Kör edici sarı projektörün sıcaklığı, saatlerdir Cemre’nin göz kapaklarını yakıyordu. Gözlerini her araladığında yalnızca havada asılı duran toz zerreciklerini ve hemen karşısındaki paslı sac duvarları görüyordu.
Bileklerindeki plastik kelepçeler etine öyle bir gömülmüştü ki parmak uçlarındaki his çoktan uyuşmuş, yerini nabız gibi atan zonklayıcı bir sızıya bırakmıştı. Ağzını kapatan koli bandı dudaklarını kurutmuş, nefes aldıkça genzini yakan o çürük mazot ve rutubet kokusunu ciğerlerine hapsediyordu.
Fakat bedenindeki hiçbir acı, zihnindeki o korkunç fısıltıyı bastırmaya yetmiyordu: Aras buraya gelirse ölecek.
Hemen arkasındaki o adamın—yüzünün yarısı yangın külleri gibi büzüşmüş, sol parmağındaki yılan işlemeli altın yüzüğü her temasında bir yılan soğukluğuyla tenine değdiren o kasketli adamın—adımları kulaklarındaydı. Adam az önce parmaklarını saçlarının arasından geçirip başını geriye doğru asıldığında, Cemre o yüzüğün metalik soğukluğunu çenesinde hissetmişti. O adamın sesindeki o mekanik, hissiz bekleyiş... Abisini bir hedefin, bir tuzağın içine çekmek için kendisini yem olarak kullandıklarının en yalın kanıtıydı.
Cemre gözlerini kapattı, kirpiklerinin arasından süzülen tek bir sıcak damla yanağındaki kurumuş toz şeridini delip geçti. Zihninde abisinin o sabah mutfak masasına bıraktığı not, okul koridorlarındaki o kaskatı, korumacı yüzü ve sol yanağındaki o dikiş izi belirdi. Aras her şeyi biliyordu. Yıllardır kaçtıkları o gölgenin bu adam olduğunu biliyordu.
Gelme, diye haykırmak istedi genç kız bandın altından. Lütfen gelme Aras...
Tam o anda, deponun yüksek çinko çatısından, rüzgârın ve paslı sacların uğultusunu kesen çok ince, neredeyse insan kulağının seçemeyeceği kadar metalik ve mekanik bir tını düştü aşağıya:
Çıt.
Cemre’nin kalbi göğüs kafesini parçalayacakmış gibi küt küt atmaya başladı. Gözlerini birden açtı. Bu sesi tanıyordu. Bu ses, günlerdir okulun o arka poligonunda, evlerinin bahçesinde, hayatının her anında duyduğu o aşina sesti: Lamine gövdeye gerilen titanyum uçlu karbon okun, kiriş yuvasına kilitlenme sesi.
Abisi oradaydı.
Zaman saniyenin onda biri kadar bir süreliğine dondu. Cemre başını hafifçe yukarı kaldırmaya çalıştığı o salisede, havanın yarıldığını haber veren o tiz ıslık koptu karanlığın içinden:
Vınnn—
Ve hemen ardından kulakları sağır eden bir patlama: ÇAAAT!
Tepedeki sarı projektör, ana elektrik panosuna saplanan okun saçtığı devasa kıvılcım yağmuruyla birlikte bir anda havai fişek gibi patladı.
Işık öldü.
Depo, saniyeler içinde gözün hiçbir şeyi seçemediği, koyu, katran gibi zifiri bir karanlığa gömüldü.
Cemre’nin etrafındaki o kör edici sarı boşluk bir anda yok olunca gözleri zifiri siyahlığa çarptı. Hemen arkasındaki Kudret’in küfür ederek silahının sürgüsünü çektiğini, korumaların panikle sağa sola açılan ayak seslerini ve deponun tavanından aşağıya iki ayrı noktadan neredeyse tüy gibi hafif ama ölümcül bir hızla süzülen o rüzgârı hissetti.
Korku bir anda çekildi; Cemre’nin boğazındaki o düğüm, karanlığın içinden gelen aşina bir hisle çözüldü.
Çünkü Cemre çok iyi biliyordu: O sarı projektörün aydınlattığı dünya o adamlara aitti; ama bu zifiri karanlık... bu kör saha tamamen abisine aitti.
Ve karanlığın içinden, fısıltı kadar sessiz ikinci bir yayın gerilme sesi yankılandı.