Karahan Koleji’nin açık atış poligonunda sabahın sisi yerini çiğ bir rüzgâra bırakmıştı. Aras, son serideki altı okun tamamını hedefin sarı merkezine gönderdikten sonra yayını göğsüne yaslayıp derin bir nefes verdi. Sol elmacık kemiğindeki yara izi, dün gecenin gerginliği ve sabah ayazının etkisiyle hafifçe sızlıyordu. Kirişi söküp karbon kollarla birlikte kılıfına yerleştirdi. Fermuarı çekerken cebindeki telefonu çıkardı.
Ekrana baktı: 08.18.
Kaşları anında çatıldı. Aras, Cemre’yle yıllardır kurduğu o katı güvenlik kuralını asla esnetmezdi; Cemre en geç 08.15’te okulun dövme demir nizamiye kapısının hemen sağındaki asırlık çınarın altında onu bekliyor olurdu. Bir dakikalık gecikme bile aralarında sessiz bir kırmızı alarm demekti.
Numarayı tuşladı, telefonu kulağına götürdü.
Uzun bir sessizlik... Ardından mekanik, ruhsuz ses tonu boşluğa çarptı:
"Aradığınız aboneye şu anda ulaşılamıyor. Lütfen daha sonra tekrar deneyiniz..."
Aras yay çantasını omzuna savurup spor salonunun arkasından ana avluya doğru koşar adımlarla fırladı. Çınar ağacının altına vardı; kuru yapraklar rüzgârda savruluyordu ama fındık kabuğu rengi hırkadan eser yoktu. Avludaki öğrenci kalabalığını gözleriyle taradı; ceketler, çantalar, kahkahalar... Cemre yoktu.
"Atölye..." diye mırıldandı dişlerinin arasından.
Dün Rüzgar’la karşılaştığı o çatı arası atölyesi aklına düştüğü an göğsünde zehirli bir kıvılcım çaktı. Merdivenleri dörder dörder tırmandı. Üçüncü katın loş çatı koridorunu koşarak geçip Görsel Sanatlar Atölyesi’nin çift kanatlı kapısını sertçe itti.
İçerisi buz gibiydi. Tuval kokusu ve pencerelerden sızan soluk gri ışık dışında odada çıt çıkmıyordu. Şövaleler beyaz örtülerin altında terk edilmiş heykeller gibi duruyordu; ortadaki ahşap masanın üzeri bomboştu. Ne bir eskiz defteri ne de bir fırça vardı.
Aras nefes nefese merdivenlere yönelip bu kez zemin kata, 10-A sınıfına indi. Ders zilinin çalmasına yalnızca üç dakika vardı; koridor sıralarına doğru yürüyen öğrencilerin gürültüsüyle doluydu. 10-A’nın kapısından içeri bir fırtına gibi daldı. Gözleri doğrudan cam kenarındaki üçüncü sıraya kilitlendi.
Sıra boştu. Masanın üzerinde ne bir çanta ne de bir kitap vardı.
Aras sıranın başında duran sarı saçlı kıza doğru iki büyük adım attı. Kızın sırtındaki çantayı sıraya bırakışını görünce sesindeki sertliği gizleyemeden doğrudan sordu:
"Selin, Cemre nerede?"
Selin irkilerek başını kaldırdı. Karşısında göğsü hızla inip kalkan, sol yanağındaki derin beyaz yara izi kızarmış ve gözbebekleri zifiri bir karanlıkla büyümüş Aras’ı görünce bir adım geri çekildi. "B-bilmiyorum Aras... Sabah servisle gelmedi, aradım ama telefonu kapalıydı. İlk derse yetişir sanıyordum."
"Evden ne zaman çıkacağını söylemiş miydi? Sabah konuştunuz mu?" Aras’ın sesi sınıftaki birkaç kişinin dikkatini çekecek kadar keskin ve çatallı çıktı.
"Hayır, dün akşam çizim kulübü için malzeme alacağını, sabah erkenden buluşacağımızı söylemişti ama..." Selin duraksadı. Aras’ın gözlerindeki o saf dehşeti gördüğü an içini tuhaf, tekinsiz bir şüphe kemirmeye başladı. Cemre’nin dün atölyede Rüzgar’la konuşurken takındığı o durgun ifade, okulun ilk gününden beri iki kardeşin üzerindeki o gizemli gerginlik bir anda zihninde birleşti. "Aras, bir şey mi oldu? Cemre iyi mi?"
Aras cevap vermedi. Sırtındaki yay çantasının askısını öyle bir sıktı ki deri kumaş gıcırdadı. "Burada kal," dedi buz gibi bir sesle. "Okula gelirse bana haber ver."
Aras arkasını dönüp sınıftan çıktığı an adımlarını koşuya çevirdi. Koridordaki öğrencileri omuzlarıyla yararak ana kapıya doğru fırladı.
Selin sırasına oturamadı. İçindeki his, bunun sıradan bir okula geç kalma meselesi olmadığını haykırıyordu. Cemre gibi dakik, çekingen ve abisinin sözünden çıkmayan bir kızın telefonunu kapatıp ortadan kaybolması imkânsızdı. Sırt çantasını omzuna geri taktı, sınıf kapısından fırlayıp koridorun sonunda bahçe kapısına doğru koşan Aras’ın peşine takıldı.
Nizamiye kapısındaki güvenlik görevlisi Aras’ın arkasından "Hey! Zil çaldı, nereye gidiyorsun?!" diye bağırdı ama Aras kapının dövme demir kanadını itip sokağa çoktan fırlamıştı bile.
Selin nefes nefese güvenliğin yanından süzülüp yokuş aşağı inen Aras’ı gözden kaybetmemeye çalıştı. Aras adeta uçarcasına koşuyordu; ayakları ıslak taşlara neredeyse basmıyor, sırtındaki yay çantası adımlarının ritmiyle savruluyordu.
Eski liman yokuşundaki taş evlerin arasına daldılar. Aras köşeyi hızla dönüp paslı bahçe kapısına ulaştığında adımları bir anda dondu.
Bahçenin demir kapısı ardına kadar açıktı.
Ve iki katlı ahşap evin giriş kapısı... Kasasından iki parmak dışarıda, yarı aralık duruyordu.
Selin köşeden nefes nefese çıkıp durduğunda, Aras’ın evin önünde bir kaya gibi kaskatı kesildiğini gördü. Çocuğun sırt kasları kilitlenmişti.
"Aras..." diye fısıldadı Selin, adımlarını yavaşlatarak bahçeye adım attı. "Evin kapısı neden açık?"
Aras Selin’in arkasından geldiğini bile fark etmemişti. Zihnindeki tüm dünya sustu; kulaklarında sadece üç yıl önceki o mendirekte yankılanan kurşun sesi ve kırılan camların gürültüsü çınlamaya başladı. Yavaşça elini montunun cebine attı, titreyen parmaklarıyla kapının pervazına dokundu ve aralık duran tahta kanadı içeriye doğru itti.
Menteşelerin tiz çığlığı, evin içindeki ölümcül sessizliği bir bıçak gibi yardı.