Malikanenin çam ormanına bakan geniş bahçesinde geçen o iki hafta, zamanın Aras ve Cemre için ilk kez düşman değil, bir sığınak olduğu nadir günlerdi.
Adliye koridorlarındaki son imzalar atılmış, savcılığın takipsizlik kararı ve Tarık Karahan’ın yüksek güvenlikli cezaevine nakil haberi ana haber bültenlerindeki yerini çoktan tüketip arşivlere gömülmüştü. Cemre’nin bileklerindeki morluklar geçmiş; Selin’in neredeyse her gün elinde çizim defterleri, sıcak kurabiyeler ve bitmek bilmeyen okul dedikodularıyla malikaneye gelmesi sayesinde genç kızın gözlerindeki o karanlık gölge tamamen silinmişti.
Aras ise hayatında ilk kez sabahları kapı gıcırtılarına fırlamadan, sol yanağındaki yara izini bir suçluluk lekesi gibi gizleme gereği duymadan uyanıyordu. Rüzgar’la paylaştıkları o sessiz kahveler, akşamları kütüphanede yan yana geçen o gerilimsiz saatler, aralarındaki o adsız bağı her geçen gün biraz daha kökleştirmişti.
Fakat okuldan alınan resmi sağlık izinleri nihayet dolmuştu. Şehrin en gözde özel lisesinin kapıları, haftalardır konuşulan o büyük fırtınanın kahramanlarına bu sabah yeniden açılıyordu.
Rüzgar’ın koyu renk arazi aracı, okulun dökme demir ana kapısından içeri süzülüp geniş otoparka yanaştığında motorun sesi kesildi.
Arka koltukta oturan Cemre, kucağındaki sırt çantasının askılarını iki eliyle kavramış, camdan dışarı bakıyordu. Okul bahçesi her zamanki gibi sabah telaşıyla doluydu; fakat aracın otoparka girdiği andan itibaren bahçedeki sohbet gruplarının bakışları birer birer o yöne kilitlenmişti.
"Hazır mısın?"
Aras ön yolcu koltuğundan arkaya döndü. Üzerinde okulun koyu lacivert ceketi vardı ama kravatını hafifçe gevşetmişti. Bakışlarındaki o koruyucu sakinlik, Cemre’nin göğsündeki çarpıntıyı hafifletmeye yetti.
Cemre derin bir nefes alıp başını salladı. "Yanımda siz varsınız. Hazırım."
Direksiyondaki Rüzgar dikiz aynasından Cemre’ye hafifçe gülümsedi, ardından yanındaki Aras’a baktı. İki gencin gözleri bir anlığına buluştu; birbirlerine güç veren o sessiz mutabakat dudaklarında beliren yarım bir tebessümle mühürlendi.
"Hadi," dedi Rüzgar, kapıyı iterek. "Görsünler bakalım fısıldadıkları hayaletleri."
Üçü aynı anda arabadan indi.
Rüzgar ceketinin yakasını düzeltip Aras’ın hemen bir adım yanında durdu. Cemre ise iki gencin tam ortasında, başı dik bir şekilde yerini aldı. Aras’ın omzunda artık o ağır yay çantası yoktu; adımları bir kaçağın değil, hakkını söke söke almış bir kazananın özgüveniyle yere basıyordu.
Otoparktan okulun devasa mermer merdivenlerine doğru yürümeye başladıkları an, bahçedeki uğultu kademe kademe kısıldı.
Öğrenciler, banklarda oturan gruplar, kafeterya önündeki kalabalık adeta nefesini tutmuştu. Karahan Holding’e yapılan o büyük baskın, Tarık Karahan’ın tutuklanışı, Defne Karahan cinayetinin gerçek yüzü ve Aras Dağhan’ın adının tamamen aklanması gazetelerde manşet olmuştu; fakat bu okulun öğrencileri için asıl akıl almaz olan şey tam karşılarında duruyordu: Yıllardır birbirinin kanına susamış iki kutup—Rüzgar Karahan ve Aras Dağhan—şimdi yan yana, tek bir cephe gibi yürüyordu.
Fısıltılar rüzgâr gibi kulaktan kulağa yayıldı:
"Birlikteler... Baksana, Rüzgar’la Aras yan yana geliyor."
"Kız kardeşi de aralarında... Gazeteler doğruymuş, Aras kızı kurtarmak için gitmiş..."
"Rüzgar’ın amcası yapmış her şeyi... İnanabiliyor musun? Yıllarca çocuğu suçladılar."
Aras bu fısıltıların hiçbirine başını çevirmedi. Sol elmacık kemiğindeki o beyaz yara izi artık bir saklanma gerekçesi değil, göğsünü gererek taşıdığı bir madalyaydı.
Geniş mermer merdivenlerin başında onları bekleyen üç tanıdık silüet belirdi.
Baran, okul ceketinin kollarını sıvamış, sol kaşındaki yarığı hafifçe kaldırarak merdiven korkuluğuna yaslanmıştı; etraftaki meraklı bakışlara attığı o sert, kavgacı bakışlar kimsenin fazla yaklaşmasına izin vermiyordu. Hemen yanında Kaan, elindeki tableti çantasına tıkıştırmış, gözlüğünü burnunun üstüne iterek hafifçe sırıtıyordu. Selin ise Cemre’yi gördüğü an yerinde duramadı; merdivenlerden ikişer ikişer inip koşarak Cemre’nin boynuna atıldı.
"Geldiniz!" dedi Selin, Cemre’ye sımsıkı sarılarak. "İki haftadır bu koridorlar o kadar sıkıcıydı ki anlatamam!"
Cemre arkadaşına sarılırken nihayet gerçek bir kahkaha attı. Baran öne çıkıp Aras’ın omzuna dostça, sert bir yumruk indirdi. "Gözler üzerinizde şampiyon. Bütün okul iki haftadır sizin senaryonuzu yazıyor."
Kaan da Rüzgar’ın yanına geçti, sesini sadece onların duyabileceği bir tona indirdi: "Müdür odasında bekliyor. İfadeler, evraklar tamamlandı ama formalite icabı birkaç dosya imzalanacak. Ondan sonra tamamen serbestsiniz."
Rüzgar başını hafifçe iki yana salladı, gözlerini koridorun camlarından sarkan o meraklı kalabalığa dikti. Sonra başını çevirip Aras’a baktı.
"Fısıldamaya devam etsinler," dedi Rüzgar, ela gözlerinde parlayan o eski, meydan okuyan ateşle. "Biz söyleyeceğimizi söyledik."
Aras gülümsedi. Cemre’nin elini tutup Selin ve Kaan’ın yanına kattı; ardından Rüzgar’la omuz omuza vererek okulun ana kapısından içeri, fısıltıların ve meraklı bakışların tam ortasına ilk adımlarını attılar.
Artık onlar için karanlıkta saklanacak bir yanılgı kalmamıştı; koridorlar onların ayak sesleriyle yankılanırken, asıl hikâye şimdi başlıyordu.