Mutfaktaki kalabalık, Kaan ve Baran’ın tezgâhın üzerindeki haritaları toparlamak için salona geçmesiyle bir anlığına dağıldı. Selin, kapı aralığından anlayışlı bir bakış fırlatarak sessizce arkalarından çıktı; eşikte sadece Aras, Cemre ve biraz geride duran Rüzgar kaldı.
Cemre sandalyeden kalktı. Adımları hala hafifçe aksıyordu ama gözlerindeki o dehşet dolu pus dağılmış, yerini boğazını yakan keskin bir çaresizliğe bırakmıştı. İki adımda abisinin önüne geldi. İki elini birden Aras’ın göğsüne koydu; parmakları koyu gri kapüşonlunun kumaşını sıktı.
"Gitmek zorunda mısın?"
Sesi fısıltıdan halliceydi; mutfağın yüksek tavanında asılı duran kederi titretti.
"Polis binayı bastı işte Aras... Bütün televizyonlar onun adını söylüyor. Kaçak o artık. Bırak nereye giderse gitsin, bizim hayatımızdan çıktı ya!"
Aras kardeşinin titreyen ellerini avuçlarının arasına aldı. Sol elmacık kemiğindeki yara izi sabah güneşinde gerildi ama bakışları bir kalkan gibi yumuşadı. Eğilip alnını Cemre’nin alnına yasladı.
"Çıkmadı Cemre," dedi Aras, sesi öyle derinden ve sakin çıktı ki Cemre’nin içindeki fırtınayı usulca bastırdı. "Biz üç yıldır bir bavulun içinde yaşıyoruz. Bir kapı her gıcırdadığında, bir fren sesi her duyulduğunda senin gözlerindeki o korkuyu gördüm ben. O adam o koylarda, o sınırlarda serbest nefes aldığı sürece ne sen o defterlere rahatça resim çizebilirsin ne de ben o yayı elimden bırakabilirim. Bu kaçışın bitmesi için o hedefin düşmesi gerek."
Cemre’nin gözlerinden bir damla yaş süzülüp Aras’ın başparmağının nasırına damladı. İtiraz edemedi. Abisinin o gözbebeklerindeki kararlılığı, üç yıl önceki o kanlı geceden beri ezbere biliyordu. Başını usulca salladı, kollarını abisinin boynuna dolayıp ona sımsıkı sarıldı.
"Bana geri döneceksin," diye fısıldadı Cemre, sesi abisinin omzunda boğularak. "Söz ver."
"Söz," dedi Aras. Kardeşinin saçlarını son bir kez öpüp geri çekildi.
Cemre gözlerini sildi. Bakışları, kapı pervazına yaslanmış, sırt çantasının askısını tutarak onları sessizce izleyen Rüzgar’a kaydı.
Rüzgar olduğu yerde kaskatı kesilmişti. Açık ela gözlerinde, Cemre’nin o saf bağlılığını izlerken beliren derin, sarsıcı bir hüzün vardı. Defne ile vedalaşamadığı o son sabah aklına gelmişti; kapıdan çıkarken arkasına bile bakmadığı o sıradan gün...
Cemre yavaş adımlarla Rüzgar’a doğru yürüdü.
Rüzgar genç kızın yaklaştığını görünce ne yapacağını bilemeyerek yarım adım geri çekilecek gibi oldu. Kaburgasındaki sızı birden boğazına düğümlendi; kendini hala bu kızın acılarının ortağı, o karanlık ailenin bir parçası olarak görüyordu.
"Cemre, ben..." diye başladı Rüzgar, sesi kuru ve pürüzlüydü.
Cemre çocuğun cümlesini bitirmesine izin vermedi.
Bir adım daha atıp kollarını Rüzgar’ın boynuna doladı; başını Rüzgar’ın omzuna, siyah deri ceketinin soğuk yakasına yaslayarak ona sımsıkı sarıldı.
Rüzgar’ın nefesi göğsünde dondu. İki kolu bir iki saniye havada asılı kaldı; bedeni aldığı bu beklenmedik temasla taş kesildi. Hayatında ilk kez, Defne’nin gidişinden bu yana ilk kez birisi ona Karahan soyadının getirdiği o lanetli zırhı yok sayarak sarılıyordu. Cemre’nin küçük, titreyen elleri ceketinin sırtını kavradığında, Rüzgar’ın o taşlaşmış duvarları temelinden çatladı.
Gözlerini sıkıca yumdu. Titreyen sağ elini kaldırıp çok büyük bir özenle, kırılacak bir şeye dokunur gibi Cemre’nin sırtına koydu. Parmakları kumaşa hafifçe tutundu.
"Dün gece..." dedi Cemre, fısıltısı doğrudan Rüzgar’ın boynundaki o gümüş zincire çarptı. "O kurşunun önüne atladın. Beni bırakmadın. Defne seni görseydi... seninle gurur duyardı Rüzgar."
Rüzgar’ın boğazında yutkunamadığı koca bir cam kırığı düğümlendi. Kirpikleri hafifçe ıslandı ama kendini toparladı. Başını hafifçe eğip genç kızın kulağına doğru fısıldadı:
"Abini sana sapasağlam getireceğim Cemre. Yemin ederim."
Cemre geri çekildiğinde gözlerinde buruk ama güven dolu bir tebessüm vardı. Aras ise birkaç adım öteden, kapının önünden onları izliyordu. Sol elmacık kemiğindeki gerginlik tamamen silinmişti; Rüzgar’ın Cemre’ye sarılırkenki o koruyucu, ürkek haline bakarken içindeki o tarif edemediği çekim, göğsünü saran derin bir kabullenişe dönüşmüştü.
Yirmi dakika sonra, malikanenin arka garajından fırlayan siyah, plakaları sökülmüş arazi aracı çam ormanlarının arasından güney otoyoluna doğru hızla aktı.
Direksiyonda Rüzgar vardı. İki eliyle simidi kavramış, açık ela gözlerini virajlı asfalt şeridine kilitlemişti. Yan koltukta Aras oturuyordu; yay çantası ve titanyum oklarla dolu sadağı arka koltuktaydı, kendisi ise torpidoya sabitlenmiş dijital ekrana ve kulaklığına odaklanmıştı.
Arabanın konsolundaki telsiz bağlantılı hoparlörden Kaan’ın mekanik, klavye tıkırtılarıyla karışık sesi yükseldi:
"Sesim net geliyor mu? Sinyal şifrelemesini kurdum. GSM baz istasyonlarına takılmadan uydu üzerinden doğrudan benim ana terminale bağlısınız."
"Net alıyoruz Kaan," dedi Aras, sol elini kulaklığına götürerek. "Konum güncellemesi ver."
"Aetos yük gemisi Çanakkale Boğazı çıkışını tamamladı, Ege’nin uluslararası koridoruna girdi," dedi Kaan, nefes almadan ekrandaki rotayı güncellerken. "Hızı 16 knot. Mora Yarımadası’nın güney ucundaki Porto Kagio Koyu’na tahmini varış saati gece 02.40. Eğer İpsala sınır kapısını kullanmadan güneydeki kontrolsüz balıkçı iskelesinden sürat teknesiyle geçerseniz, onlardan tam bir saat önce koyun tepesindeki kayalıklarda olursunuz."
Rüzgar vitesi sert bir hareketle beşe attı, gaza yüklendi. Motorun boğuk kükremesi kabini doldururken dikiz aynasından Aras’a baktı.
Aras da başını ekrandan kaldırıp Rüzgar’a döndü. İki gencin bakışları, hız ibresi 160’a tırmanırken bir kez daha kilitlendi. Aralarındaki o tekinsiz, sözsüz anlaşma artık son nefesine kadar işlemeye başlamıştı.
"Baran iskeledeki tekneyi ayarladı mı Kaan?" diye sordu Rüzgar, sesi yolun rüzgârını bastırarak.
Hoparlörden bu kez Baran’ın pürüzlü, kendinden emin sesi duyuldu:
"Tekne hazır Rüzgar. Depolar dolu, motor çift pervaneli. Cemre ve Selin benim evimde, güvende. Gözünüz arkada kalmasın... O herifi oradan canlı çıkarmayın."
Aras cebinden çıkardığı çelik çakıyı parmaklarının arasında çevirdi; bıçağın ucundaki metalik soğukluk avucunu yaktı. Başını yan cama yaslayıp geride kalan kentin sisli silüetine baktı.
Av başlamıştı; ve bu kez kaçan taraf onlar değildi.