Mendireğin üzerindeki puslu ayaz, Rüzgar’ın ciğerlerine bir cam kırığı gibi batıyordu. Aras’ın sisin içinde kaybolan silüeti çoktan silinmişti ama geride bıraktığı o cümleler, dalgaların paslı babaları dövdüğü gibi Rüzgar’ın zihnini dövüyordu.
Sağ tarafı yanık bir yüz.
Kobra işlemeli altın mühür yüzük.
Kaan’ın titreyen sesi hala kulaklarındaydı: "Rüzgar... O yüzük, Tarık Bey’in yüzüğü değil mi?"
"Saçmalama!"
Rüzgar arkasını dönüp Kaan’ın üzerine doğru bir adım attı. Sesindeki boğuk öfke, içini saran o dehşeti bastırmaya çalışan çaresiz bir kalkandı.
"Amcam beni büyüttü lan!" diye kükredi Rüzgar, işaret parmağını Kaan’ın göğsüne doğru uzatarak. "Babam öldüğünde, Defne gittiğinde yanımda duran tek adam oydu! Kendi öz yeğenine, o küçük kıza bunu neden yapsın?!"
Kaan gözlüğünü geri takıp bir adım geriledi. "Rüzgar, ben sadece Aras’ın söylediklerini—"
"Aras köşeye sıkıştı!" Rüzgar deri ceketinin koluyla dudağındaki sızan kanı sertçe sildi. Ela gözleri karanlıkta bir alev gibi parlıyordu. "Kendi canını kurtarmak için kafasından bir hikâye uydurdu. O ayrıntıları nereden duydu bilmiyorum ama... o yüzük..."
Rüzgar duraksadı. Boğazı kurudu. Zihninde amcası Tarık Karahan’ın o heybetli silüeti değil, onun yıllardır gölgesi gibi yanında gezen, şirketin bütün karanlık işlerini toparlayan o adam belirdi: Kudret.
Kudret’in sağ şakağından boynuna kadar inen o derin, buruşuk yanık izi... Ve Tarık Karahan’ın sadakat ödülü olarak bizzat kendi parmağından çıkarıp ona hediye ettiği, üzerinde Karahan ailesinin eski arması olan kobra motifli o altın yüzük.
Baran arkadan öne çıktı, sol kaşındaki yarığı sıvazladı. "Yani Kudret mi yapmış diyorsun? Kudret tek başına adım atmaz ki oğlum. Tarık Bey’in haberi olmadan nefes bile almaz."
"Kudret yapmadı! Kimse yapmadı!" diye kestirip attı Rüzgar. İnkâr, damarlarında zehir gibi dolaşıyordu. Eğer Aras’ın dediklerine inanırsa, son üç yıldır Defne için yaktığı o intikam ateşinin, çektiği o kahredici ıstırabın koca bir yalandan ibaret olduğunu kabul etmek zorunda kalacaktı. Kendini buna bırakamazdı. Aras bir katildi; yüzündeki o yara izi onun suçluluk damgasıydı.
"Aras bizi birbirimize düşürmeye çalışıyor," dedi Rüzgar, dişlerini sıkarak. Boynundaki Defne’ye ait gümüş kolyeyi tişörtünün içine sertçe soktu. "Plan değişmedi. Yarın sabah o eve gidiyoruz. Kızı alacağız. Aras o eve döndüğünde boş duvarlarla karşılaşacak; kardeşini kaybetmenin ne demek olduğunu, Defne’nin yokluğunu bana yaşattığı her bir gün için tek tek ödeyecek!"
Kaan derin bir iç çekti. Rüzgar’ın gözlerindeki o körleşmiş inadı kırmanın imkânsız olduğunu biliyordu. "Nasıl istersen... Sabah 06.00’da sokağın yukarısında buluşuruz."
Ertesi sabah. Saat 06.15.
Kentin üzerine inen çiğ, sokak taşlarını kaygan bir buz tabakası gibi parlatıyordu. Hava henüz aydınlanmamış, kurşuni bir alacakaranlık sokak lambalarının sarı ışığını boğmuştu.
İki katlı eski evin üst katında Aras, yay kılıfının fermuarını tek bir tıkırtı bile çıkarmadan çekti. Sırt çantasını omzuna taktı. Sol elmacık kemiğindeki yara izi, dün gece Rüzgar’ın yumruğunun sıyırdığı yer yüzünden hafifçe kızarıktı ama umurunda bile değildi.
Parmak uçlarına basarak Cemre’nin kapısının önüne geldi. Kapı hafifçe aralıktı. Kardeşi yatağında, kalın yün battaniyenin altında derin bir uykudaydı; fındık kabuğu saçları yastığına dökülmüştü. Masasının üzerinde dün gece yarım bıraktığı eskiz defteri açık duruyordu.
Aras kapıyı usulca örttü. Mutfağa geçip buzdolabının kapağındaki panoya her zamanki notunu bıraktı:
“06.20’de çıktım. Antrenmandan sonra 08.15’te okul bahçesinde buluşuyoruz. Kapıyı arkamdan iki kez kilitle, mandalı tak.”
Dış kapıdan çıktı. Paslı çelik mandalı yerine oturttu, anahtarı iki tur çevirip dilin oturduğundan emin oldu. Yay çantasını omzuna sabitleyip başını kapüşonunun altına gizledi; tempolu adımlarla yokuş aşağı, okulun yolunu tuttu.
Saat 07.10.
Sokağın iki sokak yukarısındaki çıkmaz köşede bekleyen koyu renk sedanın silecekleri camdaki buğuyu temizledi.
Kaan kucağındaki bilgisayardan başını kaldırdı. "Aras tam kırk beş dakika önce sokaktan ayrıldı. Okulun arka nizamiye turnikesinden saat 06.45'te kart basmış. Şu an açık poligonda tek başına."
Arka koltuktaki Baran deri eldivenlerini parmaklarına geçirdi, cebindeki siyah plastik kelepçeleri yokladı. "Tamamdır. Kız evde tek. Girip alalım, depoya geçelim."
Rüzgar direksiyonu sıkan parmaklarını gevşetti. Açık ela gözleri dikiz aynasında sokağın sonundaki o eski ahşap eve kilitlenmişti. İçindeki sesler susmak bilmiyordu; Defne’nin hatırası bir yanda, Aras’ın dün gece mendirekte haykırdığı o yanık yüzlü adam diğer yanda çarpışıyordu. Ama artık geri dönüş yoktu.
"Kıza dokunmak yok," dedi Rüzgar, sesi bir bıçak kadar soğuktu. "Sadece korkutacağız. Aras kardeşinin yokluğunu gördüğünde diz çökecek."
Üçü de arabadan indi. Sabahın çiğ ayazı yüzlerine çarparken bahçe kapısının paslı sürgüsünü ses çıkarmadan kaldırdılar. Çakıl taşlarına basmadan, ıslak çimlerin üzerinden yürüyerek ana giriş kapısının basamaklarına ulaştılar.
Rüzgar ceketinin iç cebinden çelik maymuncuk aparatını çıkardı. Kapının tokmağını kavramak için elini uzattığı anda vücudu kaskatı kesildi.
Nefesi göğsünde düğümlendi.
Kapı kilitli değildi.
Hatta ahşap kapı kanadı tamamen kapalı bile değildi; kasasından yaklaşık iki parmak kadar dışarıda, yarı aralık duruyordu. Sabahın nemli rüzgârı aralıktan içeri sızdıkça tahta hafifçe gıcırdıyordu.
Rüzgar’ın kaşları çatıldı, eli havada asılı kaldı. "Kaan?"
Kaan hemen arkalarından öne uzandı, gözlüğünü panikle düzelterek kapı eşiğine baktı. "İmkânsız... Aras’ın çıkarken kapıyı iki tur kilitlediğini sokak kamerasından canlı izledim!"
Baran alaycı bir fısıltıyla araya girmeye çalıştı: "Belki kız fırına falan—"
"Kapa çeneni!" diye fısıldadı Rüzgar.
Elini kapının pervazına koyup yavaşça içeri itti. Menteşelerin tiz sesi evin derin sessizliğinde yankılandı. "Cemre?"
Ses yoktu.
Sadece antrenin tavanındaki sarı ampulün cılız ışığı, mutfaktan gelen açık musluğun damlama sesi ve sokaktan içeri dolan rüzgârın uğultusu vardı.
Rüzgar eşikten içeri ilk adımını attığı an, ayağının altında kuru bir çıtırtı koptu. Başını aşağı eğdiğinde dehşetle donakaldı: Girişteki porselen vazo parçalanmış, keskin kırıklar holün ahşap zeminine saçılmıştı. Yerde, birinin sürüklenerek dışarı çıkarıldığını gösteren derin tırnak ve sürtünme izleri koridor boyunca uzanıyordu.
"Rüzgar... Şuraya bak..." Kaan’ın sesi boğazında yırtıldı.
Antrenin beyaz boyalı duvarında, omuz hizasında üç parmaklık taze, koyu kırmızı bir kan lekesi duruyordu. Kan henüz tam kurumamıştı. Yerde, kırık porselen parçalarının hemen yanında ise Cemre’nin o fındık kabuğu rengi hırkasından kopmuş, kenarları yırtık bir kumaş parçası yatıyordu.
Baran hızla merdivenlerden yukarı fırladı; basamakların gıcırtısı evin içinde yankılandı. Birkaç saniye sonra merdiven başında belirdiğinde rengi kireç gibi bembeyazdı. "Yukarıda kimse yok! Odası darmadağın... Yatak devrilmiş, çekmeceler yerlere saçılmış!"
Rüzgar antrenin ortasında taş kesilmişti. Açık ela gözleri duvardaki kana, yerdeki kumaş parçasına ve açık duran kapıya kaydı.
Zihninde kurduğu o sahte düzen bir saniyede tuzla buz oldu.
Onlar buraya Cemre’yi korkutmak için gelmişti; ama onlardan önce bir gölge eve girmiş, Cemre’yi kanlar içinde sürükleyerek alıp götürmüştü.
Peki Cemre neredeydi? Ve onu alanlar, gerçekten Aras’ın bahsettiği o yanık yüzlü adamın gölgeleri miydi?