İçeriğe geç

YANILGI

Bölüm 24 · 4 dk okuma

YANILGI

Bölüm 24

BÖLÜM 24

Konsoldaki yeşil ekranın yaydığı donuk parıltı, teknenin dar güvertesinde asılı kalan o tekinsiz büyüyü bir bıçak gibi yardı.

Aras’ın parmakları, Rüzgar’ın çene çizgisinden usulca ama hiçbir tereddüt göstermeden çekildi. Dokunuşun bıraktığı sıcaklık ikisinin de teninde yanmaya devam ederken, gözlerindeki o savunmasız derinlik saliseler içinde yerini hedefe kilitlenmiş iki avcının buz gibi ciddiyetine bıraktı.

Rüzgar bacaklarının üzerindeki yün battaniyeyi tek bir hamlede kenara itip ayağa fırladı. Konsolun başına geçti; uydu terminalindeki haritayı yakınlaştırdı. Ekranda, Mora Yarımadası’nın çentikli fiyortlarını andıran sarp burunlarından biri—Porto Kagio’nun güneyindeki kör koy—ve hemen girişinde motorlarını kapatmış, demir atmış 120 metrelik Aetos yük gemisinin silueti belirdi.

"İki deniz mili mesafedeyiz," dedi Rüzgar. Sesi, az önceki o fısıltılı yakınlıktan tamamen arınmış; operasyonel, tok bir tona kavuşmuştu. Gaz kolunu hafifçe öne iterek motorları en düşük devirde, köpük çıkarmayacak bir hızda çalıştırdı. "Koyun iki yakası dik kayalık. Ana güverte projektörleri körfez yönüne bakıyor ama sarp falezlerin dibinde kalan arka rampa tamamen karanlıkta."

Aras baş ambarına uzandı. Lamine ahşap gövdeyi ve mat siyah karbon kolları çıkardı. Kirişi dizinin arkasından dolayarak vücut ağırlığıyla esnetti; kirişin tırnağa otururken çıkardığı o mekanik ses, denizin uğultusunda kayboldu. Titanyum uçlu okları tek tek kontrol edip sadağına dizdi. Sadağın deri kayışını göğsünden çapraz geçirip sol omzunun arkasına kilitlediğinde, sırt kasları yay kirişi gibi gerilmişti.

"Kaan ne diyor?" diye sordu Aras, konsoldan sarkan kulaklığı kulağına takarak.

Hoparlörden Kaan’ın derinden gelen, parazitli ama son derece net sesi duyuldu:

"Rüzgar, Aras... Beni dinleyin. Geminin kıç güvertesinde hareketlilik var. Tarık Karahan'ı alacak olan sürat yatı Arnavutluk kıyılarından değil, güneyden—Girit yönünden yaklaşıyor. Yaklaşık yirmi dakikaları var. Eğer o yata binerse, uluslararası sularda sahte bir Yunan bayrağıyla kaybolacak. İkinci bir şansınız olmayacak."

"Yirmi dakika," dedi Aras, sol elmacık kemiğindeki beyaz yara izini sıvazlayarak. Gözlerini koyun girişinde dikilen o devasa, paslı sac yığınına dikti. "Yeter de artar."

Tekne, koyun dik kireçtaşı kayalıklarının gölgesine bir hayalet gibi sokuldu. Suyun üzerindeki siyah silüet, Aetos’un paslı gövdesine yüz metre kala tamamen durdu. Rüzgar motoru kesti, tekneyi çapa atmadan, kayalıkların oyuğuna bağlayan bir gergi halatıyla sabitledi.

"Geminin servis merdiveni kıç tarafta, suyun iki metre üzerinde asılı duruyor," dedi Rüzgar, belindeki kılıfından sustalı bıçağını ve Baran’ın bagaja bıraktığı susturuculu kompakt tabancayı alarak. Ela gözleri karanlıkta parıldıyordu. "Ben jeneratör dairesinin altındaki servis kapağından içeri sızıp kaptan köşküne giden koridoru tutarım. Koruma sayısını bilmiyoruz ama en az dört ya da beş paralı asker güvertede devriye atıyordur."

Aras başını iki yana salladı. Sol elindeki yayı teknenin bordasına hafifçe dayadı.

"Korumalarla vakit kaybetmeyeceğiz," dedi Aras. Bakışları geminin en üst güvertesinde, lomboz ışıklarının hafifçe aydınlattığı geniş kamaraya kilitlendi. "Tarık Karahan kadehiyle balkonda bekliyordu. Kaçış anına kadar o kamaradan çıkmaz. Sen sintineden değil, benimle birlikte çapa zincirinin boşluğundan ana güverteye çıkacaksın. Sen arkamı kollayacaksın Karahan... Ben kirişi çekeceğim."

Rüzgar Aras’ın gözlerindeki o keskin kararlılığa baktı. İki saat önce güvertede birbirlerinin nefesini dinleyen o iki yaralı çocuk gitmiş; yerine aynı hedefe kilitlenmiş ölümcül bir çarkın iki dişlisi geçmişti.

"Tam arkandayım," dedi Rüzgar, fısıltıyla.

İki genç, teknenin kenarından siyah sulara aynı anda, tek bir damla bile sıçratmadan süzüldüler.

Akdeniz’in gece ayazı tenlerini bir jilet gibi kesti; fakat içlerindeki yangın o soğuğu saniyeler içinde buharlaştırdı. Su geçirmez kılıflarındaki silahlarıyla, çapa zincirinin gemi gövdesine bağlandığı o devasa demir halkaya doğru sessiz kulaçlarla ilerlediler.

Zincirin yosunlu, paslı baklalarına ilk tutunan Aras oldu. Bir dağ keçisi çevikliğiyle, sırtındaki yayın ağırlığını hiç hissetmiyormuş gibi zincir boyunca yukarı tırmandı. Demir güverteye adımını attığında dizlerinin üzerine çöktü; çevreyi taradı.

Güverte loştu. İki yüz metre ilerideki servis botunun yanında, otomatik tüfeklerini omuzlarına asmış iki silahlı koruma sigara içiyordu. Aralarındaki mesafe ve geminin devasa motor uğultusu, rüzgârın sesini tamamen yutuyordu.

Hemen arkasından Rüzgar güverteye çıktı. Üzerindeki ıslak rüzgarlıktan süzülen suları silkeleyip tabancasının emniyetini başparmağıyla indirdi.

O anda, geminin üst katındaki kaptan köşkünün kapısı açıldı.

Koyu gri kaşmir kabanı, elindeki deri evrak çantası ve boynundaki ipek fularıyla Tarık Karahan çelik merdivenlerin başında belirdi. Yanında iki iri yarı koruma daha vardı; adımları aceleciydi. Aşağıdaki sürat yatının koya girmek üzere olduğunu haber veren tek bir beyaz fener ışığı koyun girişini taradı.

Tarık Karahan merdivenlerden aşağı, filika güvertesine doğru inmeye başladı.

Aras sadağından titanyum uçlu, mat siyah tüylü av okunu çekti. Kirişe yerleştirdiği an çıkan o madeni tıkırtı, gecenin gürültüsünde kayboldu; fakat kirişin sol elmacık kemiğindeki o beyaz dikiş izine kadar çekilişi, üç yıllık bir kabusun son koordinatıydı.

Aras hedefini aldı.

Rüzgar ise tam onun sağ çaprazında, namlusunu aşağıdaki korumalara doğrultmuş halde bekliyordu; ela gözlerinde Defne’nin çalınan hayatı, Cemre’nin dökülen gözyaşları ve Aras’ın yüzündeki o yaranın hesabı alev alev yanıyordu.

"Şimdi," diye fısıldadı Rüzgar.

Ve Aras parmaklarını gevşetti.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.