Kütüphanenin yüksek tavanında asılı kalan o derin sessizlik, porselen kupadan yükselen kahve buharının sıcaklığıyla ağırlaşmıştı.
Aras, iki avucunun arasına hapsettiği kupanın kenarını hafifçe çevirdi. Sıcak seramik, yay kirişi çekmekten nasır tutmuş parmak uçlarına kadar işliyordu ama içindeki tuhaf kıpırtı bu fiziksel sıcaklıktan çok daha karmaşık bir yerden sökün ediyordu. Gözleri istemsizce pencere pervazında duran, sabahın gri-mavi ışığının vurduğu o dik omuzlara kaydı.
Rüzgar’ın profili... Dün geceye kadar bir namlunun, bir okun ucunda gördüğü o düşman silüeti; şimdi ona sıcak bir kahve hazırlamış, Cemre’nin uyuduğunu fısıldayan bir sığınağa dönüşmüştü. Aras zihninin köşelerini yokladı. Yıllardır tanıdığı tek duygu hayatta kalma refleksi, kaçış güzergâhları ve Cemre’nin üzerine titreyen korumacı bir zırhtan ibaretti. Bir başkasına güvenmek onun lügatinde yoktu; hele ki bu kişi, hayatını cehenneme çeviren Karahan soyadını taşıyan o çocuksa, bu his mantığının sınırlarını zorluyordu.
Fakat kupadan aldığı her yudumda, içine katılmış o bir parça sütün yumuşaklığında bile bastıramadığı bir his vardı. Rüzgar’ın az önce kapı eşiğinde durup ona bakışındaki o çıplaklık, dün gece mendirekte başlayan ve bu salonda devam eden o tuhaf, görünmez çekim... Aras’ın sol elmacık kemiğindeki yara izi hafifçe karıncalandı. İçinde adı konulamayan, onu hem tetikte tutan hem de savunmasız bırakan bu yeni duygu dalgasını anlamlandıramıyordu. Sanki uzun bir savaştan sonra ilk kez kalkanını indirmişti ve karşısında duran kişi ona kılıç çekmek yerine elini uzatıyordu.
Aras kaşlarını hafifçe çattı, bakışlarını kupanın dibindeki koyu sıvıya sabitleyip zihnini toparlamaya çalıştı. Kendini bu boşluğa bırakamazdı; tehlike geçmiş değildi, Tarık Karahan hala açıktaydı.
Tam o anda, merdivenlerin ahşap basamaklarından gelen hafif gıcırtılar salonun içindeki o yoğun, çözülemeyen havayı bıçak gibi kesti.
İki genç de aynı anda kapıya doğru döndü.
Merdivenlerin başında Cemre ve Selin belirdi. Cemre, üzerine dünkü yırtılan kazağın yerine giydiği Selin’e ait gri, bol kapüşonlunun kollarını ellerinin üstüne kadar çekmişti. Yüzü dünkü kâbusun etkisiyle hâlâ solgundu, göz altlarındaki mor halkalar sabah ışığında belirgindi ama gözlerindeki o dehşet dolu karanlık yerini uykunun getirdiği masum bir dağınıklığa bırakmıştı. Fındık kabuğu saçları birbirine karışmış, çıplak ayaklarıyla basamakları temkinli bir şekilde iniyordu.
Hemen yanında yürüyen Selin, bir elini Cemre’nin sırtına koymuş, onu korur gibi adımlarını ayarlıyordu. Selin’in de sarı saçları dağınık, gözleri uykusuzluktan hafifçe şişmişti.
"Cemre..."
Aras kupayı sehpaya bıraktığı gibi tek bir hamlede ayağa fırladı. Saliseler içinde aralarındaki mesafeyi kapattı; adımları az önceki o karmaşık düşüncelerden tamamen arınmış, sadece kardeşine kilitlenmişti. Merdivenlerin dibinde duran Cemre’nin karşısına geçti, iki elini kardeşinin yanaklarına koyup başını hafifçe kaldırdı. Gözleriyle boynundaki, kollarındaki morlukları tek tek taradı.
"Nasıl hissediyorsun? Ağrın var mı?" Aras’ın sesi, az önce Rüzgar’la konuşurkenki o kontrollü tondan fersah fersah uzaktı; saf bir abinin, canından endişe eden bir koruyucunun titrek şefkatiyle doluydu.
Cemre abisinin gözlerinin içine baktı; dudaklarının kenarında zoraki ama gerçek bir tebessüm belirdi. İki elini kaldırıp Aras’ın sol yanağındaki yara izine hafifçe dokundu. "İyiyim Aras... Gerçekten iyiyim. Sadece biraz... her yerim tutulmuş."
Selin arkadan hafifçe iç çekti. Bakışları önce Aras’a, ardından pencere kenarında durmuş onları sessizce izleyen Rüzgar’a kaydı. Selin’in yüzünde dün geceki dehşetin izleri hâlâ duruyordu ama sabahın sükûnetiyle birlikte ortama alışmaya çalışan bir kabulleniş vardı.
"Sabaha kadar deliksiz uyudu," dedi Selin, sesini alçak tutarak. "Buz kompresi iyi geldi, şişlikler inmiş."
Rüzgar olduğu yerden kıpırdamadı. Açık ela gözleri, Aras’ın Cemre’ye sarılışını, o koruyucu kolların genç kızı sarmalayışını izlerken göğsündeki o sızı yeniden hareketlendi. Defne’yi hatırladı; Defne’nin sabahları uykulu gözlerle mutfağa inişini, saçlarının dağınıklığını... Ama bu kez o hatıra yakıcı bir öfkeyle değil, Cemre’nin hayatta olmasının verdiği tuhaf, derin bir huzurla göğsüne oturdu.
Cemre, abisinin kollarından hafifçe sıyrılıp başını kaldırdığında Rüzgar’la göz göze geldi.
Genç kız duraksadı. Dün gece atölyede başlayan, mendirekte ve o karanlık depoda bir kâbusa dönen her şey saniyeler içinde aklından geçti. Ama en çok, dün gece o projektör patlamadan hemen önce ve sonrasında, Rüzgar’ın Kudret’in üzerine nasıl bir kör cesaretle atıldığını, merminin önüne nasıl siper olduğunu hatırlıyordu.
"Rüzgar..." dedi Cemre, sesi salonun sessizliğinde yumuşacık yankılandı.
Rüzgar yutkundu. Elindeki kupayı pencerenin pervazına bıraktı. Kollarını hafifçe göğsünde kavuşturup bir adım öne çıktı. "Aşağıda... mutfakta sıcak bir şeyler var. Kaan birazdan gelecek, kahvaltı yapmamız lazım."
Selin derin bir nefes alıp gülümsedi; ortamdaki gerginliği dağıtmak istercesine Cemre’nin koluna girdi. "Hadi, kahve kokusu buraya kadar geliyor zaten. Ben sana çay demlerim."
İki kız mutfağa doğru yönelirken Aras arkalarından baktı. Tam o anda Rüzgar da başını çevirdi; iki gencin gözleri bir kez daha, bu kez salonun ortasında kilitlendi. Aralarındaki o adsız çekim, sabahın ilk ışıklarıyla birlikte artık inkâr edilemeyecek kadar belirginleşmişti.