Kirişin parmak uçlarından kurtulduğu o salisede kopan ses, bir yayın değil, havayı yaran kurşun geçirmez bir çeliğin ıslığıydı.
Vıııınnn— ŞLAAK!
Titanyum uçlu av oku, filika güvertesine inen dar sac merdivenin korkuluğunu sıyırıp Tarık Karahan’ın tam önünde yürüyen iri yarı korumanın sağ omzuna saplandı. Okun yarattığı kinetik darbe adamı merdivenlerden aşağı, güvertenin paslı zeminine bir çuval gibi fırlattı. Korumanın omuz kemiğini parçalayan metalin sesi, gecenin uğultusunu bıçak gibi yardı.
"Pusudayız!" diye kükredi diğer koruma, omzundaki hafif makineli tüfeği kurşun hızıyla omzuna almaya çalışarak.
Fakat tetiğe basmaya vakti kalmadı.
Aras’ın hemen sağında çömelmiş olan Rüzgar, susturuculu kompakt tabancanın tetiğini iki kez arka arkaya ezdi.
Puf. Puf.
Namlunun ucundan çıkan iki kurşun, adamın göğüs kafesine kusursuz bir aralıkla çakıldı. Koruma elindeki silahı ateşleyemeden merdiven korkuluğuna yığıldı; dizleri çözülerek basamaklardan aşağı yuvarlandı.
Tarık Karahan basamakların ortasında donakalmıştı. Elindeki siyah deri evrak çantası parmaklarının arasından kayıp basamaklara çarparak açıldı; içindeki sahte pasaportlar, offshore banka cüzdanları ve hisse devir senetleri gece rüzgârında savrularak siyah sulara dökülmeye başladı.
Tarık’ın yüzünün sağındaki o büzüşmüş yangın derisi ay ışığında gerildi. Gözleri önce basamaklarda yatan adamlarına, ardından vinç kulesinin gölgesinden ağır, mekanik adımlarla çıkan iki silüete dikildi.
Gelenler bir polis timi değildi.
Önde Aras yürüyordu. Sol elinde tuttuğu lamine gövdeli yay yere paralel duruyor; sadağından çektiği ikinci titanyum ok kirişin çentiğinde, hedefin tam göğüs kafesine kilitlenmiş bekliyordu. Sol elmacık kemiğindeki o beyaz yara izi, üç yıl önceki o sahildeki mendirek gecesinin tüm intikamıyla parıldıyordu.
Hemen bir adım gerisinde ise Rüzgar vardı. Siyah rüzgarlığından süzülen deniz suyu demir güverteye damlıyor; elindeki tabancanın namlusu doğrudan amcasının şakağına bakıyordu. Rüzgar’ın boynundan sarkan o ince gümüş zincirin ucundaki yıldız motifli kolye, göğsünde bir kor gibi yanıyordu.
Tarık Karahan’ın dudaklarında her zamanki kibirli, zehirli sırıtış belirmeye çalıştı ama gözbebeklerindeki o hayvani kaçış paniği yüzündeki yanık derisini seğirtiyordu. Sırtını çelik korkuluğa dayadı.
"Rüzgar..." dedi Tarık, sesi rüzgârın uğultusuna karışarak pürüzlü ve cılız çıktı. "O silahı kime doğrulttuğunun farkında mısın çocuk? Ben senin ailenden geriye kalan tek kanım. O sokak serserisinin yalanlarına mı inandın?"
Rüzgar iki büyük adımla mesafeyi kapattı. Basamakları ikişer ikişer tırmanıp amcasının tam bir nefes ötesinde durdu. Namlunun buz gibi soğuk çeliğini Tarık’ın tam o yangın izinin başladığı şakağına dayadı. Metalin deriye baskısı o kadar sertti ki Tarık’ın başı hafifçe yana eğildi.
"Defne de senin kanındı!"
Rüzgar bağırmadı; sesi boğazından yırtılan, üç yıllık bir mezar taşının altından çıkan dondurucu bir fısıltıydı.
"Onu o mendirekte vurdururken, Kudret’e o emri verirken senin kanın neredeydi Tarık?! Bana kardeşimin katili diye bu çocuğu gösterirken... Üç yıl boyunca benim yüzüme bakıp o kadehi kaldırırken vicdanın neredeydi?!"
Tarık’ın gözleri Rüzgar’ın açık ela gözlerindeki o cinnet sınırına kilitlendi. Bu çocukta artık o manipüle edebileceği, yas tutan şımarık varis yoktu; karşısında duran şey, bizzat kendi elleriyle yarattığı bir cellattı.
"Defne haddini aştı..." dedi Tarık, dişlerinin arasından tıslayarak. Maskesi tamamen düşmüştü. "Babandan kalan hisseleri ve şirketin güney aksındaki sevkiyatlarını polise götürecekti. Karahan Holding’i bir kız çocuğunun ahlak dersine kurban edemezdim!"
Aras basamakların dibinde durdu. Kirişi hafifçe gerdi. "Ve suçu bana yıktın. Cemre’yi yetim, beni bir gölge yapacaktın."
Tarık Aras’a baktı, dudaklarının kenarı vahşi bir nefretle kıvrıldı. "Sen zaten bir hiçtin çocuk. Sokaktan gelen bir avcı müsveddesi. Kudret seni o gece orada temizlemeliydi. Ama bak... İkiniz de buradasınız. Beni burada öldürseniz ne değişecek? Uluslararası sulardayız. Bu gemi batarsa siz de benimle birlikte bu körfezin dibine gömülürsünüz!"
Tarık konuşurken sol elini gizlice kaşmir kabanının iç cebine kaydırmaya çalıştı; küçük, seramik gövdeli yedek tabancanın kabzasına parmakları değdiği anda—
Vııızzzz— ÇIT!
Aras kirişi bıraktı.
Ok, Tarık’ın kabanının yakasını ve sol elinin bilek eklemini delip arkasındaki çelik merdiven korkuluğuna çiviledi.
Tarık’ın boğazından kulakları sağır eden bir çığlık koptu. Cebindeki tabanca güverteye düştü, tıkır tıkır yuvarlanarak denize döküldü. Eli merdiven demirine saplanmış halde dizlerinin üzerine çöktü.
Rüzgar namluyu bir milim bile geri çekmedi. Ela gözlerindeki alev, Tarık’ın acı içinde kıvranan yüzüne vurdu. Boynundaki Defne’ye ait o kolyeyi tek bir sert hamleyle koparıp çıkardı; zinciri avucunun içine doladı ve amcasının kanayan yüzünün önüne sarkıttı.
"Seni öldürmeyeceğim," dedi Rüzgar. Sesi gecenin rüzgârından bile daha soğuktu. "Defne’nin kanını senin gibi ucuz bir kurşunla kirletmeyeceğim."
Tarık nefes nefese başını kaldırdı, gözlerinde beliren o alçakça umut kırıntısıyla Rüzgar’a baktı.
"Ama bu gemiden de sağ çıkamayacaksın," diye devam etti Rüzgar.
Cebinden çıkardığı uydu telefonunun kırmızı tuşuna bastı. Kaan’ın hatta bekleyen sesi anında hoparlörden güverteye taştı:
"Rüzgar! Sahil Güvenlik ve Yunan Kıyı Emniyeti geminin koordinatlarına girdi. Üç devriye botu koya yanaşıyor! Baskın başladı!"
Koyun girişinden, falezlerin arkasından yankılanan siren sesleri ve gökyüzünü mavi-kırmızıya boyayan devasa projektör ışıkları Aetos’un paslı gövdesini bir tiyatro sahnesi gibi aydınlattı. Helikopter pervanelerinin gürültüsü denizin suyunu tokatlayarak geminin üzerine alçaldı.
Tarık Karahan’ın rengi kireç gibi bembeyaz oldu. Bileğindeki okun acısını bile unuttu; uluslararası mahkemelerin, interpol bültenlerinin ve çelik parmaklıkların ardında çürüyeceği bir hayatın kapısı yüzüne kapanmıştı.
Rüzgar amcasının yakasını bıraktı, tükürür gibi arkasını döndü.
Basamakları inip Aras’ın yanına geldi. İki genç, yaklaşan devriye botlarının projektör ışıkları altında, güvertenin ortasında karşı karşıya durdular. Rüzgar elindeki Defne’ye ait gümüş kolyeyi Aras’a doğru uzattı.
"Bunu sen hak ediyorsun Dağhan," dedi Rüzgar, sesi ilk kez tamamen duru, tüm fırtınalardan arınmış bir kabullenişle titredi. "Üç yıl önce o gece kardeşimi kurtarmak için hayatını ortaya koyan sendin."
Aras uzatılan kolyeye baktı. Yıldız motifinin üzerindeki ince zincir, rüzgârda hafifçe salınıyordu. Başını kaldırdı; sol elmacık kemiğindeki yara izi artık bir utanç ya da kaçış damgası değil, kazanılmış bir zaferin mührü gibi duruyordu.
Sağ elini uzattı; ama kolyeyi almak yerine, Rüzgar’ın kolyeyi tutan elini avucunun içine aldı, parmaklarını çocuğun parmaklarının üzerine kapattı.
"Bu kolye sende kalsın Rüzgar," dedi Aras, doğrudan o açık ela gözlerin derinliğine bakarak. Sesi denizin tüm fırtınasını susturacak kadar derindi. "Kardeşinin hatırası senin göğsünde yaşasın. Bizim hesabımız bitti. Artık kaçmak yok."
Rüzgar gülümsedi; haftalardır, belki de yıllardır ilk kez dudaklarında gerçek, aydınlık bir tebessüm belirdi. İki gencin birbirine kenetlenen elleri, yaklaşan polis helikopterinin rüzgârında savrulan saçlarının arasında dimdik durdu.
Helikopterin devasa projektörü ikisinin üzerine düştüğünde, gecenin karanlığı tamamen parçalanmış; Mora’nın o kör koyunda hem Defne’nin ruhu huzura kavuşmuş hem de iki yaralı ruhun kanla ve ateşle mühürlenen bağı ebediyen kurulmuştu.