İçeriğe geç

Yangın Mevsimi

Bölüm 2 · 8 dk okuma

Yangın Mevsimi

Bölüm 2

Yenilikler ve Döngüler

Hayat yenilikler, yenilgiler, savaşlar ve arzular üzerinedir aslında. Hayatında yeni bir şey olur, yeni şeylerle alakalı hayat kırıklıkları yaşar ve heveslerine yenilirsin, heveslerin uğruna savaşırsın en sonunda da gerçek arzularını keşfedersin. Bu işin sonu her daim aynı yere çıkar, kısır bir döngü gibi hep yeniden başlar kazanma ve kaydetme oyunu.

Hayatımdaki döngülerin farkına varalı çok uzun zaman oluyordu aslında. Her yeni başlangıçta farkında olurdum kaybedeceğim şeylerin, en azından bir zaman öncesi için böyleydi. Sonra bitti. Daha doğrusu kaybedeceğim bir şey kalmadı; varlığımı kaybettim, benliğimi kaybettim sonra ve bir gün ruhum da gitti.

Ruhumu kaybettiğim günden beri bugün ilk defa yeni bir döngüye başlıyor gibi hissediyordum. Dün geceki antrenman iyi gelmişti sanırım, sabah her zaman uyandığım saatte gözlerimi açtığımı varsayarsak yedi buçuk gibi uyandım. Burada sayım var mıydı bilmiyordum ama varsa bile bu saatten önce olduğunu düşünmüyordum.

Saatim de yoktu, en azından diğer hapishanede ortak saat vardı da duvardan görüyordum. Burası tam anlamıyla bilinmezdi, kuralları bilmiyordum, yemek saatlerini bilmiyordum, bir görevim var mıydı bilmiyordum, en önemlisi saati bile bilmiyordum. Üstümdeki örtüyü tekmeleyerek ayağa kalktım, çarşafım da yoktu zaten tadım kaçıktı. Bugün birini bulup bütün sorularım olmasa da en azından önemli olanlara cevap almak ve çarşaf istemek gibi bir hayalim vardı.

Bunların hepsi yapılırdı ama şu an çok büyük bir problemim vardı: yemek. En son yaklaşık elli altı saat olduğunu düşündüğüm bir süre önce yemek yemiştim, açtım. Küçük mutfak çakması tezgâha gidip altında ve üstündeki dolapları karıştırdım, boşlardı. Mecburen dışarı çıkacaktım, yemek saati vardır diye umuyordum açıkçası. Ya hiç yemek vermiyorlarsa, diye mırıldandı iç sesim. Yok canım, o kadar da değildi. Kapının oraya gelişigüzel attığım ayakkabılarımı tekrar giydim, üstümdekilerden başka bir eşyam olmadığı için aynı kıyafetlerle elimi bile yıkamadan kendimi dışarı attım. Dar sokakta ilk gördüğüm şey büyük bir boşluk oldu, dün gece dışarı attığım beş manyak gitmişti. "Bari çarşafımı bıraksaydınız!" diye söylendim, aptal beşlisi onu da götürmüştü.

Etrafta kimsecikler yoktu, herkes uyuyordu sanırım. Dün sarışınla geldiğimiz yolları hatırlamaya çalışarak meydana doğru yürümeye başladım. Hedefime yaklaştığımı umduğum anlarda gelen seslerden önce bir durakladım, demek uyanmışlardı. Adımlarımın sıklığını arttırdım ve adeta koşar adım insanların toplandığı yere doğru ilerlemeye başladım, çok açtım. Geldiğim yer dün de yanından geçerken gördüğüm gibi büyük bir boş alandı sadece, yaklaşık beş yüz kadar kişi bir şeyin etrafında toplanıp aralarında konuşuyor olmasa hiçbir özelliği yok denebilirdi aslında. Ne konuştuklarını ya da neye baktıklarını bilmediğim kalabalık her ne ile uğraşıyorsa oldukça heyecanlı görünüyordu. İlerlemek hayat felsefem olduğu için zaten dik olan omuzlarımı daha da dikleştirdim ve neredeyse her yaştan insanın bulunduğu kadınlı erkekli topluluğun arasına daldım.

İnsanları iterek kendime yol açmak için mental olarak hazırlanmama rağmen aralarına girişim ve orta yaşlarda bir adamın beni fark edip yanındakini dürtmesi bir olmuştu. Sonra bu dürtme işi yayıldı ve bir süre sonra herkes hem göz ucuyla bana bakıyor hem de az önce konuştukları desibelden oldukça kısık bir sesle fısıldaşıyordu. Ben daha ne olduğunu anlayamadan sırtımdan bir darbe yedim ve öne doğru yalpaladım. Benim yalpalamamla herkes sustu, bir anda beş yüz kişilik kalabalık sanki tek bir kişiymiş gibi sessizliğe büründü. Ama ben sırtımdan yediğim darbenin davasında olduğum için kalabalığın sessizliğini sorgulayacak durumda değildim.

Dehşet gerilmiştim, zaten açtım. Dişlerimi sıkarak geriye doğru döndüm, arkamda görmeyi beklediğim en son kişi liseden Selindi. Bu geri zekâlının burada ne işi vardı ya! Hayır evren bana kıçıyla gülüyordu, sen git ülkenin hatta belki de Dünya'nın en güvenlikli hapishanesine düş bir de lisede gıcık olduğum kızla karşılaş... Anın şokuyla "Lan" diye bağırdım "senin burada ne işin var?". Bir adım geriledi, önce yüzüme dikkatli dikkatli baktı sonra ağzı tabiri caizse bir karış açıldı. Göz bebeklerinin büyüdüğüne an be an şahit oldum, ne zaman sonra kendine geldi "S-Sen!" diye kekeleyerek konuşmaya çalıştı. Onun tam bileğime dolamalık sahte sarı saçlarına tiksintiyle bakarken "Ya tatlım" dedim "benim. Korktun mu?".

Korkmuştu, ne kadar az sonra inkâr edecek olsa da ödü kopmuştu. Bu çakma sarı buraya gelmek için ne yapmış olabilirdi ki? Babasının parasıyla aldığı arabalarından biriyle polise mi çarpmıştı ya da belki de playboy sevgililerinden biriyle gittiği kokain partisinde mi yakalanmıştı?.. Bir kere bu kızın dünyası küçüktü, kafa yapısı, düşünceleri, mantığı küçüktü. Lisede bana yapabildiği en büyük kötülük bahçede kafama boya kutusu fırlatmaktı, ben de sonra buna karşılık onun uyuşturucu partilerindeki videolarından birini ailesine yollamıştım. Sonra okuldan kovulmuş olmam okuduğum özel lisenin babasına ait olması yüzündendi, pişman değildim yine olsa yine yapardım.

Hanımefendi sonunda kendini benimle konuşmaya hazır hissedince "Y-yok ne korkması" diye atarlandı "s-sadece şaşırdım seni burada görünce.". Gülümsedim, bir adım ona doğru yaklaştım. Benden on beş santim kısa boyuyla bana kafa tutması çok komikti gerçekten "Tatlım tatlım" dedim sesimi incelterek "sen beni gördüğüne şaşırdıysan benim şaşkınlıktan ölmem lazım. Benim niye burada olduğumu biliyorsundur, asıl sen niye buradasın?". Önce bir rengi attı, sonra o atan renk mor olarak geri geldi en sonunda "Sana ne be!" diye cırladı. Allah aşkına bu kız kaç yaşındaydı böyle, biz lise birdeyken de abuk sabuk davranırdı ama hala aynı olması şaşırtıcıydı gerçekten. Kaşlarımı kaldırdım bana bağırmasına karşılık, tam uygun bir yerine yumruk yiyordu ki arkadan bir adam gelip aramıza girdi. "Selin!" dedi sertçe "Şu baktığın meydan var ya onun eseri, dün Mert'in kolunu kırmış ona dokundu diye. Sence şu an mantıklı bir hareket mi ona bağırman? Bas git!".

Selin dondu kaldı, hatta adamdan görebildiğim kadarıyla titremeye başladı. "B-bu o mu?" diye sordu, önümdeki adam kafasını aşağı yukarı salladığı ansa arkasını dönüp gitmeye başladı. Sonunda kurtulmuştum ama kafam adamın söylediklerinde kalmıştı. Meydan madem benim eserimdi gidip görmek lazımdı, adımlarımı meydana doğru döndürdüm ve ilerlemeye başladım. Zaten herkes kenara çekilip benden uzaklaştığından dolayı eserim hemen gözlerimin önüne seriliverdi: dün gece bağladığım beş adam çırılçıplak birbirlerine bağlı ve başlarına çuval geçirilmiş şekilde oturuyordu. İyi de bu benim aklıma gelmemişti ki, hayır gelse yapardım ama gelmemişti. Kim yaptıysa ellerine sağlıktı valla, temiz işti.

Meydana benim de çıkmamla az önce susan beş yüz kişi sözleşmiş gibi aynı anda tekrar fısıldaşmaya başladı. Arkamı döndüp fısıldaşanlara ters ters baktım, zaten açtım bir de onlarla uğraşacak halim yoktu. İnsanlar susunca tekrar benim çıplak krallara döndüm, kaşlarım isteğim dışında çatılmıştı bile. Tam onlara doğru yürümeye başlamıştım ki adamların etrafını alevler sarıverdi. Bu alevler benim alevlerimdi tanıyordum ama benim yerime kimin yaktığı konusu sinirimi bozuyordu. Zaten benim gibi davranıp adamları buraya bağlamıştı bir de benden habersiz insanları yakması bunu her kim yapıyorsa onu da yakma isteğimi körüklüyordu. "Durdurun şunu!" diye bağırdım daha fazla sebep olmadığım çığlıkları duymaya dayanamayınca. Benim bağırışım önce arkamdaki insanların bir adım geriye çekilmesine sebep oldu, sonra yanan adamların arkasından Mert'in koşarak gelmesine...

Mert nefes nefese kolunun biri sargıda olmasına rağmen sırıtarak karşıma geçti. "Ooo belalı sana hazırladığımız sürprizi görmüşsün, beğendin mi?" diye sordu. Bir de sırıtıyordu gerizekalı, kafamdaki kıyamet senaryolarını bilse büyük ihtimalle arkasına bakmadan kaçardı. "Lan!" dedim "Siz hangi akla hizmet benim yerime bir şey yapıyorsunuz, diğer kolunun da kırılası varsa söyle seve seve icabına bakarım.". Ben lafımı bitirir bitirmez sağlam kolunu omzuma atıp beni geldiği yöne doğru yürütmeye başladı "Alminacığım abartma istersen, hem sen aç değil misin? Ben sana yemek vereyim." diye de ikna çalışmalarına başladı. İyi bir taktikti "Evet, evet" dedim hevesle "çok açım, yiyecekler nerede?". Bu ani ruh hali değişimim ona garip gelmiş olacak ki önce bir duraksadı sonra küçük bir kahkaha attı "Senin bu ruh halin gerçekten korkunç" diye ekledi. Omuz silkmekle yetindim, cevap vermek için çok açtım.

Beni getirdiği yer bizim küçük beton küplerimizin uzun hali gibiydi. Duvarlar betonun ham soğuk rengini muhafaza ederken uzun ve alçak duvarları boyunca sıra sıra küçük pencereler göze çarpıyordu. "Yemekler burada mı yeniyor?" diye sordum. "Sadece yüksek görevliler burada yer, geri kalan mahkumlar kendi yemeklerini pişirmek zorunda. Haftalık erzak içinse çalışmak zorundasın. Aslında olay basit çalıştığın kadar kazanırsın." dedi. Sonunda işlerin nasıl yürüdüğü ortaya çıkıyor, diye düşündüm. Tabii ki bir sistemi olduğunu düşünüyordum ama açıkçası yemek yapmamayı umuyordum. "Yüksek görevli nasıl olabilirim?" diye bir soru daha sordum yemekhaneye girerken. Güldü "Öyle kolay değil aşko o, ben yüksek görevli olana kadar bir araba adamdan dayak yedim bir o kadarını da dövdüm.".

İçeriye girdiğimiz gibi yutkunma ihtiyacı hissettim, şu an boğazımda oturan öküzün ve burnuma gelen nem kokusunun sıra sıra olan yemek masaları ile ilgili olmadığını umuyordum ama içimdeki biri bunun olduğunu bas bas bağırıyordu. Sıralı olan uzun demir masalardan en az yirmi tane vardı, yemekhanenin diğer ucundaki yemek alma standı içerideki nerdeyse tek ayrıntıydı. Mert'e dönüp "Eee yemek nerede?" diye sordum, çünkü yemek saati olmasa gerek ne içerde kimse vardı ne de yemek. Benim soruyu bitirmemle baştan aşağı betonlarla aynı renk giyinmiş bir kadın bir yemek arabasını çekerek kapıya en yakın masanın oraya getirdi. Hiç davet beklemeden koşar adım yemek arabasına doğru ilerledim ama üstündekileri görmem benim için tamamen bir hayal kırıklığıydı. Etli ne olduğunu bilmediğim bir yemek ve terbiyeli olduğunu düşündüğüm beyaz bir çorba vardı. Mert'e döndüm, benim dönmemle yüzündeki sırıtış silindi ve bir sıkıntı olduğunu anlayan ama ne olduğunu çözemeyen bakışlarla yüzüme bakmaya başladı.

"Veganım ben!" dedim isyan edercesine, evet vegandım ve şu an anladığım kadarıyla büyük aç kalmıştım. "Vegan mı?" diye sordu "Allah'a inanmıyorsun yani, neye tapıyorsunuz Vegaya mı?". Dondum kaldım, neye bu kadar şaşırdığımı bilmiyordum açıkçası; cahilliğine mi, kafasından uydurduğu yeni dine mi? "Oğlum salak mısın sen, küçükken ananlar seni bakkal sepeti diye sallandırıp ipini çok saldılar da başını yere mi çarptın? Vegan lan vegan! Kör cahil seni, hayvansal gıda yemiyorum sadece.". Kaşlarını kaldırdı, ağzı açıldı "Ha şimdi çaktım ben" dedi "bizim Gay Güven'inkindensin sen. O da hayvansal gıda yemiyorum diyor ama arıların hayvan olduğuna inanmadığı için bal yiyor.". Gay Güven mi? Hadi bakalım, yeni karakter kilidi açıldı. "Bak sarışın, ben Gay Güven'i falan tanımam sadece açım. Bana acil meyve sebze ne varsa yönlendir çünkü öleceğim." diye çemkirdim.

Mert daha cevap veremeden arkamızdaki kapı açıldı ve içeri siyahlar içinde biri girdi. Bu onu ilk görüşümdü.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.