İçeriğe geç

YANILGI

Bölüm 23 · 5 dk okuma

YANILGI

Bölüm 23

BÖLÜM 23

Güney sahilinin ıssız, çorak kayalıklarına gizlenmiş eski balıkçı iskelesi, dalgaların paslı kazıklara vurmasıyla hafifçe beşik gibi sallanıyordu. Gece yarısına iki saat kala rüzgâr yön değiştirmiş; karadan esen ılık sonbahar esintisi yerini açık denizden gelen tuzlu, buz gibi bir ayaza bırakmıştı.

Baran’ın ayarladığı çift pervaneli, gövdesi mat siyah kompozit kaplama sürat teknesi karanlık suların üzerinde neredeyse görünmez bir gölge gibi bekliyordu.

Aras yay kılıfını ve sadağını teknenin su geçirmez baş ambarına yerleştirdi. Hareketleri her zamanki gibi hesaplı ve sessizdi; tekneye binerken bordaya basışındaki o milimetrik ağırlık dengesi, gövdenin suya çarpıp ses çıkarmasına bile izin vermemişti. Rüzgar ise teknenin kıç tarafındaki çift motorun yakıt vanalarını kontrol ettikten sonra konsola geçti. İki gencin üzerindeki siyah rüzgarlıklar, açık denizin ıslak serpintisini püskürtmek için fermuarları sonuna kadar çekilmiş haldeydi.

Konsoldaki uydu telsizinden Kaan’ın cızırtılı, fısıltılı sesi geldi:

"Kıyı emniyetinin radar sahasından çıkmak üzeresiniz. Mora açıklarına kadar uluslararası sularda tam kör uçuş yapacaksınız. Sinyali kesiyorum; kıyıya yarım mil kala koordinat paketini yeniden göndereceğim. Dikkatli olun."

"Anlaşıldı," dedi Rüzgar, konsoldaki mandalı indirip telsizi kapattı.

Kontağı çevirdiğinde çift pervane derinden, boğuk bir uğultuyla döndü. Tekne kıyıdaki cılız fener ışıklarını arkasında bırakarak zifiri karanlık Ege sularına doğru burnunu uzattı. Kıyı şeridi ufukta silik, sarı bir çizgiye dönüşene kadar motorları orta devirde tuttular; ardından Rüzgar gaz kolunu ileri itti. Teknenin burnu hafifçe şaha kalkıp köpüren kara suları yararak açık denizin ortasına doğru fırladı.

Saat 01.15. Açık deniz.

Kıyı tamamen yok olmuştu. Gökyüzüyle deniz, aralarındaki ufuk çizgisini silen uçsuz bucaksız, simsiyah bir boşluğa dönüşmüştü. Başlarını kaldırdıklarında, şehrin ışıklarından arınmış zifiri gökte parıldayan binlerce soğuk yıldız dışında hiçbir şey görünmüyordu. Dalgaların tekne gövdesine çarparak çıkardığı o düzenli, ritmik çalkantı motorun rölantiye alınmasıyla birlikte gecenin tek sesi haline geldi.

Rüzgar motoru durdurmuş, sürüklenmeye bırakmıştı. Yakıt tasarrufu yapmak ve Aetos yük gemisinin radar kulesine erken yakalanmamak için Mora açıklarındaki kör noktada iki saat beklemek zorundaydılar.

Teknenin açık güvertesinde, motor kapağının üzerine oturmuş olan Rüzgar, deri eldivenlerini çıkarıp cebine soktu. Üşüyen parmaklarını nefesiyle ısıtmaya çalışırken açık ela gözleri pruvada, çapa zincirinin hemen yanında sırtını konsolun çelik desteğine yaslamış Aras’a kaydı.

Aras ayakta durmuyordu; bacaklarını güverteye uzatmış, sol kolunu dizine dayamıştı. Sağ elinde tuttuğu titanyum uçlu bir oku, küçük bir bileme taşıyla neredeyse duyulmayacak bir sürtünmeyle siliyordu. Yıldızların ve konsoldaki soluk yeşil pusula ışığının aydınlattığı yüzü, mermerden oyulmuş antik bir heykel kadar durgun görünüyordu. Sol yanağındaki o beyaz dikiş izi, ay ışığının tuzlu serpintiye çarptığı her parıltıda belirginleşiyordu.

Rüzgar ayağa kalktı. Güvertenin ıslak zemininde sessiz adımlarla öne doğru yürüdü. Konsolun altındaki dolaptan çıkardığı kalın yün battaniyeyi omzuna almıştı; yanındaki metal matarayı da eline alarak Aras’ın iki adım ötesine, güverte kenarındaki ahşap çıtaya çöktü.

Mataranın kapağını açıp sıcak çaydan bir yudum aldıktan sonra Aras’a uzattı.

Aras başını bileme taşından kaldırmadı; ama oku tutan parmakları bir anlığına duraksadı. Başını yavaşça kaldırıp Rüzgar’ın uzattığı mataraya, oradan da açık ela gözlerin derinliğine baktı. Aralarındaki mesafe sadece yarım metreydi; açık denizin buz gibi ayazı yüzlerine çarparken ikisinin de solukları havada beyaz dumanlar halinde birbirine karışıyordu.

Aras matarayı aldı. Metalin sıcaklığı parmaklarına işlerken bir yudum aldı, boğazından aşağı inen sıcaklık göğsündeki gerginliği hafifçe gevşetti. Matarayı geri uzatırken parmakları Rüzgar’ın çıplak eline değdi.

O an, güvertenin ortasında ne dalgaların sesi kaldı ne de açık denizin ayazı.

İki gencin teninin birbirine değdiği o kısacık saniyede, sabah malikanedeki kahve kokusunun arasında başlayan, arabada hız ibresi yükselirken büyüyen o tanımlanamaz çekim bu kez zifiri karanlığın ortasında çırılçıplak kaldı. Ne Aras elini hemen çekti ne de Rüzgar gözlerini kaçırdı.

Rüzgar omzundaki kalın battaniyenin bir ucunu kaldırıp sessizce Aras’ın dizlerinin üzerine doğru uzattı. "Burası kıyıya benzemez Dağhan," dedi Rüzgar, sesi gecenin rüzgârında fısıltıdan farksız, derinden ve pürüzlü çıktı. "Sabaha karşı donarsın."

Aras battaniyenin ağırlığını bacaklarının üzerinde hissettiğinde yutkundu. Sol elmacık kemiğindeki yara izi karıncalandı. "Üşümeye alışkınım," dedi, sesi her zamanki mesafeli tonunu korumaya çalışsa da altındaki o savunmasız kırılma apaçık ortadaydı.

"Biliyorum," dedi Rüzgar, başını teknenin kenarına yaslayıp doğrudan Aras’ın gözbebeklerine bakarak. "Üç yıldır her şeye alışmışsın sen. Kaçmaya, saklanmaya, tek başına bir orduyla dövüşmeye..."

Rüzgar bir an duraksadı; tişörtünün altından Defne’ye ait o gümüş kolyeyi çıkarıp parmaklarının arasında çevirdi.

"Ben o atölyede Cemre’ye yaklaştığımda... Sırf canını yakmak, seni delirtmek için yanına gitmiştim. Ama Cemre bana baktığında, gözlerinde öyle bir masumiyet vardı ki... O an kendimden tiksindim. Ve sonra sen o kapıyı kırıp içeri girdiğinde, bana vurduğun her yumrukta aslında haklı olduğunu biliyordum. Kardeşini korumak için beni orada öldürebilirdin."

Aras elindeki titanyum oku yere, yay kılıfının yanına bıraktı. Sırtını çelik konsola biraz daha dayayarak Rüzgar’a doğru hafifçe döndü. İki genç artık diz dize oturuyorlardı; battaniye ikisinin bacaklarını da örtmüş, aralarındaki o son soğuk mesafeyi de eritmişti.

"Seni öldürmek istemedim Rüzgar," dedi Aras. İlk kez ses tonundaki tüm kalkanları indirmişti; sesi denizin derin suları kadar berrak ve ağırdı. "Mendirekte yüzüme o demiri vuran adamla senin arandaki farkı biliyordum. Sen sadece körleşmiştin. Sevdiğin birini kaybettiğinde insanın gözü dünyayı yakmak ister; bunu en iyi ben anlarım. Ben her sabah Cemre’nin nefes aldığını görmek için uyanırken, senin her sabah o kolyeye bakıp kardeşinin yokluğuyla uyandığını biliyordum."

Rüzgar’ın boğazında bir düğüm çözüldü. Başını hafifçe Aras’a doğru yaklaştırdı. Aralarındaki mesafe o kadar azaldı ki, Rüzgar Aras’ın kumral kirpiklerinin ucundaki deniz tuzunu, dudaklarındaki hafif çatlakları ve sol yanağındaki izin tenle birleştiği o ince çizgiyi milim milim görebiliyordu.

"Peki ya şimdi?" diye sordu Rüzgar, fısıltısı neredeyse Aras’ın dudaklarına değecek kadar yakındı. Açık ela gözlerinde ne intikam vardı ne de geçmişin yalanları; sadece bu teknenin ortasında, bu yabancı çocukla paylaştığı o sarsıcı, baş döndürücü gerçeklik vardı. "Şimdi ne için savaşıyorsun Dağhan?"

Aras bakışlarını Rüzgar’ın gözlerinden ayırmadı. Göğsü hızla inip kalkarken içinde günlerdir bastırmaya çalıştığı o fırtına nihayet adını buldu. Bu çocuk artık onun düşmanı ya da sadece kardeşini kurtaran bir müttefik değildi; ruhundaki o dipsiz yalnızlığın içinde yankı bulan tek sesti.

"Artık sadece Cemre için değil," dedi Aras.

Sağ elini kaldırdı; nasırlı, sert parmak uçları istemsizce, neredeyse kendi iradesi dışında hareket ederek Rüzgar’ın çene çizgisine, dün gece kendi yumruğunun bıraktığı o sararmış morluğun hemen üzerine çok hafifçe dokundu. Dokunuşu tüy gibiydi ama ikisinin de bedeninden geçen o elektrik akımı teknenin sallantısını bile unutturdu.

"Bu gece o hesabı kapatacağız," diye fısıldadı Aras, parmaklarını geri çekmeden. "İkimiz için de."

Rüzgar nefesini tuttu; Aras’ın elinin sıcaklığı tenini yakarken gözlerini bir an bile yummadı. İki genç, açık denizin ortasında, yıldızların altında tek bir kelime daha etmeden dakikalarca birbirlerinin nefesini dinlediler.

Tam o sırada, konsoldaki uydu alıcısının kırmızı ışığı iki kez arka arkaya yanıp söndü ve Kaan’ın şifreli koordinat sinyali ekranı aydınlattı:

HEDEF MENZİLDE: AETOS YÜK GEMİSİ MORA KOYUNA GİRİŞ YAPTI.
Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.