Kaan’ın çamurlu spor ayakkabıları mutfağın cilalı parkesinde sert bir frenle durdu. Sırt çantası tek omzundan kaymış, kucağında sımsıkı tuttuğu dizüstü bilgisayarı göğsüne bastırırken nefesi kesik kesik çıkıyordu. İnce metal çerçeveli gözlüğü burnunun ucuna inmiş, alnındaki ter damlaları şakaklarına süzülmüştü.
Arkasından giren Baran ise kapıyı kilitleyip sırtını kapı kanadına dayadı; sağ elinde tuttuğu siyah araba anahtarını parmaklarının arasında çevirirken sol kaşındaki yarığı germiş, yüzünde zaferle karışık vahşi bir gerginlik taşıyordu.
"Kaan, ne oluyor?" Rüzgar ada tezgâhın etrafından dolanıp öne çıktı. Sesindeki o tekinsiz sakinlik, Kaan’ın telaşını gördüğü an kılıç gibi bilendi.
Kaan cevap vermek yerine cebinden çıkardığı siyah kumandayı duvara gömülü geniş plazma ekrana doğrulttu. Kırmızı düğmeye bastığı an ekranda beliren son dakika bandı, mutfaktaki tabak çatal tıkırtısını bıçak gibi kesti.
Kanalın alt yazısında büyük, kırmızı puntolarla tek bir cümle akıyordu:
SON DAKİKA: KARAHAN HOLDİNG’E ŞAFAK BASKINI — MALİ ŞUBE VE ORGANİZE SUÇLAR MERKEZ BİNADA!
Ekranda, kentin iş merkezinde göğe yükselen siyah camlı Karahan Kulesi’nin önü görünüyordu. Düzinelerce sivil ve resmi polis aracı binanın döner kapısını çembere almıştı. Mavi-kırmızı tepe lambalarının çakar ışıkları, sabahın sisli göğünü kesik kesik yarıyordu. Özel harekât polisleri ellerinde koçbaşları ve otomatik tüfeklerle lobiye dalarken, içeriden koliler dolusu evrakı, sabit diskleri ve çelik kasaları taşıyan memurlar arka arkaya çıkıyordu.
Muhabirin heyecanlı sesi hoparlörden mutfağa döküldü:
"...Karahan Holding Yönetim Kurulu Başkan Vekili Tarık Karahan hakkında organize suç örgütü kurmak, ihaleye fesat karıştırmak, kara para aklamak ve üç yıl önce sahil şeridinde işlenen Defne Karahan cinayetini azmettirmek suçlamalarıyla yakalama kararı çıkarıldı. İddialara göre, emniyet birimlerine bu sabah 05.00 sularında kimliği belirsiz bir kaynaktan ulaştırılan ve holdingin gizli offshore hesapları ile adli balistik raporlarını içeren dijital bir arşiv, operasyonun düğmesine basılmasını sağladı..."
Selin elini ağzına bastırdı, gözleri doldu. Başını çevirip masada kaskatı kesilmiş Cemre’ye baktı; Cemre çay bardağını tutan ellerini göğsüne çekmiş, ekranda beliren o tanıdık logoya—üç yıldır hayatlarını kaçak bir gölgeye çeviren o holding armasına—bakıyordu.
"Sen mi yaptın?"
Aras’ın sesiydi bu. Masanın hemen yanında, bir heykel gibi dikiliyordu. Bakışlarını ekrandaki çakar ışıklarından ayırıp Kaan’ın yüzüne dikmişti. Sol elmacık kemiğindeki yara izi hafifçe gerildi.
Kaan derin bir nefes verdi, gözlüğünü parmağının ucuyla yukarı itti. "Ben sadece kapıyı araladım Dağhan. Kudret’in dün gece depoda bayılmadan önce bahsettiği o şifreli sunucu klasörlerini kırdım. Tarık Karahan’ın son üç yılda satın aldığı yerel savcıların, sahte balistik uzmanlarının ve paravan şirketlerin listesiydi o. Sabah 05.00’te organize şubenin güvenli ihbar hattına bıraktım. Dosya artık örtbas edilemez. Devlet peşinde."
"Ama kendisi yok," dedi Rüzgar. Sesi öyle soğuk çıktı ki, ekrandaki siren sesleri bile o sesin yanında sıcak kaldı.
Rüzgar televizyona doğru bir adım attı. Açık ela gözleri, ekranda Tarık Karahan’ın eski bir basın toplantısından arşiv fotoğrafı belirdiğinde kısıldı. O fotoğraftaki kibirli gülüş, dün gece kuru yük gemisinin güvertesinden elindeki viski kadehini kaldırırken takındığı o zehirli ifadenin aynısıydı.
"Haber bülteni yakalama kararı diyor," dedi Rüzgar, Kaan’a dönerek. "Peki o nerede Kaan? Malta bandıralı o gemi nereye gidiyor?"
Kaan elindeki dizüstü bilgisayarı ada tezgâhın mermer yüzeyine bıraktı, ekranı Aras ve Rüzgar’ın görebileceği şekilde çevirdi. Ekranda Akdeniz’in uydu haritası ve haritanın üzerinde güneye doğru milimetrik ilerleyen kırmızı bir sinyal noktası yanıp sönüyordu.
"Kuru yük gemisi 'Aetos'," dedi Kaan, parmağını kırmızı noktaya vurarak. "Tarık Karahan uluslararası sulardan çıkmadan doğrudan Malta’ya yanaşmayacak. Geminin resmi rotası İtalya olarak görünüyor ama yükleme manifestosundaki gizli bir koordinatı yakaladım. Gemi bu gece yarısı Mora Yarımadası’nın güneyindeki küçük bir koya demirleyecek. Oradan Tarık’a ait özel bir yatla Yunan adaları üzerinden Arnavutluk sınırına geçiş yapmayı planlıyor."
Aras tezgâha doğru bir adım attı. Sağ elinin işaret parmağını masanın kenarına dayadı; duruşu, nefesi ve gözlerindeki o donuk, hesaplayıcı ifade bir anda yeniden şekillendi.
"Mora Yarımadası..." dedi Aras fısıltıyla. "Açık deniz değil. Kıyı şeridine yakın bir sığınak."
"Tam olarak öyle," dedi Baran, arkadan öne doğru yürüyüp tezgâha yaslanarak. "Liman polisi baskın yaptı ama Tarık Karahan karasularını terk ettiği için yerel polis hemen müdahale edemiyor. Kırmızı bülten çıkması, bürokrasi, uluslararası izinler... En az kırk sekiz saat sürer. O zamana kadar herif Balkanların dağlarında sırra kadem basar."
Mutfakta bir kez daha o ağır, boğucu sessizlik hakim oldu.
Ekrandaki muhabir holding binasındaki el koyma işlemlerini anlatmaya devam ediyordu; fakat bu masadakiler için holdingin duvarları, paraları ya da hisseleri hiçbir şey ifade etmiyordu. Asıl hesap, o geminin güvertesinde kadeh kaldıran o adamla kapanacaktı.
Rüzgar başını yavaşça Aras’a çevirdi.
Aralarında yarım metrelik bir boşluk vardı. Rüzgar’ın gözlerindeki ela ateş, Aras’ın sol yanağındaki o dikiş izine ve gözbebeklerindeki o çelik kararlılığa çarptı. Artık okula dönecek iki lise öğrencisi değillerdi; aralarındaki o kırılgan ittifak, sınırları aşacak amansız bir sürek avına dönüşmek zorundaydı.
"Kırk sekiz saatimiz yok," dedi Rüzgar.
Aras başını kaldırdı, doğrudan Rüzgar’ın gözlerinin içine baktı. Dudaklarının kenarında, haftalardır ilk kez hafif, karanlık bir kıvrılma belirdi.
"Kırk sekiz saate ihtiyacımız da yok," dedi Aras. "Kaan, teknenin yanaşacağı o koyun kara bağlantısını çıkar. Biz yola çıkıyoruz."
Cemre oturduğu sandalyede birden doğruldu; badem gözleri dehşetle büyüdü ama abisinin yüzündeki o ifadeyi gördüğünde tek bir itiraz kelimesi bile boğazından çıkamadı. Çünkü bu avın, ikisinin de hayatını geri alabilmesi için tamamlanması gereken son ok olduğunu biliyordu.