Sürat teknesinin gövdesi, güney sahilindeki o gözlerden uzak balıkçı iskelesinin paslı lastik tamponlarına çarparak durdu. Motorun susmasıyla birlikte motor kapağından yükselen sıcak mazot kokusu sabahın tuzlu ayazına karıştı.
İskelenin ucundaki ahşap kazıkların dibinde bekleyen dört silüet, teknenin halatı atıldığı an hareketlendi.
En önde Cemre vardı. Üzerindeki kalın montun önü açık, fındık kabuğu saçları rüzgârda dağılmıştı. Gözlerinde dünden kalan o mor halkalar henüz silinmemişti ama tekne bordasından sağlam adımlarla karaya çıkan abisini ve hemen arkasındaki Rüzgar’ı gördüğü an bacaklarındaki bütün derman geri geldi.
Tek bir saniye bile beklemedi; çürük tahtaları inleten adımlarla koşarak aralarındaki mesafeyi sıfırladı.
Kendini ikisinin tam ortasına bıraktı. Kollarını iki yana açarak sağ eliyle Aras’ın kapüşonlusunun sırtına, sol eliyle de Rüzgar’ın deri ceketine sımsıkı yapıştı; yüzünü ikisinin göğsü arasındaki o dar boşluğa gömüp hıçkırıklara boğuldu.
Aras sol elindeki yay kılıfını yere bıraktığı gibi tek kolunu kardeşinin beline doladı, başını Cemre’nin saçlarına bastırdı. "Geçti," dedi, sesi fısıltıdan ibaretti ama içindeki o üç yıllık ağırlığın hafiflediği her hecesinden belliydi.
Rüzgar ise ilk anda yine kaskatı kesilecek gibi oldu; fakat hemen ardından sol kolunu tereddütsüzce kaldırıp genç kızın omzunu sardı. Cemre ikisine birden sarılırken, Aras ile Rüzgar’ın gözleri kızın başının üzerinden bir kez daha kesişti. Teknedeki o sabah ışığı henüz bakışlarından silinmemişti; aralarındaki o adsız müttefiklik artık kanla, tuzla ve bu sarılışla mühürlenmişti.
Arkadan yaklaşan Baran, sol kaşındaki yarığı kaşıyarak hafifçe gülümsedi. "Sağ salim indiniz ya... Gerisini sikeyim, hallolur."
Kaan kucağındaki tableti kapattı, gözlüğünü yukarı itip derin bir nefes verdi: "Haberler çalkalanıyor. Mora’daki operasyon ajanslara düştü bile. Tarık Karahan Atina üzerinden Türkiye’ye iade sürecine alındı. Ama burada işimiz daha yeni başlıyor."
Selin ise Cemre’nin omzuna dokunup kızın gözyaşlarını sildi; bakışlarında hem derin bir rahatlama hem de günün getireceği kaçınılmaz fırtınanın tedirginliği vardı.
Bir saat sonra, Karahan Malikanesi’nin kütüphane salonu yeniden altı kişinin sığınağı haline gelmişti.
Fakat bu kez içeride bir kaçışın paniği değil, saatlerdir uyumamış bedenlerin kurşun gibi ağırlığı vardı. Kapıdan içeri adım attıkları an kimse konuşacak güç bulamadı; herkes kendini bulduğu ilk köşeye bıraktı. Baran deri koltuğa boylu boyunca uzanıp ceketini yüzüne örttü. Selin ve Cemre, şöminenin hemen yanındaki geniş mindere yan yana kıvrıldılar; Cemre başını Selin’in dizine koymuş, gözlerini kapattığı an derin bir iç çekişle uykunun kıyısına sürüklenmişti.
Kaan ise kütüphanenin ceviz çalışma masasına yayılmıştı; ekranındaki resmi polis arşiv pencereleri, adli tıp taramaları ve savcılık tutanakları mavi bir ışık halinde yüzüne vuruyordu.
Aras ile Rüzgar ayakta kalan son iki kişiydi. Aras sırtını pencereye yaslamış, kollarını göğsünde kavuşturmuştu. Sol elmacık kemiğindeki o beyaz yara izi sabah güneşinde yine belirgindi; ancak artık bir kaçak gibi etrafı kollamıyor, bakışlarını masanın üzerindeki belgelere dikiyordu.
Rüzgar mutfaktan getirdiği iki bardak suyu masaya bıraktı, bardaklardan birini Aras’ın önüne doğru sürdü. Göz göze geldiklerinde Rüzgar’ın açık ela gözlerinde tükenmişliğin sınırında bir dinginlik vardı.
"Dinlenmeye vakit yok, değil mi?" dedi Rüzgar, sesi kuru ve pürüzlüydü.
Kaan başını ekrandan kaldırdı; gözleri kan çanağına dönmüştü. "Maalesef yok. Asıl cehennem şimdi başlıyor. Organize Şube ve Cinayet Masası holdingdeki evrakları inceledikçe üç yıl önceki dosyayı raftan indirdi. Savcılık, Defne’nin dosyasını yeniden açtı."
Aras bardağı eline aldı ama içmedi. "Polis ne zaman kapıya dayanır?"
"İki saate buradalar," dedi Kaan, gözlüğünü masaya bırakıp şakaklarını ovarak. "Kudret’in hastanedeki ilk ifadesi Tarık’ı işaret ediyor ama savcı masada somut bağlar görmek istiyor. O gece sahildeki balistik eşleşmesi, mendirekte bulunan o sahte kanıtlar ve en önemlisi... Senin ifaden Aras. Yıllardır kaçak olarak gezdiğin için sistemde adın hala 'aranan şüpheli' statüsünde duruyor. O damgayı silmeden bu defter kapanmaz."
Rüzgar masaya bir adım daha yaklaştı. Parmaklarını masanın kenarına dayadı; duruşundaki o Karahan ağırlığı bu kez Tarık’ın değil, adaletin tarafındaydı.
"Aras o emniyete şüpheli olarak girmeyecek," dedi Rüzgar, sesi odayı dolduran kararlı bir tondaydı. "Kaan, babamın şahsi avukatını hemen buraya çağır. Şirketin bütün hukuk departmanını arkamıza alıyoruz. O gece Defne’nin elinden alınan o dosyayı, Kudret’in itiraflarını ve Tarık’ın kaçış güzergâhını tek bir dosya halinde savcının önüne bizzat ben koyacağım. Aras Dağhan o binadan aklanmış olarak, başı dik çıkacak."
Aras başını çevirip Rüzgar’a baktı.
Üç yıl önce adını duyduğunda kaçtığı, dün sabaha kadar gırtlağına yapıştığı bu çocuk, şimdi kendi hayatını temize çekmek için bütün ailesinin mirasını ve gücünü ortaya koyuyordu. Aras’ın göğsünde, açık denizde başlayan o tanımsız bağ bir kat daha perçinlendi. Elindeki su bardağını masaya bıraktı.
"Tek başıma girmem zaten Karahan," dedi Aras, dudaklarının kenarında hafif, yorgun bir tebessümle. "O kapıdan içeri birlikte gireceğiz. Kardeşinin dosyasını birlikte kapatacağız."
Günün ilk resmi siren sesleri uzaktan, malikanenin bulunduğu çam ormanının alt yollarından yankılanmaya başladığında, salondaki herkes başını kaldırdı.
Fiziksel savaş bitmişti; fakat adaletin çelik çemberinde son sözü söylemek için son ve en yorucu duruşma başlamak üzereydi.