İçeriğe geç

YANILGI

Bölüm 7 · 5 dk okuma

YANILGI

Bölüm 7

BÖLÜM 7

Salı günü öğleden sonra, Karahan Koleji’nin bahçesini döven serin rüzgâr kuru çınar yapraklarını ana binanın basamaklarına yığıyordu. Okulun bitiş zili çaldığında, sınıflardan boşalan kalabalık hızla bahçe kapısına doğru akıyordu.

Aras, son dersin bitimiyle birlikte eşyalarını toplamış, sırt çantasını omzuna asarak doğrudan idare katının merdivenlerine yönelmişti. Adımları her zamanki gibi hızlı, dengeli ve çevresini sürekli tarayan bir dikkatle atılıyordu. Merdivenlerin sahanlığına geldiğinde durdu; Cemre’yi her gün buluştukları o sütunun yanında görmeyi bekliyordu.

Fakat sütunun dibi boştu.

Aras’ın göğsüne anında tanıdık, soğuk bir sızı saplandı. Parmakları refleks olarak montunun cebindeki telefona gitti. Ekrana baktı; arama ya da mesaj yoktu. Sol yanağındaki yara izi hafifçe gerildi. "Cemre?" diye mırıldandı kendi kendine.

Merdivenleri ikişer ikişer inip 10-A sınıfının önüne geldi. Kapı ardına kadar açıktı, içeride sadece iki öğrenci sıraların üzerindeki çöpleri topluyordu.

"Pardon," dedi Aras, sesi her zamanki mesafeli sertliğindeydi. "Cemre çıktı mı?"

Sıralardan birini düzelten Selin başını kaldırdı, Aras’ın sol yanağındaki derin beyaz çizgiye bir saniye tedirginlikle baktıktan sonra toparlandı. "Cemre mi? Görsel Sanatlar Atölyesi’ne çıktı. Kulüp başkanı bu haftaki sergi hazırlıkları için birkaç kişiyi çağırmıştı."

Aras teşekkür bile etmeden arkasını döndü. Atölyenin üçüncü kattaki çatı arasında olduğunu biliyordu. İçindeki o sebepsiz huzursuzluk, her basamağı tırmandıkça katlanarak büyüdü. Cemre’ye defalarca ders biter bitmez aşağıya inmesini tembihlemişti; bu okulda gereğinden fazla kalmak istemiyordu.

Eski binanın üçüncü katına ulaştığında koridor zifiri bir sessizliğe bürünmüştü. Zemin tahtaları adımlarının altında hafifçe inledi. Koridorun sonundaki çift kanatlı ahşap kapı aralıktı; içeriden süzülen soluk sarı ışık koridorun loşluğuna dökülüyordu.

Aras kapıya yaklaştığında fısıltılı konuşma sesleri duydu. Tam kapı kolunu kavramak üzereydi ki, içeriden gelen o ikinci ses adımlarını anında yere çiviledi.

"Bu fırçayı fazla bastırırsan keten dokusunu yırtarsın. Sadece ucunu değdir, bırak boya kendi yolunu bulsun."

Ses alçak, sakin ve son derece kontrollüydü.

Aras kapı aralığından içeri baktı. Gördüğü manzara, zihnindeki tüm savunma mekanizmalarını bir anda kırmızı alarma geçirdi.

Geniş atölyenin ortasındaki masada Cemre oturuyordu; önünde açık duran eskiz defterine suluboya darbeleri konduruyordu. Hemen yanında, masanın kenarına oturmuş olan Rüzgar duruyordu. Üzerindeki siyah kapüşonlunun kollarını sıvamış, elini hafifçe Cemre’nin fırça tutan bileğine doğru uzatmış ama temas etmeden havada tutarak açıyı gösteriyordu. Rüzgar’ın açık ela gözlerindeki o tehditkâr karanlık silinmiş; yerine Cemre’nin fındık kabuğu saçlarına ve parmak hareketlerine odaklanmış, tuhaf, tekinsiz bir dinginlik yerleşmişti.

Cemre hafifçe kıkırdadı. "Böyle mi? Annem de hep çok acele ettiğimi söylerdi."

Rüzgar’ın dudaklarında acı, zoraki bir kıvrılma belirdi. "Acele edersen boya dağılır. Zaman tanıyacaksın."

O an Rüzgar’ın göğsünün üzerinden sarkan o ince gümüş zincir tişörtünün yakasından dışarı kaydı. Ucundaki yıldız motifli kolye Cemre’nin defterinin kenarına hafifçe çarptı.

Aras için zaman o saniyede koptu.

O kolye... Üç yıl önce yağmurun altında, mendirek kayalıklarında can çekişen o kızın boynundaki kolyenin aynısıydı. Ve şimdi o kolyeyi taşıyan çocuk, kız kardeşinin tam bir karış ötesinde duruyordu.

Aras kapıyı tek bir sert itişle duvara çarptı. Menteşelerin sesi atölyenin yüksek tavanında gök gürültüsü gibi yankılandı.

Cemre irkilerek fırçayı elinden düşürdü; boya damlası beyaz kâğıda sıçradı. "Aras!"

Rüzgar ise hiç irkilmedi. Sanki bu anı dakikalardır, hatta günlerdir bekliyormuş gibi son derece yavaş bir hareketle başını kapıya doğru çevirdi. Açık ela gözleri, Aras’ın kapı eşiğinde kaskatı kesilmiş silüetine kilitlendi. Rüzgar’ın dudaklarının kenarında beliren o mikroskobik, zehirli tebessüm, planının ilk hamlesinin kusursuz işlediğinin kanıtıydı.

Aras iki büyük adımla masaya yaklaştı. Vücudu gerilmiş bir çelik gibi titriyordu. Sağ eli istemsizce montunun altındaki boşluğa, her an kirişi çekecekmiş gibi bacağına vurdu. Sol yanağındaki yara izi kireç gibi bembeyaz olmuştu.

"Cemre," dedi Aras. Sesi öyle kısık, öyle buz gibi çıktı ki odadaki terebentin kokusu bile dondu. "Çantanı al. Gidiyoruz."

Cemre şaşkınlıkla abisine baktı. "Aras, daha boyayı bitirmedim, Rüzgar sadece yardım ediyordu—"

"Sana çantanı al dedim!"

Aras hayatında ilk kez Cemre’ye sesini bu kadar sert yükseltmişti. Cemre’nin badem gözleri dehşetle büyüdü, dudakları titredi. Abisinin yüzündeki o ifadeyi daha önce sadece bir kez görmüştü: Üç yıl önceki o kanlı gecenin sabahında. Genç kız titreyen elleriyle boyalarını ve defterini alelacele çantasına tıkıştırmaya başladı.

Rüzgar masanın kenarından yavaşça doğruldu. Boynundaki kolyeyi tişörtünün içine sokmadı; aksine, Aras’ın tam olarak görmesi için açıkta bıraktı. Ellerini eşofmanının ceplerine sokup Aras’a doğru yarım adım attı. İki genç arasındaki mesafe bir nefes kadar azaldı.

"Sakin ol Dağhan," dedi Rüzgar. Sesi ipeksi bir tehditle akıyordu. "Sadece resim yapıyoruz. Kardeşine sanat öğretiyorum. Ne o... bir sorun mu var?"

Aras, Rüzgar’ın gözlerindeki o karanlık zafer ışıltısını gördü. Karşısındaki çocuğun tesadüfen orada olmadığını, her şeyin santim santim hesaplandığını o saniyede anladı. Rüzgar onun kim olduğunu biliyordu. Boynundaki kolye bir tesadüf değildi; o gece mendirekte ölen kız, bu çocuğun kardeşiydi.

Aras öne doğru bir adım attı, çenesi kilitlendi. "Ondan uzak duracaksın," diye fısıldadı. Sesi bir ölüm fermanı kadar ağırdı. "Eğer ona tek bir adım daha yaklaşırsan—"

"Yoksa ne yaparsın?" diye kesti Rüzgar, fısıltısını Aras’ın kulağına kadar yaklaştırarak. Ela gözlerinde delice bir alev parladı. "Beni de mi karanlık bir sokakta sıkıştırırsın? Yüzümde bir yarayla beni de mi arkanda bırakırsın?"

Aras’ın gözbebekleri sarsıldı. Zihninde şimşekler çaktı. Beni katil sanıyor, diye düşündü Aras, nefesi boğazında düğümlenerek. Defne’yi benim öldürdüğümü sanıyor ve Cemre’nin canını yakarak benden intikam alacak.

"Hazırım Aras..." Cemre’nin titrek sesi aralarındaki o görünmez bıçağı kesti. Çantasını omzuna takmış, gözleri dolu dolu abisinin arkasında bekliyordu.

Aras, gözlerini Rüzgar’ın ela gözlerinden bir an bile ayırmadan geri adım attı. Elini arkaya uzatıp Cemre’nin bileğini sıkıca kavradı.

"Bu iş burada bitmedi Karahan," dedi Aras boğuk bir sesle.

Rüzgar geri çekilip ellerini ceplerine soktu, dudaklarında buz gibi bir sırıtış belirdi. "Daha yeni başlıyor, okçu. Yarın görüşürüz Cemre."

Cemre hiçbir şey anlamadan başını önüne eğdi. Aras kardeşini hızla atölyeden çıkarıp merdivenlerden aşağı indirdi.

Merdivenleri inerken Cemre kolunu kurtarmaya çalıştı: "Aras, canımı acıtıyorsun! Ne oluyor sana? O çocuk bana hiçbir şey yapmadı, sadece yardım ediyordu!"

"O çocuk kim biliyor musun sen?!" diye kükredi Aras, okulun arka bahçesine çıktıklarında durarak. Kardeşinin omuzlarından tutup gözlerinin içine baktı. Gözlerinde ilk kez saf bir panik vardı. "O çocuğun kim olduğunu, buraya neden geldiğimizi unuttun mu?!"

Cemre donakaldı. Rüzgar’ın atölyede bahsettiği o isim zihninde yankılandı: Defne.

"O... o çocuğun kardeşi miydi?" diye fısıldadı Cemre, sesi rüzgârda eridi. "O geceki kız..."

Aras cevap vermedi; sadece kardeşinin elini daha sıkı tutup okulun çıkışına doğru yürümeye başladı. Artık kaçacak yerleri kalmamıştı. Düşman evlerinin eşiğinde değil, tam olarak kardeşinin hayatının merkezine sızmıştı; ve kiriş, bu kez Aras’ın değil, Rüzgar’ın ellerinde ölümcül bir sabırla geriliyordu.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.