Haftanın ilk günleri, Karahan Koleji’nin neogotik koridorlarında ağır ve tekdüze bir rutine oturmuş gibiydi. Aras, sınıfta öğretmenlerin tahtaya yazdığı notları kusursuz bir sessizlikle defterine aktarıyor, teneffüslerde ise yalnızca alt kata inip Cemre’nin dolap sırasında veya koridorun kuytusunda olup olmadığını göz ucuyla kontrol ediyordu.
Cemre ise çizim kulübüne resmi olarak henüz kaydolmasa da, öğle aralarında kütüphanenin üst katındaki sessiz masalarda oturuyor, eskiz defterine okulun kırmızı tuğlalı kemerlerini ve bahçedeki heybetli çınar ağacını çiziyordu. İki kardeş için her şey, geçmişin korkularından uzakta, tam da Aras’ın hayal ettiği o "görünmezlik" sınırında ilerliyor gibi görünüyordu.
Ta ki perşembe sabahı okulun beden eğitimi zümre başkanından gelen o çağrıya kadar.
Dersin bitiminde kürsüdeki edebiyat öğretmeni, sınıftan çıkmak üzere olan Aras’a seslendi: "Aras, Beden Eğitimi Bölüm Başkanı Selim Hoca seni spor koordinasyon odasında bekliyor. Lisans dosyaların federasyondan gelmiş."
Aras çantasını omzuna asıp koridora çıktı. İdare kanadındaki spor odasının buzlu camlı kapısını çalıp içeri girdiğinde, içeride eşofmanlı, kırklı yaşlarda, dinç yapılı bir adam masada dosyaları inceliyordu.
"Geldin mi Dağhan?" dedi Selim Hoca, başını kaldırıp Aras’ı baştan aşağı süzerek. Bakışları ister istemez çocuğun sol elmacık kemiğindeki o ince, beyaz dikiş çizgisine takıldı ama sporcuların geçmiş yaralarına alışkın bir tavırla hemen önündeki forma odaklandı. "Güney bölge gençler klasmanında iki yıl üst üste bölge birinciliğin var. Yay çekiş formun, federasyon kayıtlarında 'kusursuz teknik' olarak not edilmiş."
"Eski kayıtlar hocam," dedi Aras, mesafesini koruyarak. "Buraya sadece derslerime odaklanmak için geldim. Takıma girmeyi düşünmüyorum."
Selim Hoca gülümsedi, arkasındaki ahşap dolaptan yeni bir hedef kâğıdı rulosu çıkardı. "Müdür yardımcısına da aynısını söylemişsin. Ama burası Karahan Koleji, evlat. Bu okulda lisanslı bir milli sporcu adayı varsa, o yay kılıfında çürümez. Yarın öğleden sonra kulüplerin tanıtım ve seçme antrenmanı var. Eski açık poligonda takım kaptanıyla birlikte seni bir görmek istiyorum. İki seri atış yaparsın; hala istemezsen zorlamam. Ama o yayı kurduğun an fikrinin değişeceğini ikimiz de biliyoruz."
Aras hocanın kararlı bakışlarına baktı. Fazla diretmek, idarenin ve hocaların dikkatini daha çok üzerine çekerdi. Bazen en iyi saklanma yolu, herkesin beklediği şeyi sıradan bir şekilde yerine getirmekti.
"Peki," dedi Aras, hafifçe başını eğerek. "Yarın öğle arasında poligonda olurum."
Cuma öğleden sonra saat 14.30.
Eylül ayının son demleri, şehre aldatıcı bir güneş bırakmıştı. Gökyüzü açık maviyken, esen rüzgâr çam iğnelerini ve kuru yaprakları savuruyordu. Eski spor salonunun arkasındaki açık atış poligonu, etrafı yüksek tel örgüler ve çam ağaçlarıyla çevrili izole bir vadi gibiydi.
Aras, siyah sert kumaşlı profesyonel yay kılıfını bankın üzerine bıraktı. Kılıfın fermuarını açtı; lamine ahşap gövdeyi, mat siyah karbon kollarla birbirine kenetledi. Kirişi bacağının arkasından dolayarak tek bir akıcı hareketle yuvasına oturttu. Kirişin gerilirken çıkardığı o hafif, tok ses ona evinde olduğunu hissettirdi. Sadağını beline taktı; yeşil tüylü, titanyum uçlu av oklarının metal şaftları birbirine hafifçe çarparak tiz bir ses çıkardı.
Poligonda Selim Hoca ve okul takımından üç öğrenci daha vardı. Selim Hoca düdüğünü çaldı: "Aras, 30 metrelik ikinci kulvar senin. Serbest ısınma serisi, altı ok."
Aras atış çizgisine geçti. Ayaklarını omuz genişliğinde açtı. Vücudunun ağırlık merkezini iki bacağına eşit dağıttı. Sol kolunu yayla birlikte ileri doğru uzattı. Sağ elinin işaret, orta ve yüzük parmaklarını kirişe kilitledi.
Nefesini yavaşça göğsünden ciğerlerinin altına indirdi. Kirişi, sol yanağındaki yara izinin tam üzerinden geçirip çene kemiğinin altına kilitledi. O anda etraftaki tüm sesler silindi: rüzgârın uğultusu, yaprakların hışırtısı, Selim Hoca’nın yan taraftaki uyarısı... Geriye sadece otuz metre ilerideki saman hedefin ortasındaki sarı nokta ve Aras’ın kalp atışı kaldı.
Vınnn— Tak.
İlk ok, sarı halkanın tam kalbine saplandı. Aras gözünü bile kırpmadan sadaktan ikinci oku çekti.
Vınnn— Tak. İkinci ok ilkinin hemen iki milim yanına kenetlendi.
Aynı dakikalarda, poligonun hemen üst tarafında kalan, ikinci katın yangın merdiveni sahanlığında üç kişi duruyordu.
Baran, korkuluklara yaslanmış, elindeki soğuk kutu kolayı yudumlarken gözü aşağıdaki sahaya takıldı. "Bak sen bizim kapalı kutuya... Selim Hoca sahaya indirmiş herifi. Boşuna artistlik yapmıyormuş, hedefi biçti resmen."
Kaan, demir kapının eşiğinde oturmuş, kucağındaki dizüstü bilgisayardan okuldaki kulüp listelerini düzenliyordu. Gözlüğünü düzeltip aşağıya, atış çizgisine baktı. "Güney bölge şampiyonu olduğunu söylemiştim. Adam mekanik gibi atıyor."
Ortalarında duran Rüzgar ise hiçbir şey söylemiyordu. Siyah deri ceketinin ceplerine soktuğu elleri, rüzgâr yüzüne çarptıkça hareketsiz duruyordu. Açık ela gözleri, poligonun zeminindeki kuru toprağı, çam ağaçlarını ve Selim Hoca’yı umursamazca süzüyordu.
Ta ki Aras dördüncü ok için kirişi çene hattına kadar çekip profilini yukarıya doğru hafifçe çevirdiği o ana kadar.
Güneş ışığı, çam dallarının arasından süzülüp tam o saniyede Aras’ın sol yüzüne vurdu.
Rüzgar’ın açık ela gözleri kısıldı. Gözbebekleri aniden iğne ucu kadar küçüldü.
Aras’ın sol elmacık kemiğinden başlayıp çene kemiğine doğru inen o beyaz dikiş izi... Yay çekerken sol omuzunun hafifçe öne çıkması, kafasını hedefe kilitlerken boyun damarlarının gerilişi...
Zaman Rüzgar için korkunç bir uğultuyla dondu.
Etraftaki kuş sesleri, Baran’ın alaycı homurtusu, metal tenekenin sesi... Hepsi bir anda yok oldu. Zihninde, üç yıldır kilitli tuttuğu o puslu sahil kasabasının karanlık gecesi patladı:
Şimşeklerin aydınlattığı ıslak mendirek taşları...
Defne’nin yağmurun altında yankılanan tiz çığlığı...
Ve sokak lambasının cılız sarı ışığı altında, yüzünün solunda kanayan beyaz bir yarıkla karanlığın içine doğru kaçan o uzun boylu silüet...
Rüzgar’ın göğsüne balyoz gibi bir darbe indi. Ciğerlerindeki tüm hava bir anda çekildi. Sağ eli istemsizce deri ceketinin yakasını yırtarcasına içeri daldı ve boynundaki Defne’ye ait o ince gümüş zinciri kavradı. Zincirin halkaları parmaklarını kesecek kadar kaskatı kesildi.
"Rüzgar?" dedi Baran, yanındaki arkadaşının aniden kaskatı kesildiğini fark ederek. "Ne oldu lan? Rengin attı."
Rüzgar duymuyordu. Şakaklarındaki damarlar zonkluyor, kulaklarında Defne’nin son nefesinde söylediği o fısıltı yankılanıyordu: "Abim..."
"O..." dedi Rüzgar. Sesi öyle alçak, öyle boğuk ve zehirli çıktı ki, demir basamakların soğukluğu bile o sesin yanında sıcak kalırdı.
Kaan başını bilgisayardan kaldırdı, Rüzgar’ın gözlerindeki o saf cinneti gördüğü an irkildi. "Rüzgar? Kim o?"
Rüzgar parmağını kaldırıp aşağıdaki poligonda beşinci oku kirişe süren Aras’ı işaret etmedi; bakışları Aras’ın sol yanağındaki o izin üzerine çivilenmişti.
"O gece..." dedi Rüzgar, dişlerinin arasından nefesini tükürürcesine. "Sokağın köşesinde gördüğüm yüz. Kardeşimin kanını üzerinde taşıyan o piç... Tam karşımda duruyor."
Baran donakaldı, elindeki kutu kolayı sıktı. "Ne diyorsun sen Rüzgar? Yeni nakil çocuk mu?"
Kaan panikle ayağa fırladı, gözlüğünün ardından gözleri hızla büyüdü. "Rüzgar, bekle! Saçmalama, dur bir dakika! Bir benzerliktir, yüz binlerce insanın yüzünde yara izi var! Üç yıl geçti, o dosya güneyde faili meçhul kapandı dedik—"
"Kapa çeneni Kaan!" diye kükredi Rüzgar, bir anda dönüp Kaan’ın yakasını kavrayarak. Ela gözleri tamamen kan çanağına dönmüştü; göğsü körük gibi inip kalkıyordu. "Ben o yüzü bir saniye bile unutmadım! Üç yıldır her gece rüyamda o yarığı görüyorum ben! Boyu, duruşu, o buz gibi gözleri... O!"
Aşağıda, altıncı oku atan Aras birden duraksadı. Sırtına saplanan o tanıdık, ölümcül bakışın ağırlığını hissetti. Yayın kirişini bırakmadan, başını yavaşça yukarıya, yangın merdiveninin sahanlığına doğru kaldırdı.
Gözleri, demir korkulukların ardında duran ve gözlerini bir saniye bile kırpmadan kendisine bakan o ela gözlerle ilk kez buluştu.
Rüzgar’ın boynundan sarkan ince gümüş zincir, rüzgârda hafifçe parıldadı.
Aras’ın sağ elinin parmakları istemsizce bacağına iki ritmik darbe vurdu. Ensesindeki tüyler diken diken oldu. Yukarıdaki çocuğun gözlerinde ne bir merak ne de bir lise kibri vardı; orada sadece geçmişin küllerini savuran, doğrudan can almaya kilitlenmiş saf bir intikam alevi yanıyordu.
Ve o an, iki yabancının kaderi, henüz tek bir kelime bile konuşulmadan geri dönülemez şekilde birbirine düğümlendi.