Günün kalabalığı, okul koridorlarındaki fısıltılar ve adliye binalarının soğuk koridorları çok geride kalmıştı. Güneş, kentin silüetinin ardına çekilirken gökyüzünü eflatun, kül rengi ve bakır tonlarına boyuyordu. Poyraz, denizin üzerindeki tuzu savurarak kıyıya vuruyor; eski beton bloklara çarpan dalgalar boğuk, ritmik bir uğultuyla dağılıyordu.
Üç yıl önce her şeyin başladığı, bir hayatın bittiği ve iki gencin ruhunun parçalandığı o mendirekteydiler.
Rüzgar, kayalıkların bittiği, beton platformun denize en çok sokulduğu o uç noktada duruyordu. Üzerindeki okul ceketini çoktan çıkarmış, siyah pamuklu kazağının kollarını dirseklerine kadar sıvamıştı. Açık ela gözleri, köpüren karanlık sulara kilitlenmişti. Boynundaki Defne’ye ait o gümüş zincirli yıldız kolyeyi tişörtünün üstünden çıkarmış, parmaklarının ucunda tutuyordu.
Arkasındaki çakılların ve betonun hışırtısıyla Aras yaklaştı. Adımları artık sessiz bir avcının kaçak adımları değildi; yere sağlam, dingin ve tereddütsüz basıyordu. Gelip Rüzgar’ın tam yarım adım yanında, omuz hizasında durdu.
İki genç, üç yıl önce kanla boyanan o kayalıklara baktılar. Rüzgâr Aras’ın kumral saçlarını savuruyor, sol elmacık kemiğindeki o beyaz dikiş izini açıkta bırakıyordu. Fakat o iz artık bir yara değil, fırtınanın ardından kalan pürüzsüz bir kabuk gibiydi.
"Burası..." dedi Rüzgar, sesi denizin uğultusunda usulca eridi. "Üç yıldır rüyalarımda sadece bir mezardı Dağhan. Buraya her geldiğimde boğazımda bir urgan, ciğerlerimde kül vardı."
Başını çevirip Aras’a baktı. Gözlerinde artık ne bir intikamın tortusu ne de geçmişin aldatmacası vardı; sadece çırılçıplak, günlerdir bastıramadığı o yoğun derinlik dalgalanıyordu.
"Defne’yi burada kaybettim," diye devam etti Rüzgar, sesi alçalıp göğsünden gelen boğuk bir sıcaklığa büründü. "Ama seni de burada bulmuşum... Bunu anlamam için bütün hayatımın yıkılması gerekti."
Aras gözlerini denizden ayırıp Rüzgar’ın açık ela gözlerine çevirdi. İki gencin arasındaki mesafe bir nefesten ibaretti; rüzgâr ikisinin soluğunu havada birbirine katıyordu.
Aras elini kaldırdı. Yay kirişi tutmaktan nasırlaşmış o parmaklar, bu kez bir silahı kavramak için değil; Rüzgar’ın göğsünde parıldayan o gümüş kolyenin yıldızına dokunmak için uzandı. Parmak uçları kolyenin soğuk metaline, ardından Rüzgar’ın kazağının üzerinden atan kalbinin ritmine değdi.
"Biz birbirimizin cehennemiydik Rüzgar," dedi Aras. Sesi öyle duru, öyle derinden çıktı ki denizin tüm dalgaları o an sustu sanki. "Ama o yangından geriye sadece bu kaldı."
Rüzgar bir an bile tereddüt etmedi. Boşta kalan elini kaldırıp Aras’ın elinin üzerine koydu; parmaklarını Aras’ın nasırlı parmaklarına kenetledi. Dokunuşun yarattığı o elektrik, günlerdir teknede, arabada, malikanenin kütüphanesinde aralarında kıvılcımlanan o adsız çekimi nihayet açık bir ateşe dönüştürdü.
Rüzgar diğer elini yavaşça kaldırıp Aras’ın sol yanağına koydu. Başparmağının ucu, o beyaz dikiş izinin üzerinden tüy gibi hafif, ürpertici bir şefkatle geçti. İzi takip etti; elmacık kemiğinden çene hattına kadar inen o çizgiyi dokunuşuyla adeta yeniden çizdi.
Aras gözlerini yummadı. İçindeki kaçak çocuk, bu dokunuşun altında ilk kez tamamen durdu, teslim oldu ve ait olduğu yeri buldu.
"Korkmuyor musun?" diye fısıldadı Rüzgar, aralarındaki mesafe milimetrelere inerken. "Bundan sonra ne olacağından... Nereye gideceğimizden?"
Aras dudaklarının kenarında beliren o hafif, yarım tebessümle başını hafifçe eğdi; alnını Rüzgar’ın alnına yasladı. İki gencin nefesleri birbirinin dudaklarına çarptı.
"Korkmuyorum," dedi Aras, fısıltısı bir yemin gibi mühürlendi. "Ben yönümü buldum Karahan. Sen nerede durursan, benim menzilim orası."
Rüzgar kolyeyi tutan parmaklarını gevşetip zinciri kazağının içine, kalbinin tam üstüne bıraktı; ardından iki eliyle Aras’ın ensesini kavrayıp onu kendine biraz daha çekti. Mendireğin ucunda, karanlığa gömülen denizin ve kentin soluk ışıklarının altında, aralarındaki o son görünmez duvar da tamamen yıkıldı.
Artık kaçış yoktu. Artık yanılgı yoktu.
Sadece rüzgârın fısıltısı, birbirine kenetlenen iki el ve aynı fırtınadan sağ çıkan iki ruhun sarsılmaz sessizliği vardı.