Atlas, kapının önünde birkaç saniye hareketsiz kaldı. Parmakları hâlâ kapı kolunu sıkıca kavrıyordu. Avuçlarının içi terlemişti. Telefonun ekranında beliren iki kelime zihninden çıkmıyordu.
"Geç kaldın."
Derin bir nefes aldı.
"Hayır... Hayır, daha geç kalmadım."
Bunu söylerken aslında kendisini ikna etmeye çalışıyordu. Kapıyı yavaşça itti. Kafeteryanın sıcak havası yüzüne çarptı. Dışarıdaki yağmurun ve soğuğun ardından içerisi her zamanki gibi kalabalıktı. Tavandaki floresan lambalar beyaz bir ışık yayıyor, kahve makinelerinin uğultusu öğrencilerin konuşmalarına karışıyordu. Bir köşede ders çalışanlar, diğer tarafta yüksek sesle gülen arkadaş grupları vardı. Herkes kendi dünyasındaydı.
Sadece Atlas değildi. Kalbi hâlâ deli gibi atıyordu. Gözleri masaları tek tek taradı. Sonunda en arka köşede Deniz'i gördü. Kulaklığını takmış, telefonunda bir şeyler izliyor, önündeki kahveden ara sıra yudum alıyordu.
Atlas istemsizce rahat bir nefes verdi.
"Demek kayıt yanlış..."
Tam bunu düşündüğü sırada cebindeki siyah telefon hafifçe titredi. Bir kez. Sonra bir kez daha. Atlas yavaşça telefonu çıkardı. Ekran kendi kendine açılmıştı. Bu kez siyah ekranın ortasında sadece tek satır vardı.
"Henüz değil."
Atlas'ın boğazı düğümlendi. Telefon tekrar kapandı. Hiçbir şey olmamış gibi.
Atlas telefonu cebine koyup Deniz'in yanına yürüdü. Deniz başını kaldırınca yüzünde hafif bir gülümseme oluştu.
"Sonunda geldin."
Atlas sandalyeye otururken nefes nefeseydi. Deniz kaşlarını kaldırdı.
"Koşarak mı geldin?"
"Evet."
"Neden?"
Atlas cevap vermedi. Masanın üzerindeki su şişesini alıp tek seferde yarısını içti. Deniz onu dikkatlice izliyordu.
"Bir şey olmuş."
Atlas sessiz kaldı.
"Atlas."
"Hı?"
"Yüzün bembeyaz."
"İyiyim."
"Yalan söyleme."
Atlas başını iki elinin arasına aldı. Telefonu gösteremezdi. Gösterse inanmazdı. Kendisi bile inanamıyordu.
Deniz sandalyesini biraz yaklaştırdı.
"Bak..."
"Ne?"
"Sana son iki gündür ulaşamıyorum."
"Dersler vardı."
"Ders falan değildi."
Atlas başını kaldırdı.
"Ne demek istiyorsun?"
Deniz cebinden telefonunu çıkardı.
"Eve hiç gittin mi?"
Atlas şaşırdı.
"Tabii ki gittim."
Deniz ekranı ona uzattı.
"Emin misin?"
Ekranda apartmanın güvenlik kamerası vardı. Tarih... Dün gece. Saat... 03.17. Görüntüde Atlas apartmandan çıkıyordu. Üzerinde siyah montu vardı. Elinde ise... O eski telefon.
Atlas'ın nefesi kesildi.
"Bu..."
Deniz konuşmaya devam etti.
"Sabah seni aradım. Açmadın. Sonra eve uğradım. Komşun, gece dışarı çıktığını söyledi."
Atlas'ın zihni karmakarışıktı. Hayır. İmkânsızdı. Çünkü dün gece... Hiç dışarı çıkmamıştı. Emin değildi. Yoksa... Çıkmış mıydı? Hafızasını zorladı. Gece haberleri izlemişti. Telefon... Kayıt... Sonrası... Boşluk. Hiçbir şey hatırlamıyordu.
Telefon yeniden titredi. Bu kez sesi yalnızca Atlas duyabiliyordu. Kulaklarının içinde ince bir uğultu oluştu. Sonra fısıltılar... Çok uzaktan gelen onlarca insan sesi... Birbirine karışıyordu.
"...yardım et..."
"...kaç..."
"...dinleme..."
Atlas iki eliyle kulaklarını kapattı.
"Kesin!"
Deniz korkuyla ayağa kalktı.
"Atlas!"
Kafeteryadaki herkes dönüp onlara bakıyordu. Fısıltılar bir anda sustu.
Telefonun ekranı açıldı. Yeni bir bildirim vardı.
"Hedef seni gördü."
Atlas'ın gözleri büyüdü.
"Hedef?"
Tam o anda kafeteryanın bütün ışıkları bir saniyeliğine söndü. Her yer karanlığa gömüldü. Bir saniye... Belki iki... Sonra ışıklar yeniden geldi. Öğrenciler hiçbir şey olmamış gibi konuşmaya devam ediyordu.
Ama Atlas'ın karşısındaki sandalye boştu. Deniz... Yok olmuştu.
Atlas ayağa fırladı.
"Deniz!"
Cevap gelmedi. Az önce oturduğu yerde yalnızca telefonu duruyordu. Telefonun ekranı açıktı. Ekranda tek bir fotoğraf vardı. Fotoğraf bugün çekilmişti. Deniz, kampüsün arka bahçesinde duruyordu. Arkasında ise siyah kapüşonlu biri vardı. Fotoğrafın altındaki saat...
16.42
Atlas'ın kanı dondu. Çünkü saati cebinden çıkarıp baktığında... İbre tam 16.42'yi gösteriyordu.
Ve tam o anda, kampüsün arka tarafından bir çığlık yükseldi...