İçeriğe geç

YANILGI

Bölüm 13 · 4 dk okuma

YANILGI

Bölüm 13

BÖLÜM 13

Eski liman hattına yaklaştıkça kentin asfaltı yerini çatlamış, ot bürümüş beton plakalara bıraktı. Yolun iki yanında göğe yükselen terk edilmiş tersane vinçleri, denizin üzerinden karaya vuran kurşun rengi sisin içinde devasa iskeletler gibi dikiliyordu. Hava keskin bir mazot, pas ve çürümüş yosun kokusuyla ağırlaşmıştı.

Baran, farları çoktan kapatılmış olan sedanı 4 Numaralı Soğuk Hava Deposu’nun iki yüz metre gerisindeki paslı çelik konteynerlerin kör cephesine usulca yanaştırdı. El frenini tek bir diş bile ses çıkarmadan çektiğinde, arabanın içindeki hava donma noktasındaydı.

"Buradan sonrası yaya," dedi Kaan, arka koltukta dizüstü bilgisayarının ekran parlaklığını en kısığa alarak. Titreyen parmaklarıyla Selin’in elini hafifçe sıktı; Selin dudaklarını ısırıyor, gözyaşlarını içine akıtarak arka camdan sisin yuttuğu silüetleri seçmeye çalışıyordu. "Panelvan deponun batı yükleme rampasında duruyor. Girişteki iki güvenlik kulübesinde termal hareketlilik yok ama içeriden zayıf bir jeneratör uğultusu geliyor."

Aras tek bir kelime bile etmedi.

Kapıyı aralayıp rutubetli ayaza adımını attı. Eğilerek arabanın bagajına yöneldi; siyah sert kumaşlı profesyonel yay çantasını ve sadak kemerini çıkardı. Hareketlerinde en ufak bir telaş, öfke ya da acemilik kırıntısı yoktu. Okul koridorlarında bir gölge gibi saklanan, Cemre’nin yanında gözleri yumuşayan o lise öğrencisi tamamen silinmişti. Karşısında duran şey; canından bir parça sökülüp alınmış, ölümcül bir odakla bilenmiş saf bir avcıydı.

Aras, dizini çamurlu betona koyarak yay çantasını açtı. Lamine ahşap gövdeyi çıkardı; mat siyah karbon kolların yuvalarına otururken çıkardığı o hafif metalik tıkırtı, sessizlikte bir tüfek mekanizması gibi yankılandı. Titanyum uçlu, mat yeşil tüylü karbon av oklarını tek tek sadağa yerleştirdi. Sadağın deri kayışını göğsüne çapraz takıp sol omzunun arkasına kilitledi.

Ardından kirişi aldı. Yayı sol bacağının arkasından dolayarak vücut ağırlığıyla hafifçe büktü ve kirişi kusursuz bir hamleyle uç çentiğe oturttu. Kirişin gerildiği an çıkardığı o tiz, tok inleme, deponun duvarlarına çarpan poyraza karıştı. Parmak uçlarına taktığı deri atış eldiveninin cırt cırtını sıktı.

Hemen yanında, arabanın kaportasına yaslanmış olan Rüzgar, bir an bile gözlerini Aras’tan ayıramıyordu.

Rüzgar’ın açık ela gözlerinde tuhaf, adı konulamayan karanlık bir girdap dönüyordu. Kaburgalarındaki sızı ve dudağındaki kurumuş kan, dakikalar önce bu çocuktan yediği acımasız yumrukların eseriydi. Ama şimdi… Sisli ayazın ortasında diz çökmüş, parmakları mekanik bir kusursuzlukla ölüm kusan bir silahı hazırlayan Aras’ı izlerken içinde istemsiz, bastıramadığı derin bir çekim kabardı.

Bu çekim bir hayranlık ya da dostluk değildi; aynı cehennemde yanmış iki ruhun birbirini tanımasından doğan o tekinsiz, manyetik bağdı. Rüzgar hayatı boyunca Karahan soyadının arkasına saklanan şımarık zengin çocuklarıyla, parayla tutulmuş korumalarla büyümüştü. Fakat karşısındaki bu çocukta bambaşka bir şey vardı: Sessiz bir vahşet, sınırsız bir sadakat ve kardeşini korumak için dünyayı ateşe vermekten bir saniye bile çekinmeyecek çelikten bir irade.

Aras’ın sol profilindeki o ince beyaz yara izi… O iz artık Rüzgar’ın gözünde bir katilin damgası değil; kendi kardeşi Defne’nin çığlığına koşarken ödenmiş ağır bir bedelin, ortak bir acının kanıtıydı. Aras’ın yayını kavrayan kemikli, nasırlı parmaklarına, sırt kaslarının gerilişine ve gözbebeklerindeki o zifiri karanlığa baktıkça Rüzgar’ın göğsünde bastırmaya çalıştığı bir saygı, kontrolsüz bir hayranlık kıvılcımı parlayıp sönüyordu. İkisi de birer abiyidi. İkisi de kardeşleri için kendi canlarını hiçe sayacak kadar gözü karaydı.

Ve bu benzerlik, Rüzgar’ı Aras’a karşı hem dehşete düşürüyor hem de ona karşı koyamadığı tuhaf bir güvenle çekiyordu.

Aras yayını sol eline alıp doğruldu. Başını çevirdiğinde, doğrudan kendisini süzen o açık ela gözlerle karşılaştı. Bakışları bir saniyeliğine birbirine kilitlendi. Aralarındaki hava barut gibi geniz yakıyordu; ne geçmişin hesabı tamamen kapanmıştı ne de aralarındaki ateş sönmüştü. Ama ikisi de o sessiz bakışmada aynı yemini okudu.

"Kirişi çekerken tereddüt etmem," dedi Aras, sesi fısıltıdan bile daha soğuk ve keskin çıktı. "Önüme Kudret de çıksa, senin amcan da çıksa o ok hedefini bulur. Eğer arkamda duracaksan bunu bilerek gel Karahan."

Rüzgar ceketinin iç cebinden çıkardığı siyah sustalı bıçağın mandalına bastı; çelik bıçak tiz bir sesle yuvasından fırlayıp kilitlendi. Dudağının kenarındaki yarayı umursamadan hafifçe, karanlık bir tebessümle sırıttı. Aras’ın o buz gibi ciddiyeti, Rüzgar’ın damarlarındaki adrenalini delice bir ateşe dönüştürüyordu.

"Ben arkanda durmam Dağhan," dedi Rüzgar, bir adım öne çıkıp Aras’ın tam hizasına gelerek. Ela gözlerindeki alev, Aras’ın gözlerindeki donuk karanlıkla çarpıştı. "Yanında dururum. Kardeşini oradan alacağız… Ve o yanık yüzlü piçe Defne’nin hesabını birlikte soracağız."

Baran belindeki dokuz milimetrelik Glock’un sürgüsünü yavaşça çekip mermiyi namluya sürdü. "Selin ve Kaan arabada kalıyor. Çıkış yolunu açık tutacaklar. Ben jeneratör kulesinin arkasından dolanıyorum."

Aras sadaktan yeşil tüylü ilk titanyum oku çekti, kirişe yerleştirdi. Başını hafifçe eğip deponun çatısına, sisin içinde kaybolan o demir havalandırma mazgallarına kilitlendi.

"Av başladı," diye fısıldadı Aras.

Ve iki düşman, aynı yaranın iki kanadı gibi, sisin ve pasın içine doğru tek bir gölge halinde süzüldü.

Bölüm sonu

1 yorum