizle fırlıyorsunuz.
Benim için öyle olmuştu.
Günler geçti.
Bir hafta, iki hafta...
Ve üçüncü haftanın sonuna geldiğimizde, sonunda gerçekten tanıştık.
İlk kez uzun uzun konuştuk.
Ve asıl hikâye, galiba o gün başladı.