Malikanenin çakıllı bahçe yolunda duran üç sivil polis aracının kapıları aynı anda açıldı. Tepe lambalarının mavi-kırmızı ışığı salonun yüksek tencerelerine vururken, içeriye giren ilk kişi ailenin kıdemli ceza avukatı Selçuk Bey oldu. Hemen arkasından Organize Şube ve Cinayet Masası’ndan iki başkomiser salona adım attı.
Kütüphanedeki hava bir anda adli bir sorgu odasının gerginliğine büründü.
Cemre, Selin’in elini sıkarak doğrulmuştu. Baran koltukta dikleşip ellerini dizlerine koyarken, Kaan hazırladığı şifreli harici diski ve holdingin kara para akışını gösteren klasörleri doğrudan masanın ortasına, başkomiserin önüne sürdü.
"Her şey burada Amir Bey," dedi Kaan, sesi yorgun ama bir milim bile titremeyen bir tonda. "Üç yıl önceki adli tıp raporunun nasıl tahrif edildiği, Kudret’in sahte tanıklığı ve Tarık Karahan’ın o gece sahile bizzat gönderdiği infaz timinin telsiz kayıtları."
Başkomiser belgeleri hızla incelerken gözlerini masanın arkasında yan yana duran Aras ve Rüzgar’a dikti. Bakışları önce Aras’ın sol elmacık kemiğindeki o meşhur dikiş izine, ardından Rüzgar’ın boynunda asılı duran gümüş kolyeye kaydı.
"Aras Dağhan," dedi komiser, kalın sesiyle. "Üç yıldır sistemde kasten adam öldürme şüphelisi olarak aranan tek isimsin."
Aras bir adım öne çıkmak üzereyken, Rüzgar omzunu hafifçe Aras’ın hizasına getirerek söze girdi. Duruşundaki o Karahan ağırlığı, bu kez bir hanedanı korumak için değil, masum bir çocuğun hakkını teslim etmek için devredeydi.
"Aras şüpheli değil, o gecenin tek görgü tanığı ve kardeşimin hayatını kurtarmaya çalışan tek kişiydi Komiserim," dedi Rüzgar. Sesi kütüphanede yankılanan tok bir ferman gibiydi. "Ben Defne Karahan’ın abisiyim. Dosyadaki tek şikayetçi bendim. Şimdi o şikayeti resmen geri çekiyorum. Kudret’in Atina yolunda verdiği sesli itiraf kaydı da dosyaya eklendi. Katil şu an sınır kapısında kelepçeli bekleyen amcam Tarık Karahan’dır."
Avukat Selçuk Bey hazırlanan resmi feragat ve ek ifade tutanaklarını masaya bıraktı. Başkomiser derin bir nefes alıp başını salladı; elindeki telsizin mandalına bastı:
"Merkez, 44-12. Aras Dağhan hakkındaki yakalama ve arama bültenini derhal askıya alın. Şahsın statüsü 'koruma altındaki tanık' olarak güncellenmiştir."
Telsizden gelen onay anonsu, salonun içinde üç yıldır asılı duran o görünmez idam ipini tek bir hamlede kesti.
Cemre boğazından kopan rahatlama hıçkırığıyla Selin’e sarıldı. Baran başını tavana dikip soluklanırken, Kaan gözlüğünü çıkarıp masaya dayandı.
Komiserler evrakları ve dijital kanıtları alıp ek ifadeler için emniyete geçmek üzere ayrıldıklarında, dış kapı kapandı ve sirenlerin o boğucu sesi çam ormanının derinliklerinde kayboldu.
Öğleden sonra saat 15.00. Malikanenin arka verandası.
Evdeki o ağır polis havası dağılmış; Selin, Cemre’yi üst kattaki sessiz odaya çıkarıp dinlenmeye yatırmıştı. Kaan ve Baran ise holdingin kayyum devir süreçlerini takip etmek için emniyetle koordinasyona geçmişti.
Aras, verandanın taş korkuluğuna yaslanmış, bahçedeki yaşlı çınar ağaçlarının arasından süzülen ılık eylül güneşine bakıyordu. Üzerinde dünkü yırtık kapüşonlusu yoktu; Rüzgar’ın verdiği temiz, siyah pamuklu bir tişört vardı. Sol yanağındaki yara izi güneşte hafifçe parıldıyordu ama sırtı, belki de on yedi yaşından beri ilk kez bu kadar gevşemişti. Artık omzunda bir yay çantası taşımıyordu; artık bir sokak köpeği gibi her fren sesinde arkasına bakmak zorunda değildi.
Arkasındaki cam kapı hafifçe kayarak açıldı.
Rüzgar elinde iki sade filtre kahveyle verandaya çıktı. Çıplak ayaklarıyla taş zeminde yürüyüp Aras’ın tam yanına, korkuluğun hemen bitişiğine durdu. Kupalardan birini Aras’a uzattı.
Parmakları birbirine değdiğinde ikisi de irkilmedi; aksine o temas, dün gece açık denizde battaniyenin altında başlayan o derin, sessiz anlaşmanın doğal bir uzantısı gibiydi.
"Bitti," dedi Rüzgar, gözlerini çam ağaçlarının tepesine dikerek. Sesi duru, fırtınası tamamen dinmiş bir deniz gibiydi. "Resmi olarak serbestsin Dağhan. Artık kaçak değilsin."
Aras kahveden sıcak bir yudum aldı. Gözlerini kapatıp ciğerlerine dolan o çam ve toprak kokusunu uzun uzun içine çekti. Yıllardır ciğerlerine çektiği ilk temiz, korkusuz nefesti bu.
"Garip hissettiriyor," dedi Aras, başını hafifçe Rüzgar’a çevirerek. Sol yanağındaki dikiş izi, dudaklarının kenarında beliren o hafif tebessümle gerildi. "Üç yıldır sadece koşmayı biliyordum. Durunca ne yapılır, hiçbir fikrim yok."
Rüzgar başını çevirip Aras’a baktı. Açık ela gözleri, Aras’ın profiline, o yara izine ve rüzgârda hafifçe dağılan kumral saçlarına kilitlendi. İki gencin arasındaki mesafe bir nefes kadar azdı.
"Öğrenirsin," dedi Rüzgar, sesi alçalıp göğsünden gelen boğuk bir sıcaklığa büründü. "Birlikte öğreniriz. Artık gidecek bir yerin yoksa... ya da nereye gideceğini bilmiyorsan, duracağın yer burası."
Aras’ın kahve kupasını tutan nasırlı parmakları gevşedi. Gözleri Rüzgar’ın ela harelerinin tam içine indi; aralarındaki o adsız, kanla ve acıyla başlayan çekim, bu verandanın ılık güneşinde nihayet adını koymaya gerek duymayacak kadar güçlü bir gerçeğe dönüşmüştü.
"Buradayım Karahan," dedi Aras, fısıltıyla. "Bir yere gittiğim yok."
Rüzgar hafifçe gülümsedi. Boşta kalan elini uzatıp Aras’ın korkuluğa dayalı duran elinin üzerine koydu; parmakları birbirine kenetlendiğinde, geçmişin tüm yanılgıları o eylül rüzgârına karışıp sonsuza dek dağıldı.