Yangın merdivenindeki o birkaç saniyelik kilitlenme, Selim Hoca’nın çaldığı tiz düdük sesiyle parçalandı.
"Güzel atışlar Aras! Grupman neredeyse kusursuz. Pazartesi takımla tam kadro başlıyorsun!"
Aras başını yukarıdan ağır bir hareketle indirdi. Hocanın söylediklerine sadece mekanik bir baş sallamayla yanıt verdi. Göğsünde sıkışan hava boğazına takılmış gibiydi; yayını parçalarına ayırırken parmakları her zamanki milimetrik hızında hareket etmiyordu. Sol yanağındaki yara izi zonkluyor, yukarıdaki o ela gözlerin bıraktığı yangın sırtında bir mengene gibi daralıyordu. Çocuğun boynundan sarkan o ince gümüş zincir... O kolyenin ucundaki yıldız motifi, geçmişin karanlık dehlizlerinden kopup gelen tanıdık bir kabus gibi zihnini kazıyordu.
Kılıfın fermuarını çekip omzuna astı. Arkasına dönüp yukarıya son bir kez baktığında yangın merdiveni sahanlığı boştu; üç silüet de sis gibi çekilip kaybolmuştu.
Aynı dakikalarda, okulun batı kanadındaki eski kalorifer dairesine inen paslı merdivenlerin altında Kaan’ın dizüstü bilgisayarının mavi ışığı beton duvarlara yansıyordu.
Burası Kaan’ın okul içinde kurduğu, kimsenin uğramadığı kör noktalardan biriydi. Duvardaki su borularından düzenli aralıklarla damlayan suyun sesi, klavyenin mekanik tıkırtılarına karışıyordu.
Baran kapı eşiğinde volta atıyor, sol kaşındaki yarığı tırnağıyla kaşıyordu. "Kaan, buldun mu bir şey? Rüzgar kafayı yemek üzere. Herifi sahada boğacaktı neredeyse."
Rüzgar ise odanın en karanlık köşesinde, duvara yaslanmış halde duruyordu. Siyah deri ceketini çıkarmamıştı; elleri ceplerinde, gözleri Kaan’ın ekranındaki komut satırlarına dikiliydi. Ela gözlerindeki o karanlık odak, avına kilitlenmiş bir kurdun bakışlarından farksızdı. Boynundaki kolyeyi tişörtünün yakasından çıkarmış, yıldız motifini başparmağıyla eziyordu.
"Acele etmeyin," dedi Kaan, ses tonunu kasten alçak ve kontrollü tutarak. İnce çerçeveli gözlüğünü burnunun ucuna kaydırdı. "Emniyetin arşiv ağına doğrudan sızmak öyle iki dakikalık iş değil. Üç yıl önceki o sahil kasabasının yerel polis kayıtlarına ulaştım... Şimdi o geceki adli vaka dosyasını çekiyorum."
Ekranda yeşil bir indirme çubuğu belirdi. Yüzde seksenden doksana, ardından aniden tamamlandı uyarısıyla yeşil bir onay kutusu açıldı.
Kaan’ın gözbebekleri büyüdü. "Dosya burada. 14 Eylül 2023, Çamlık Sahil Şeridi. Vaka: Bıçaklı ve silahlı saldırı. Mağdur: Defne Karahan."
Rüzgar duvardan tek bir hamlede ayrıldı. Ağır, hışırtılı adımlarla Kaan’ın arkasına geçti; ellerini Kaan’ın oturduğu tahta sandalyenin sırtlığına dayadı. "Şüpheli kısmını aç."
Kaan fareyi kaydırıp 'Görgü Tanığı ve Şüpheli İfadeleri' sekmesine tıkladı.
Ekrana, o puslu geceye ait grenli, sarı sokak lambasının altındaki bir mobese ekran görüntüsü geldi. Kameranın çözünürlüğü düşüktü ama karanlıkta kaçan uzun boylu, geniş omuzlu bir silüet netti. Silüetin sol yanağında, sokak lambasının vurduğu noktada dikişle kapatılmış gibi duran ince, koyu bir leke seçiliyordu.
Hemen altındaki adli tıp ve polis tutanağında ise şu cümleler yazıyordu:
“Olay yerinde yakalanan Aras Dağhan (15), ilk ifadesinde mağduru kurtarmaya çalıştığını, saldırganla boğuştuğunu beyan etmiştir. Şahsın sol yanağında kesici alet yarası mevcuttur. Ancak saldırıda kullanılan bıçak ve kovanlar üzerinde eşleşen parmak izi bulunamamış; delil yetersizliği ve şüphelinin ailesinin ani şehir değişikliği sebebiyle dosya yerel savcılık tarafından askıya alınmıştır.”
Kaan parmaklarını klavyeden çekti. Başını arkaya, Rüzgar’a doğru çevirdi. "Haklıymışsın..." dedi, sesi ilk kez gerçek bir tedirginlikle kısılarak. "O gece oradaymış. Dosyada şüpheli sıfatıyla sorgulanmış ama delil yetersizliğinden serbest bırakılmış. Hemen ardından ailesiyle birlikte güneyden ayrılmışlar; son üç yılda dört farklı ilde kayıtları var."
Baran yumruğunu yanındaki demir su borusuna vurdu. "Kaçmışlar! Olayın üstü kapanınca şehir şehir dolaşıp saklanmışlar. Şimdi de gelip bizim gözümüzün önünde geziyor piç!"
Rüzgar ekrandaki o silik yüz görüntüsüne baktı. Dişleri öyle bir kenetlendi ki çene kemikleri derisini delecek gibi gerildi. Üç yıldır rüyalarında kardeşinin çığlığıyla uyanmasına sebep olan o yüz, şimdi resmi bir polis kaydında adı ve soyadıyla duruyordu: Aras Dağhan.
"Polis bırakmış olabilir," dedi Rüzgar. Sesi öyle fısıltılı, öyle ürpertici çıktı ki kazandaki damlama sesi bile o fısıltının yanında boğuldu. "Ama ben bırakmam."
"Şimdi ne yapıyoruz?" diye sordu Baran, gözleri heyecanla parlayarak. "Çıkışta otoparkın arkasında sıkıştıralım. Yere serelim, kemiklerini kıralım."
"Hayır," dedi Rüzgar. Başını Kaan’ın ekranından ayırıp Baran’ın yüzüne dikti. "Kemiklerini kırarsak hastaneye gider, sonra yine kaçarlar. Bir şehirden diğerine taşınmak onun için alışkanlık olmuş. Kaçmasına fırsat vermeyeceğiz."
Kaan gözlüğünü düzeltti. "Rüzgar, hedefin ne? Eğer bunu polise götürürsek dosya yeniden açılabilir—"
"Polise gitmeyecek!" diye kesti Rüzgar. Sesindeki öfke o kadar sertti ki Kaan sustu. "Adalet üç yıl önce neredeydi? Defne morgda yatarken o savcı delil yetersizliği diye dosyayı kapatırken neredeydi? Onu kendi kurallarımla cezalandıracağım."
Rüzgar ceketinin cebinden telefonunu çıkardı. Kaan’a baktı. "Kız kardeşinin programını çıkar."
Kaan bir an tereddüt etti. "Cemre mi? 10. sınıftaki kızın olayla ne ilgisi var?"
"Aras’ın dünyadaki tek zayıf noktası o," dedi Rüzgar. Ela gözlerinde beliren o karanlık, hesabı sorulacak intikamın acımasız stratejisiydi. "Aras’a vurursan karşılık verir, kaçar. Ama kardeşinin gölgesinde bir tehlike sezerse... o zaman diz çöker. Önce o kızı izleyeceksiniz. Nereye gidiyor, kiminle konuşuyor, okuldan saat kaçta çıkıyor. Aras’ın etrafındaki çemberi santim santim daraltacağız."
Aynı saatlerde, Karahan Koleji’nin çıkış merdivenlerinde son zil çalmıştı.
Cemre, elinde eskiz defteriyle merdivenlerin başında abisini bekliyordu. Sonbahar rüzgârı fındık kabuğu saçlarını dağıtırken, Aras kalabalığı yararak hızlı adımlarla kardeşinin yanına ulaştı.
"Geciktim," dedi Aras, soluk soluğa. Gözleri istemsizce okul bahçesini, çınar ağacının altını ve çıkış nizamiye kapısını tarıyordu.
Cemre abisinin yüzündeki o gerginliği anında fark etti. Yanağındaki izin rengi biraz daha solmuş, omuzları yay kirişi gibi gerilmişti. "Önemli değil, sadece beş dakika oldu. Seçmeler nasıl geçti?"
"İyiydi," dedi Aras, kardeşinin koluna hafifçe dokunarak onu nizamiye kapısına doğru yönlendirdi. "Hemen eve geçiyoruz. Bugün otobüsle değil, ana caddeden yürüyeceğiz."
"Bir şey mi oldu Aras?" diye sordu Cemre, adımlarını abisinin uzun adımlarına uydurmaya çalışırken.
"Bir şey yok," dedi Aras; ancak gözleri yol boyunca vitrin camlarından arkalarını taramaya devam ediyordu.
Bir gölgenin peşlerine düştüğünü biliyordu; fakat bu gölgenin adının Rüzgar Karahan olduğunu ve bu kez hedefin sadece kendisi değil, adımlarını uydurmaya çalışan o küçük kız kardeşi olduğunu henüz bilmiyordu.