Sokağın üç sokak gerisinde, terk edilmiş bir un fabrikasının kör cephesine sığınmış koyu renk sedanın içinde hava donma noktasındaydı. Ön camdaki silecekler durmuş, içerideki üç kişinin boğuk nefesleri camları süt beyazı bir sis tabakasıyla kaplamıştı.
Direksiyon başındaki Rüzgar kaskatı kesilmişti. İki eliyle simidi öyle bir sıkıyordu ki, parmak boğumları derisini delip dışarı fırlayacak gibi bembeyazdı. Gözleri boşluğa dikilmişti; antredeki o kırık porselen kırıkları, duvardaki o taze, koyu kırmızı leke ve Cemre’nin hırkasından kopan o ipliklenmiş kumaş parçası zihninin içinde dönüp duruyordu.
"Kayıtları aç Kaan," dedi Rüzgar. Sesi kuru bir yaprak gibi hışırdadı ama altındaki o tehlikeli, bastırılmış fırtına kabini titretti. "Hemen."
Ön yolcu koltuğunda oturan Kaan’ın elleri zangır zangır titriyordu. İnce metal çerçeveli gözlüğü burnunun ucuna kadar kaymıştı ama düzeltmeye bile vakit ayırmıyordu. Kucağındaki dizüstü bilgisayara sokağın köşesindeki eski bakkalın güvenlik kamerasından çektiği ham video dosyasını aktarmıştı.
"Yüklüyorum..." dedi Kaan, sesi çatallanarak. "Kamera açısı tam evi görmüyor, sokağın girişini ve evin bahçe kapısının sol köşesini alıyor sadece. Zaman damgası: sabah 06.40."
Arka koltukta oturan Baran öne doğru uzandı, iki koltuğun arasına göğsünü dayadı. Yüzündeki o alaycı, kavgacı ifadeden eser kalmamıştı; sol kaşındaki dikiş izi seğiriyordu. "Aras evden 06.20 civarı çıkmıştı değil mi? Biz gittiğimizde saat 07.10'du. Arada elli dakikalık bir delik var."
"İşte burada," dedi Kaan, parmağını ekrana vurarak. "Oynatıyorum."
Ekranda grenli, siyah-beyaz ve yağmur serpintisiyle dalgalanan bir görüntü akmaya başladı.
Saat 06.23: Aras kapüşonunu başına çekmiş, sırtındaki yay kılıfıyla yokuş aşağı tempolu adımlarla inip kadrajdan çıkıyordu. Çıkarken kapıyı kilitlediği, elinin kilide gidişindeki o iki turluk mekanik refleks kameraya saniye saniye yansımıştı.
Dakikalar boş aktı. Sokaktan sadece yaşlı bir sokak köpeği geçti.
Ardından, zaman damgası 06.48’i gösterdiğinde, ekranın sol üst köşesinden sokağa süzülen siyah, camları tamamen karartılmış bir panelvan belirdi. Plakası çamurla kasten sıvanmıştı; sadece son iki hanesi, '34' ile başlayan silik bir harf grubu seçiliyordu. Araç evin bahçe kapısının tam önünde değil, iki ev gerideki metruk ahşap binanın gölgesinde durdu. Farları kapatıldı.
"Bu araba..." diye fısıldadı Baran. "Lojistik kasalı. Piyasada binlercesi var."
"Sus," dedi Rüzgar, gözünü milim kırpmadan ekrana yaklaşarak. "İzleyin."
Saat 06.51. Panelvanın sürgülü yan kapısı aralandı. İçinden siyah yağmurluklu, kapüşonlarını yüzlerine kadar indirmiş iki silüet indi. Hareketlerinde en ufak bir tereddüt, acemilik ya da telaş yoktu. Bahçe kapısının paslı mandalını kaldırmadılar bile; doğrudan alçak taş duvarın üzerinden tek bir akıcı hamleyle atladılar. Biri evin arka bahçesine doğru dolanırken diğeri ana giriş kapısına yöneldi.
"Maymuncuk falan kullanmıyorlar," dedi Kaan, görüntüyü iki kat yakınlaştırarak. "Baksanıza... ellerinde doğrudan elektronik bir kilit kırıcı aparat var. Şak diye açtılar kapıyı."
Ekran sadece bahçe kapısının kenarını aldığı için evin içi görünmüyordu. Yedi dakika boyunca sokakta hiçbir hareket olmadı. Yalnızca rüzgârın savurduğu bir çöp poşeti asfaltta sürüklendi.
Ve saat 06.59.
Evin giriş kapısından hızla çıkan iki gölge yeniden kadraja girdi. Önlerindeki iri yarı olanı, omuzlarının üzerinden geriye doğru debelenen, ayakları yerde sürüklenen fındık kabuğu rengi hırkalı Cemre’yi taşıyordu. Genç kızın ağzı siyah bir bantla kapatılmıştı; elleri çaresizce adamın yağmurluğunu tırmalamaya çalışıyor ama diğer adam Cemre’nin bacaklarını kavrayıp direncini kırıyordu.
Panelvanın arka kapısı açıldı. Cemre’yi adeta bir çuval gibi içeri fırlattılar. Kapı gürültüyle kapandı.
Tam o anda... Direksiyona geçmek üzere olan üçüncü bir adam arabanın önünden dolandı.
Kamera açısı, sokak lambasının tam altından geçen adamın profilini yarım saniyeliğine yakaladı.
Adamın başındaki kasketin altından sağ şakağı ve yanağı göründü. Derisi pürüzsüz değildi; yangından kalma derin, büzüşmüş, kızıl-kahverengi bir yanık dokusu kulak memesine kadar iniyordu. Ve adam panelvanın kapı kolunu kavramak için sol elini uzattığında, sokak lambasının sarı ışığı parmağındaki kalın metal bir halkaya çarptı.
Altın bir zemin üzerine kabartılmış kobra başı.
Kaan’ın boğazından kuru bir hıçkırık koptu. Gözlerini ekrandan ayırıp dehşet içinde Rüzgar’a baktı. "Rüzgar..."
Rüzgar konuşamadı. Oturduğu koltukta adeta taş kesilmişti. Gözbebekleri ekrandaki o yanık yüze ve kobra yüzüğe kilitlenmişti.
Kudret.
Amcasının sağ kolu. Amcasının pis işlerini toparlayan, Defne’nin cenazesinde Rüzgar’a su uzatan, çocukluğundan beri tanıdığı o adam.
Aras dün gece mendirekte yalan söylememişti. Tek bir kelimesinde bile yanılgı yoktu. Üç yıl önce Defne’yi mendirekte katleden o el ile bu sabah Cemre’yi evinden sürükleyerek kaçıran el aynı eldi.
"Amcam..." diye fısıldadı Rüzgar. Sesi öyle bir kırıldı, öyle bir unufak oldu ki, üç yıldır içinde bir zırh gibi taşıdığı o kibirli, öfkeli Karahan veliahtı saniyeler içinde kül oldu. "Amcam... biliyordu."
Baran arkadan dehşetle fısıldadı: "Rüzgar, eğer Kudret yaptıysa... Bu kız öldü oğlum. Defne gibi onu da sağ bırakmazlar."
Rüzgar’ın gözlerindeki ela ateş bir anda yön değiştirdi. O kör, hedefsiz nefret silindi; yerine amcasının sarayını kendi elleriyle yakmaya yeminli, vahşi bir adalet ateşi oturdu. Boynundaki Defne’ye ait ince gümüş kolyeyi tişörtünün altından çekip çıkardı, avucunun içinde sıktı.
Tam o sırada Kaan birden dikiz aynasına baktı. "Rüzgar! Sokağa bak!"
Sokağın başındaki köşeden Aras fırlamıştı. Arkasında nefes nefese koşan sarı saçlı bir kızla—Selin’le—birlikte, bahçe kapısının ardına kadar açık olduğunu görünce evin önünde kaskatı kesilmişti.
"Aras eve geldi..." dedi Kaan panikle. "İçeri giriyorlar!"
Rüzgar arabanın kapı mandalına asıldı.
"Rüzgar dur!" diye bağırdı Baran, kolundan tutmaya çalışarak. "Herif yayla geziyor, seni orada görürse saniye düşünmez boğazını keser!"
Rüzgar Baran’ın elini tek bir sert hamleyle savurdu. Gözleri Aras’ın açık kapıdan içeri süzülen silüetine dikildi.
"Gitsin kessin," dedi Rüzgar, sesi bir bıçak sırtı kadar keskindi. "Ama önce kardeşini nereden bulacağını öğrenecek."
Rüzgar sedandan indi, kapıyı sertçe çarparak sisin ve yokuşun içinden Aras’ın evine doğru koşmaya başladı.