İçeriğe geç

YANILGI

Bölüm 15 · 5 dk okuma

YANILGI

Bölüm 15

BÖLÜM 15

Projektörün patlamasıyla etrafa saçılan akkor kıvılcımlar sac zeminle buluşup birer birer sönerken, deponun içine yayılan barut ve yanık kablo kokusu havayı boğucu bir ağırlığa teslim etmişti. İnsan gözünün ışığa olan alışkanlığı birkaç saniyeliğine tamamen iptal olmuş, depodaki herkes bir anlığına körleşmişti.

İki kişi hariç.

Aras, çatı kirişinden yaklaşık üç metre aşağıdaki paslı yükleme iskelesinin metal ızgarasına tek ayak tabanıyla indi. Bedeninin esnekliğini kullanarak darbeyi dizleriyle emdi; metalden tek bir tıkırtı bile çıkmadı. Karanlık, onun için bir körlük değil; sadece hedeflerin ses dalgaları, silüetler ve namlu kımıltıları üzerinden haritalandığı kusursuz bir koordinat düzlemiydi.

Sadaktan üçüncü oku çekip parmaklarını kirişe kilitlediği o salisede, deponun kuzey yükleme kapısından ilk namlu alevi patladı.

Tak-tak-tak!

Otomatik tüfeğin ucundan fırlayan turuncu alevler karanlığı kesik kesik yardı. Kurşunlar Aras’ın az önce durduğu çatı kirişini delik deşik edip çinko levhalara tiz çığlıklar attırdı.

Korumalardan biri körleme ateş açıyordu; paniklemişti ve bu, Aras’ın ihtiyaç duyduğu tek koordinattı.

Vınnn— Şlak!

Karbon fiber ok, karanlığın içinden fısıltılı bir gölge gibi kayıp adamın sağ önkol kemiğiyle tüfeğin tutamağı arasına çivi gibi çakıldı. Adamın acı dolu gırtlaktan kükremesiyle silah çimento zemine düştü, metal aksam boşlukta sekti.

Tam o anda, yerde bambaşka bir fırtına koptu.

Rüzgar, Aras’ın oku fırlattığı saniyede çatının diğer ucundaki çelik halata tutunarak yere inmiş, karanlığın içinden bir panter gibi atılmıştı. Sol korumanın Aras’ın vurduğu adama doğru başını çevirdiği o yarım saniyelik boşlukta, Rüzgar iki büyük adımla mesafeyi sıfırladı. Siyah deri ceketinin rüzgârı adamın yüzüne çarptığında, Rüzgar sağ elindeki sustalı bıçağın kabzasını adamın tam çene kemiğine indirdi.

Küt.

Kemik sesi deponun tavanında yankılandı. Adam sendelerken Rüzgar sol bacağını süpürerek adamı sırtüstü betona savurdu; düşen adamın elindeki dokuz milimetrelik tabancayı ayağının ucuyla karanlığın kör noktasına doğru tekmeledi.

"Giriş temiz!" diye hırıldadı Rüzgar. Sesi karanlığın içinde Aras’ın durduğu iskeleye doğru fırladı.

Fakat deponun ortasında, sandalyenin hemen arkasında ölümcül bir sessizlik hakimdi.

Kudret paniklememişti. Eski bir özel harekâtçı olmanın getirdiği o buz gibi refleksle ne körleme ateş açmış ne de bağırmıştı. Projektör patladığı anda sandalyenin arkasına çökmüş, tek bir hamleyle Cemre’nin saçlarını sol avucunun içine dolamıştı. Sol elindeki kobra işlemeli altın yüzük, genç kızın şakağına dayanan çelik namlunun sürgüsüne hafifçe çarparak tiz bir tını bıraktı.

"Kıpırdadığınız an beynini yere dökerim!"

Kudret’in sesi, paslı bir bıçağın kemiğe sürtünmesi gibi yankılandı hangarda. Mekanik, titreşimsiz ve son derece ciddiydi.

"Silahları atın. Okçu... Yayı indir ve ışığın düştüğü o boşluğa adım at. Yoksa kızın kanı senin o beyaz dikiş izinden önce kurur."

Karanlığın içinde iki kalp aynı anda dondu.

Rüzgar olduğu yerde taş kesildi. Ela gözleri karanlığa alışmaya başladığında, Cemre’nin sandalyedeki narin silüetinin arkasına gizlenmiş o gölgeyi ve kızın başına dayalı duran silahın siluetini seçebiliyordu. Boynundaki Defne’ye ait gümüş zinciri sıktı. Defne’nin kayalıklardaki son hali, Cemre’nin başındaki o namluyla birebir örtüşüyordu. Rüzgar’ın göğsünde kopan fırtına, kaburgalarındaki sızıyı bile yakıp geçti.

İskeledeki Aras ise kıpırdamadı.

Kiriş hala sol elmacık kemiğinin, o yara izinin tam üzerinde kilitliydi. Parmakları titriyordu; bu titreme bir korkudan değil, içindeki öldürme içgüdüsünün sınırlarını zorlayan o vahşi gerilimden kaynaklanıyordu. Hedef tahtası bu kez hareket etmiyordu; ama hedefin önünde canından çok sevdiği kız kardeşi duruyordu. Aras nefesini tamamen kesti.

"Kudret," dedi Rüzgar birden. Sesi kuru, alçak ama bir ferman kadar tehditkar çıktı karanlığın içinden. Yavaşça sandalyenin sol çaprazına doğru bir adım attı; dikkatleri kendi üzerine çekmek istiyordu. "Beni tanımadın mı?"

Kudret’in başı hafifçe sesin geldiği yöne döndü ama silahın namlusu Cemre’nin şakağından bir milim bile ayrılmadı. Yüzünün sağ tarafındaki yanık izi loş ay ışığında parıldadı. "Rüzgar Bey... Küçük Karahan. Amcanızın sözünden çıkmayıp evinizde oturmanız gerekirdi. Bu pislik sizin dünyanıza göre değil."

"Defne..." dedi Rüzgar, dişlerini kıracak kadar sıkarak. Adımlarını milim milim öne kaydırıyordu. "Defne’yi o gece mendirekte sen vurdun, değil mi? Amcamın emriyle... O dosyaları kapatmak için."

Kudret soğuk, hissiz bir kıkırtı çıkardı. "Kardeşiniz burnunu şirketin kara parasına sokmayacaktı çocuk. Tarık Bey’in hisselerine dokunulmaz. Sen de bugün o eve gelip kızı kaçırmaya kalkan bir velet gibi davranmasaydın, hâlâ Defne’nin yasını tutan masum bir varis olacaktın. Ama şimdi... iki ceset daha bu hangarın zeminine gömülecek."

Tam o saniyede, deponun kırık yükleme kapısından gelen gıcırtı ve ardından gelen boğuk bir çarpma sesi duyuldu.

Baran!

Dışarıdaki jeneratör kulesinin arkasından dolanan Baran, yükleme rampasının sürgülü demirini devasa bir demir levyeyle kanırtarak tek bir hamlede açmıştı. Açılan aralıktan içeri dolan eylül mehtabının soğuk maviliği, deponun ortasındaki sahneyi bir tiyatro sahnesi gibi aydınlattı.

Işık Kudret’in gözünü bir saliseliğine kamaştırdı; başını istemsizce kapıya doğru çevirdi.

Ve o salise, Aras’ın beklediği tek andı.

Aras kirişi bırakmadı; kiriş Aras’ın parmaklarından bir şimşek gibi boşaldı.

Vııızzzz— ÇIKK!

Titanyum uçlu av oku, Kudret’in Cemre’nin saçlarını tutan sol elinin tam üstünden geçti; okun rüzgârı genç kızın fındık kabuğu saçlarını havalandırırken, titanyum uç Kudret’in sol yüzük parmağındaki kobra motifli altın mühür yüzüğe çarptı.

Metalin metale çarpma sesi depoda bir kurşun gibi patladı.

Yüzük parçalanıp etin içine gömülürken Kudret acı dolu bir böğürtüyle sendeledi; sol eli parçalanan tendonların etkisiyle Cemre’nin saçlarını bıraktı. Silahı tutan sağ eli Cemre’ye doğru ateşlemek için tetiğe asılmaya çalıştığı anda...

Rüzgar karanlığın içinden havaya fırladı.

İki büyük adımla mesafeyi kapattı; bedenini doğrudan namlunun önüne siper ederek Kudret’in üzerine çullandı. Sağ kolunu Kudret’in boğazına kilitlerken sol eliyle tabancanın namlusunu yukarı, deponun çinko tavanına doğru büktü.

GÜMM!

Tavana çarpan mermi sacı delip geceye karıştı.

İki beden devasa bir gürültüyle çimento zemine yuvarlandı. Kudret güçlüydü, yaralı eline rağmen Rüzgar’ın kaburgalarına kör bir yumruk indirdi. Rüzgar acıyla nefesini dışarı üfledi ama kollarını adamın boynundan çözmedi; açık ela gözlerinde Defne’nin, Cemre’nin ve çalınan üç yılın tüm intikamı alev alev yanıyordu.

O sırada Baran kapıdan içeri bir boğa gibi daldı; elindeki levyeyle doğrudan sandalyeye koştu. "Cemre, eğil!" Levyenin sivri ucunu sandalyenin arkasındaki plastik kelepçelerin arasına sokup kanırttı; kelepçeler patlayarak koptu. Baran genç kızın ağzındaki bandı tek hamlede yırttı, Cemre’yi omzundan kavrayıp devrilmiş paletlerin arkasına çekti.

"A-Aras!.." Cemre’nin titrek çığlığı hangarda yankılandı.

Ve yukarıdaki iskeleden aşağıya süzülen Aras, çimento zemine ayak bastı.

Yayını fırlatıp atmıştı. Elinde sadece, dakikalar önce evdeki aynanın kırıkları arasında duran o çelik çakı vardı. Adımları artık bir insanın adımları değildi; sol yanağındaki yara izi damar gibi kabarmış, gözlerindeki karanlık dipsiz bir kuyuya dönmüştü.

Kudret, Rüzgar’ı üzerinden savurup ayağa kalkmaya çalıştığı anda karşısında Aras’ı buldu.

İki adam... Biri üç yıl önce o sahilde Defne’nin kanını akıtan ve Aras’ın yüzüne o dikiş izini kazıyan katil; diğeri o gecenin bedelini üç yıldır her saniye ruhunda taşıyan o çocuk.

Kudret’in gözbebekleri ilk kez gerçek bir dehşetle büyüdü. Karşısındaki çocuğun gözlerinde merhamet, kanun ya da tereddüt yoktu.

Orada sadece tek bir şey vardı: Kirişin bırakıldığı an.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.