Eski müstakil evin içi, sokaktan içeri dolan nemli rüzgâr ve kırık porselenlerin keskin kokusuyla buz kesmişti.
Aras antrenin ortasında, parçalanmış vazonun ve duvardaki taze kan lekesinin tam önünde taş kesilmişti. Sol elmacık kemiğindeki beyaz yara izi damar gibi kabarmış, gözbebekleri zifiri bir karanlıkla büyümüştü. Yerdeki o fındık kabuğu rengi hırka parçasına kilitlenmiş bakışları, göğsünde kopan fırtınanın içinde boğuluyordu.
Kapı eşiğinde duran Selin, elini ağzına bastırmış dehşet içinde titriyordu. "A-Aras... Bu kan..."
Cümlesi tamamlanamadı.
Bahçedeki çakıl taşlarının hışırtısı ve eşiğe vuran sert, telaşlı ayak sesleri evin içindeki o ölümcül sessizliği bıçak gibi yardı. Kapı kanadı sertçe geriye savruldu ve Rüzgar içeri daldı.
O an Aras için zaman durdu. Mantık, sağduyu, dünya üzerindeki her kural silindi; geriye sadece hedefine kilitlenmiş, kan kokusu almış yaralı bir canavar kaldı.
Aras sırtındaki yay kılıfını yere bile bırakmadı. İki metre mesafeyi tek bir insanüstü ivmeyle kapattı. Sol elini Rüzgar’ın siyah deri ceketinin yakasına öyle bir hızla geçirdi ki kumaşın lifleri patlama sesi çıkardı. Rüzgar daha tek bir kelime edemeden, Aras’ın omzundan aldığı tüm kuvvetle savurduğu sağ yumruk Rüzgar’ın elmacık kemiğine balyoz gibi indi.
Çat!
Darbe o kadar şiddetliydi ki Rüzgar’ın başı yana savruldu; sırtı antrenin ahşap kaplamalı duvarına gümbürtüyle çarptı. Duvardaki eski ayna zangırdayarak yere düştü, tuzla buz oldu.
"Aras dur!" diye çığlık attı Selin, ellerini başına götürerek geri sıçradı.
"Kardeşim nerede?!"
Aras bağırmıyordu; sesi boğazından yırtılan, insanlıktan çıkmış vahşi bir kükremeydi. Rüzgar toparlanmaya fırsat bulamadan Aras ikinci yumruğunu Rüzgar’ın kaburgalarına indirdi. Kemiklerin ezilme sesi antrede yankılandı. Ardından sol kolunu demir bir mengene gibi Rüzgar’ın boğazına dolayıp onu duvara yapıştırdı. Ayakları yerden birkaç santim kesilen Rüzgar’ın nefesi tıkandı, ağzından sıcak bir kan boşaldı.
Rüzgar can havliyle iki eliyle Aras’ın boğazını sıkan bileğini kavradı. Açık ela gözleri kan çanağına dönmüştü; fakat bakışlarında korku ya da teslimiyet yoktu. Vücudu aldığı darbelerin şokuyla sarsılırken Aras’ın gözlerinin içine baktı.
"B-ben... yapmadım..." dedi Rüzgar, boğazındaki baskı yüzünden sesi hırıltıdan ibaretti.
"Yalan söylüyorsun!" Aras kafasını Rüzgar’ın yüzüne öyle bir yaklaştırdı ki iki gencin solukları birbirine karıştı. Aras’ın sol yanağındaki yara izi zonkluyor, şakaklarındaki damarlar derisini çatlatacak gibi atıyordu. "Dün gece mendireğe geldin! Kardeşimin etrafında dolaştın! Şimdi onu nereye sakladın söyle, yoksa yemin ederim seni bu kapıdan ceset olarak çıkarırım!"
Aras sağ elini montunun cebine atıp küçük çakıyı çıkardı. Tek bir başparmak hareketiyle çeliğin tıkırtısı duyuldu; sivri ucu Rüzgar’ın boğazındaki şahdamarının tam iki milim üstüne dayadı. Bıçağın soğuk metali deriyi hafifçe kesti, incecik bir kırmızı çizgi Rüzgar’ın boynundan aşağı süzüldü.
Rüzgar gözünü bile kırpmadı. Bıçağın ucunu hissetmesine rağmen direnmedi; boynundaki Defne’ye ait ince gümüş kolyeyi serbest kalan eliyle sıkarak Aras’ın gözlerinin içine kilitlendi.
"Vur..." diye hırıldadı Rüzgar, ağzındaki kanı yere tükürerek. "İstiyorsan sapla o bıçağı... Ama beni öldürürsen kardeşini asla bulamazsın!"
Tam o saniyede bahçe kapısından iki kişi daha içeri fırladı. Kaan kucağındaki dizüstü bilgisayarı göğsüne bastırmış halde kapı eşiğinde donakalırken, arkasından gelen Baran tabancasını çekip namluyu doğrudan Aras’ın şakağına doğrulttu.
"Bırak lan çocuğu!" diye bağırdı Baran, sol kaşındaki dikiş izi gerilerek. "Çek o bıçağı yoksa beynini duvara sıvarım!"
"Baran, silahı indir!"
Rüzgar boğazındaki bıçağa rağmen son gücüyle kükredi. Sesindeki emir o kadar sertti ki Baran namluyu hafifçe aşağı eğdi ama parmağını tetikten çekmedi.
Selin antrenin köşesine sinmiş, titreyen sesiyle "Polis... Polisi arıyorum..." diye fısıldadı, telefonu elinden düşürdü.
"Polisi arama!" diye bağırdı Kaan öne doğru bir adım atarak. Gözlüğünü panikle düzeltti, bilgisayarın ekranını Aras’ın görebileceği şekilde havaya kaldırdı. "Aras, dur! Yemin ederim biz yapmadık! Bak şuna! Bak ekrana!"
Aras’ın elindeki bıçak milim oynamadı. Gözleri Rüzgar’ın kanayan dudaklarından Kaan’ın titreyen ellerindeki ekrana kaydı.
Ekranda dondurulmuş bir güvenlik kamerası görüntüsü vardı: Siyah, çamurlu panelvanın önünde duran o adam. Başındaki kasketin altından sarkan, sağ şakağındaki o derin, büzüşmüş yanık izi... Ve kapı kolunu tutan sol elindeki kobra motifli altın mühür yüzük.
Hemen yanında, çuval gibi sürüklenen Cemre’nin o fındık kabuğu rengi hırkası.
Aras’ın vücudundaki tüm kaslar bir anda boşaldı. Bıçağı tutan parmakları gevşedi; çakı ahşap zemine düşüp tiz bir tıkırtıyla yuvarlandı. Sol kolu Rüzgar’ın boğazından çözüldü.
Rüzgar sırtı duvardan kayarak yere çöktü; ellerini dizlerine dayayıp öksürerek derin nefesler almaya başladı. Ağzındaki kanı kolunun tersiyle sildi.
Aras bir adım geri sendeledi. Gözbebekleri dehşetle büyümüş halde ekrandaki o yüze baktı. Üç yıldır rüyalarında gördüğü, hayatını karartan o silüet tam karşısındaydı.
"Kudret..." diye fısıldadı Aras. Sesi bir çığlıktan daha ağırdı. Başını yavaşça yerde soluklanan Rüzgar’a çevirdi. "Senin adamın."
Rüzgar başını kaldırdı. Açık ela gözlerinde bu kez öfke değil, Aras’ınkiyle aynı büyüklükte, parçalanmış bir acı vardı.
"Benim değil," dedi Rüzgar, sesi boğazından yırtılarak çıktı. Doğrulup duvara tutunarak ayağa kalktı. "Amcamın köpeği. Kardeşimi öldüren de... Cemre’yi alan da o."
İki düşman, kanın ve kırık porselenlerin ortasında birbirlerine baktılar; aralarındaki o üç yıllık perde yırtılmış, geriye sadece aynı katilin peşindeki iki avcı kalmıştı.