Antrenin içinde yankılanan hırıltılı nefesler ve kırık porselenlerin soğuk çıtırtısı, duyulan gerçeğin ağırlığı altında eziliyordu.
Selin sırtını duvara yaslamış, iki eliyle birden ağzını kapatmıştı. Gözleri kucağındaki bilgisayarı tutan Kaan ile duvardan güçlükle doğrulan Rüzgar arasında gidip geliyordu. Karahan ailesi, Defne’nin çözülemeyen cinayeti, okulun en tekinsiz çocuğu ve bu sabah kaçırılan en yakın arkadaşı… Zihninde birbirine değen her parça aklını kaçıracak gibi hissettiriyordu. Bacakları titredi, dizlerinin bağı çözülüp yere yığılacak gibi oldu.
"S-siz ne diyorsunuz?.." Selin’in sesi boğazından yırtılarak, kesik kesik çıktı. Gözyaşları yanaklarından boynuna süzülüyordu. "Defne… Cemre… O adam… Ne demek amcası öldürdü?! Nasıl bir şeyin içindesiniz siz?!"
Kaan hızla öne atıldı, Selin’in omuzlarından nazikçe ama sıkıca tuttu. İnce metal çerçeveli gözlüğünün arkasındaki gözleri her zamanki analitik soğukluğunu kuşanmaya çalışsa da parmakları titriyordu. "Selin, bana bak! Yüzüme bak!" dedi Kaan, ses tonunu kasten kısık ve sakinleştirici bir frekansa çekerek. "Nefes al. Şoka girme sırası değil. Eğer burada kalıp bağırırsan ya da panikle polisi ararsan Cemre’yi bir daha göremeyiz. Anlıyor musun beni? O adamlar sıradan hırsız değil. Cemre’yi kurtarmak istiyorsan sadece dediklerimi dinle."
Selin hıçkırarak göğsünü tuttu, başını hızla sallamaya çalıştı ama şokun ağırlığı bedenini zangır zangır titretiyordu.
Kapı eşiğinde bekleyen Baran tabancasını kılıfına sokmuş, sokak kapısını aralık bırakmadan hafifçe örtmüştü. "Burada durduğumuz her saniye aleyhimize işliyor. Mahalleli kırılan aynanın gürültüsüne uyanmadan çıkmamız lazım. Arabaya!"
Aras hiçbirini duymuyordu. Yerde duran çakısını eğilip aldı, cebine tıkıştırdı. Ardından duvara yasladığı siyah kumaşlı profesyonel yay kılıfını ve titanyum uçlu oklarla dolu sadağını kavradı. Sol elmacık kemiğindeki yara izi öfkeden bembeyaz kesilmiş, şakaklarındaki damarlar derisini delecekmiş gibi zonkluyordu. Gözlerini bir an bile Rüzgar’dan ayırmadı. Aralarındaki mesafe azaldığı an göğsünden taşan o yangın adeta somut bir sıcaklık gibi havayı yakıyordu.
"Eğer kardeşime tek bir çizik bile gelirse," dedi Aras, sesi buz tutmuş bir nehrin altından gelen boğuk bir çatırtı gibiydi. "Amcanı bulmadan önce seni kendi ellerimle bitiririm Karahan."
Rüzgar ceketinin koluyla çenesinden boynuna süzülen kan çizgisini sildi. Yediği yumrukların acısıyla kaburgaları sızlasa da geri adım atmadı. Açık ela gözleri, Aras’ın gözlerindeki alevin tam içine dikildi.
"Benim derdim Cemre'yle değil," dedi Rüzgar, dişlerini sıkarak. Sesi bir ferman kadar keskindi. "Cemre'yi oradan sağ salim çıkaracağım. Ama sonrasında... amcamın karşısına geçerken önümde durmaya kalkarsan, o zaman kimin kimi bitireceğini görürüz Dağhan."
İki genç birbirine birer avcı gibi bakarken, Baran ikisinin arasına sertçe girdi. "Yeter lan! Sidik yarıştıracak zamanı sikeyim, kız gidiyor! Yürüyün!"
Eski evden hızla çıktılar. Bahçe kapısının mandalını ses çıkarmadan kapatıp sokağın üç sokak gerisindeki un fabrikasının gölgesine gizlenmiş koyu renk sedana koştular.
Baran ön koltuğa, direksiyonun başına geçti. Kaan, şoktan henüz çıkamamış Selin’i arka koltuğun cam kenarına oturttu; kendisi de dizüstü bilgisayarıyla Selin’in yanına geçti. Aras ise yay çantasını bacaklarının arasına sıkıştırarak arka koltuğun diğer cam kenarına yerleşti. Rüzgar ise ön yolcu koltuğuna oturdu.
Kabin, beş kişinin sıkışık nefesleriyle bir anda barut fıçısına döndü. Ön tarafta dikiz aynası, Aras ve Rüzgar arasındaki zehirli bakışların köprüsü olmuştu. Rüzgar aynadan arkadaki kumral çocuğun soğuk, cinnet dolu gözlerine bakıyor; Aras ise her an öne atılıp çocuğun boynunu kıracakmış gibi kirişini çekmeye hazır bir yay gibi kaskatı duruyordu. Aralarındaki hava her an patlayacak bir ateş gibiydi.
Baran arabayı vitese taktı, motor rölantide hafifçe titredi ama gaza basmadı. "Nereye sürüyorum?"
"Kör noktalardan çık," dedi Kaan, klavyenin tuşlarına deli gibi basarken. Ekranı hafifçe öne doğru eğdi. "Panelvanın çıktığı güzergaha baktım. Doğu çevre yolundan üçüncü sanayi sitesine doğru yönelmişler. Ama Kudret bu şehri avucunun içi gibi bilir; ana arterlerdeki PTS kameralarına yakalanmamak için eski liman yoluna sapmış olmalı."
Rüzgar torpido gözünü sertçe açtı. İçinden çıkardığı mendille burnundan sızan kanı kurularken başını hafifçe arkaya çevirdi. Gözleri Aras’a değil, Kaan’ın ekranına kilitlendi. "Kudret’in şirkete ait resmi olmayan mülklerini tara. Babamın zamanından kalan, amcamın kendi üzerine geçirdiği o depoları..."
"Bakıyorum," dedi Kaan. Gözlüğünü burnunun üstüne doğru itti. "Karahan Lojistik adına kayıtlı üç aktif, iki terkedilmiş antrepo var. Biri tersanenin dibinde, diğeri eski soğuk hava tesisi: 4 Numaralı Depo."
Aras birden öne doğru uzandı. Kolunu Rüzgar’ın oturduğu koltuğun başlığına öyle sert çarptı ki koltuk sarsıldı. Sol yanağındaki yarık gerildi. "O depoya doğrudan dalamayız. Kudret yalnız değildir. Evden aldıkları profesyonellik sıradan korumaların işi değil."
Rüzgar dikiz aynasından Aras’a baktı, dudaklarının kenarı acı bir tebessümle büküldü. "İlk defa doğru bir şey söyledin okçu. Kudret eski özel harekâtçıdır. Yanında en az üç ya da dört silahlı adam vardır. Ön kapıdan girersek Cemre’yi tek bir kurşunla susturup cesedini denize atarlar."
Selin arkada titreyerek başını ellerinin arasına aldı. "Ceset mi?.. Tanrım, ne olur bir şey olmasın..."
Kaan elini Selin’in koluna koyup sıktı. "Sakin ol Selin, izin vermeyeceğiz." Sonra Rüzgar’a döndü: "Deponun arka havalandırma kulesi çürük. Elektrik hattı ana trafo üzerinden değil, dışarıdaki harici jeneratörden besleniyor. Eğer içeri girmeden önce jeneratörü devreden çıkarırsak içerisi zifiri karanlığa gömülür."
Aras sadak kemerinin metal tokasını tek bir tıkırtıyla kontrol etti. Gözlerinde ne bir korku ne de tereddüt vardı; sadece hedefe kilitlenmiş bir ölüm soğukluğu belirdi.
"Karanlık benim saham," dedi Aras, sesi kabini buz gibi keserek. "Siz kapıyı tutun. Jeneratörü ben hallederim. Ve o içeri girdiğimde..." Başını kaldırıp doğrudan Rüzgar’ın ela gözlerine dikti. "...Kudret’i bana bırakacaksınız."
Rüzgar arkasını tamamen döndü. İki gencin yüzü arabanın içinde bir karış mesafeden yeniden karşı karşıya geldi. Gözlerindeki ortak kin, aralarındaki ateşi körüklese de ilk kez tek bir hedefe doğru doğrultulmuştu.
"Kudret senin olsun Dağhan," dedi Rüzgar, fısıltıyla. "Ben amcamı alacağım."
Baran el frenini indirdi, lastikler çakıl taşlarını savurarak yola fırladı. Koyu renk sedan, sisin ve pasın yuttuğu liman hattına doğru hızla akarken, kanlı ittifakın ilk adımları atılmıştı.