Karahan Malikanesi’nin ada tezgâhlı devasa mutfağı, yüksek tavanlı pencerelerden içeri dolan sabah güneşiyle aydınlanmıştı. Dışarıda çam ormanının dallarını sallayan hafif bir rüzgâr vardı ama içerideki hava, henüz soğumamış bir namlu kadar tekinsiz bir sessizliğe gömülmüştü.
Cemre, tezgâhın hemen karşısındaki uzun masif ahşap masanın ucuna oturmuştu. Üzerindeki bol gri kapüşonlunun kollarını avuç içlerine kadar çekmiş, Selin’in önüne koyduğu ince belli çay bardağına iki eliyle birden sarılmıştı. Bardağın buharı yüzüne çarptıkça, dün geceki kâbusun soğukluğu parmak uçlarından yavaşça çekiliyor gibiydi.
Hemen yanında oturan Selin, zeytin tabağını ve kızarmış ekmek sepetini Cemre’ye doğru biraz daha itti.
"Sıcakken bir dilim ye lütfen," dedi Selin, ses tonunu bir abla şefkatiyle yumuşatarak. "Dünden beri midene tek bir lokma girmedi Cemre. En azından peynir at ağzına."
Cemre başını hafifçe salladı. Kızarmış ekmekten küçük bir parça koparıp ağzına götürdü ama çiğnerken boğazındaki o görünmez düğüm lokmayı yutmasını zorlaştırıyordu. Gözleri masadaki tabaklardan çok, mutfak kapısının eşiğinde ayakta duran abisine kayıyordu.
Aras oturmamıştı. Sırtını kapı pervazına yaslamış, kollarını göğsünde sımsıkı kavuşturmuştu. Masanın ortasına kurulmuş o zengin kahvaltılıklara —kızarmış ekmeklere, peynir çeşitlerine, bal peteğine— tek bir an bile iştahla bakmıyordu. Gözleri sürekli bir nöbetçi gibi kapı aralığını, bahçeye açılan cam sürgüyü ve en önemlisi Cemre’nin her bir lokmasını tarıyordu. Sol elmacık kemiğindeki yara izi sabah ışığında daha soluk, daha kireç gibi duruyordu.
Rüzgar ise ada tezgâhın arkasındaydı. Siyah tişörtünün kollarını dirseklerine kadar sıvamıştı; sol kaburgasındaki bandaj her nefes alışında kumaşın altından hafifçe kabarıyordu. Ocakta kaynayan ikinci demliğin altını kıstı. Masaya doğru yürüdü, elindeki taze dilimlenmiş domates ve salatalık tabağını Cemre ile Selin’in tam ortasına bıraktı.
Hareketleri fazlasıyla ölçülü, sessiz ve temkinliydi. Bir şeyleri devirmekten ya da Cemre’yi ani bir sesle ürkütmekten korkar gibi davranıyordu.
"Tuz eklemedim," dedi Rüzgar, Cemre’ye hitaben. Sesi alçaktı, koridorlardaki o kibirli tondan tamamen arınmıştı. "İstersen şurada."
Cemre başını kaldırıp Rüzgar’ın yüzüne baktı. Çocuğun dudağının kenarındaki dikiş gibi duran kabuk, yanağındaki sararmaya yüz tutmuş morluk... Hepsi bu masaya, Cemre’nin hayatta kalabilmesi için ödenen bedeller olarak dizilmişti.
"Teşekkür ederim," dedi Cemre fısıltıyla.
Rüzgar bir an duraksadı. Genç kızın o duru, hesapsız nezaketi göğsündeki o yabancı sızıyı bir kez daha yokladı. Bakışlarını hemen kaçırıp masanın başındaki boş sandalyeye yöneldi. Ama oturmadan önce, kapı pervazında taş gibi dikilen Aras’la göz göze geldi.
İki genç adamın bakışları masanın üstünde bir kez daha çarpıştı.
Aras’ın kaskatı duruşu, Rüzgar’ın sunduğu bu güvenli alanı hala her an patlayabilecek bir tuzak gibi tarttığını gösteriyordu; fakat o gözlerdeki saf düşmanlık gitmiş, yerini kütüphanede başlayan o tekinsiz, adsız gerilime bırakmıştı.
Rüzgar sandalyeyi hafifçe geriye çekti, Aras’a baktı.
"Ayakta bekleyerek o yaraları iyileştiremezsin Dağhan," dedi Rüzgar, sesindeki pürüzlü ciddiyetle. "Masaya otur. Kardeşinin karşısında bir gardiyan gibi dikilmeyi bırak da iki lokma bir şey ye. Birazdan Kaan geldiğinde ayakta duracak güce ihtiyacın olacak."
Selin gözlerini masadan kaldırıp çekingen bir umutla Aras’a baktı. Cemre de elindeki ekmeği bırakıp abisine döndü; badem gözlerinde sessiz bir rica vardı.
Aras çenesini sıktı. Parmakları bacağına iki hafif ritmik darbe vurdu. Bir an kapıya doğru dönüp gitmeyi, bahçede volta atmayı düşündü; fakat Cemre’nin o yalvaran bakışlarına dayanamadı.
Adımlarını ağır, temkinli tutarak masaya doğru yürüdü. Rüzgar’ın hemen çaprazındaki, Cemre’nin ise tam karşısındaki ahşap sandalyeye oturdu. Sırtı yine de dikti, yay kirişi gibi gergin duruyordu ama masaya ilk kez dahil olmuştu.
Önündeki boş tabağa bir dilim kızarmış ekmek aldı. Üzerine biraz peynir koydu.
Rüzgar hemen yanındaki demlikten Aras’ın önüne temiz bir kupa uzattı, içine taze demlenmiş sıcak çayı doldurdu. İki gencin elleri kupa masaya bırakılırken milimetrik bir farkla birbirine teğet geçti. İkisinin de göğsünde, sabahki o kahve buharının arasında doğan o garip akım anlık bir kıvılcım gibi parlayıp söndü. Ne Aras elini hızla geri çekti ne de Rüzgar gözlerini kaçırdı.
Masadaki sessizlik artık bir tehdit değil, aynı fırtınadan sağ çıkmış insanların paylaştığı ağır, müşterek bir soluklanmaydı.
Çatal bıçak sesleri ahşap masada yankılanırken, dış kapının sertçe çalınması ve bahçe kapısının hızla açılma sesi mutfaktaki kırılgan huzuru bir anda paramparça etti.
Aras anında ayağa fırladı, eli belindeki görünmez refleksle boşluğa gitti. Rüzgar da sandalyeden tek hamlede doğruldu.
Koridordan Kaan’ın telaşlı, nefes nefese sesi yükseldi:
"Rüzgar! Aras! Televizyonu açın! Çabuk!"