Papatyaların içinde bembeyaz bir elbiseyle güneşe doğru yürüyorum. Ardımda bıraktığım evden bir çocuğun gülüşü yankılanıyor kulağıma doğru. Sonra bir anda çocuk ağlamaya başlıyor, güneş bir anda kayboluyor. Çığlıklar duyuyorum arkamdan, az önce gülen o çocuğun can havliyle attığı çığlıklar...
Evden alevler yükseliyor, ateşin bütün sıcaklığını yüzümde hissediyorum. Aradaki mesafeye rağmen kara dumanlar ruhuma sızıyor sonra. Eve doğru koşmak ve o çocuğu kurtarmak istiyorum ama az önce içlerinden yürüdüğüm papatyalar ayaklarıma dolanıyor, dizlerimin üstüne çöküp ayaklarımdaki prangaları sökmeye çalışıyorum. Avuçlarım parçalanıyor, kanıyorum...
Alevler bana geliyor. Bir an sonra görebildiğim tek şey alevler... Ağlamaya başlıyorum; o çocuğa, papatyalara, kendime...
***
Kafamı nefes nefse kaldırdım. Hâlâ zırhlı hapishane sevk aracının içinde bana silah doğrultmuş yedi izbandutla beraber daha önce adını çok duyduğum ama bir gün beni yakalayacaklarına asla ihtimal vermediğim için üstünde çok durmadığım G127 hapishanesine gidiyordum.
Ellerimdeki kelepçeler canımı yaktğına göre yola çıkalı baya olmuştu. Bir bahis oynayacak olsam on üç saat derdim, güneşin doğumuyla yola çıkmıştık yaklaşık bir saat önce de güneş batmış olmalıydı. Yanımdaki suratsıza dönüp "Kaç saat daha yoldayız tahmini olarak?" diye sordum. Ama tabii ki kurşun asker yüz ifadesini hiç bozmadan elindeki silahı bana daha çok doğrultmak dışında bir şey yapmadı.
Aslında bu hayata alışmıştım, daha doğrusu kendi seçimlerimden sorumlu olduğumu biliyordum. Bu karşımdaki eli silahlı askerler beni koruyor olmalıyken, benden insanları korumaları bazen ağrıma gitmiyor değildi. Ama dediğim gibi bu hayatı ben seçmiştim. Herkesin acılardan kaçma yöntemi başkaydı. Kimisi yogaya başlıyordu, kimisi gecelerce hıçkıra hıçkıra ağlıyordu... Ben de bunu seçmiştim. İşe yaramış olacak ki şu an hiçbir şey hissetmiyordum.
Zırhlı dev araç sarsılarak durduğunda bizim bulunduğumuz arka bölümün kapısı açıldı. İki yanımdaki iki asker kollarıma girerek beni arabadan indirdiler. Araçtan indiğimde ilk fark ettiğim şey artık doğduğum şehirde olmadığımdı. Benim şehrimde hiçbir zaman bu kadar ayaz olmazdı. Liseden öğrendiğim bir kaç şeyi hâlâ doğru hatırlıyorsam dağlık bir bölgede olduğumuz çıkarımında bulunabilirdim.
İklimden sonra ikinci fark ettiğim şeyse hemen beş metre önümüzdeki devasa duvarlar oldu. "Bu ne be!" diye söylendim "Sanki içerde canavar besliyorlar.". Sağ tarafımdaki izbandut duvarların ortasındaki çelik kapıya doğru kolumu çekiştirmeye başlayınca onu da daha fazla uğraştırmamak için adımlarımı hızlandırdım. Kapının girişine yaklaşık on beş adım kala yandaki kışla benzeri binadan sevk olduğum hapishanenin müdürü çıktı. Bu adamı hiç sevmiyordum, bir kere yalakaydı. Hayır, yalakalık genel olarak çağımızın sorunuydu, ona bir şey demiyordum. Ama bir sınırı olmalıydı. Şimdi karşımdaki iri yarı adama bakınca gördüğüm tek şey hayatı boyunca kendi olamayacak bir et parçasıydı. Eğer ruhlar alemi diye bir yer varsa emindim ki bu adamı oradan kovarlardı, çünkü ruhunu satıyordu.
Bana doğru yaklaşmaya çekinen adımları aramızda bir metreye yakın mesafe bırakarak durdu. Yüzüne yapıştırdığı bilmiş ifadeye karşılık ben de gülümsedim ama bu onu ürküttü. İki kolumdaki iki asker ve ellerimdeki kelepçelere rağmen iki adım daha geri attı, sonra sanki aramızdaki mesafeyi korktuğu için koymamış gibi alayla konuştu "Oo Almina Hanım, sonund yeni evinize kavuştunuz bakıyorum da(!)".
Yüzümdeki gülümsemeyi hiç bozmadan mırıldandım, "Darısı başına be müdür, evine ne zaman kavuşacağın belli olmaz; bir gece sıcak yatağında mışıl mışıl uyurken olabilir, arabanda özel şoförünle kumarhaneye giderken olabilir, aldığın rüşvetleri sayarken olabilir...". Bir adım ona doğru atarken ekledim,"Ensendeyim.". Lafımı bitirdiğim gibi hıçkırmaya başlayan adama sırtımı dönüp kolumdaki askerlere "Ee gitmiyor muyuz?" diye sordum.
Sanki soruyu ona sormuşum gibi yalakacık "Almina Hanımı yeni ve ebedi evine götürelim arkadaşlar." dedi. Canıma minnetti, bir daha o meymenetsiz yüzünü görmezdim bahaneyle. Zaten önümüzde olan kapının girişine gelince kolumdakiler geri çekildiler, kapının girişinde nöbet tutan özel timden biri gelip önce ellerimdeki kelepçeleri sonra devasa kapıdaki göz taramalı kilidi açtı. Açılan çelik kapının ardında çelikten bir kapı daha olduğunu görünce kendi kendime "İçerde net ejderha var." diye söylendim. Ejderhaları severdim.
İkinci kapının önce göz taramasını, sonra parmak izi okuyucusunu en son da manuel dört kilidini açınca geri adım attı "Bundan sonrasına kendin devam edeceksin." dedi. Daha ben onun ne dediğini düşünürken o çoktan beni içeri itmiş, kapıyı da üstüme kilitlemişti bile. Kendimi toparlar toparlamaz arkamı döndüm, artık ejderhaları görmenin vakti gelmişti.
Tamam, karşılama beklediğim söylenemezdi ama bir kişi varlığımı fark etseydi bari. İçeri doğru yürümeye başlar başlamaz duvarların kenarında ince bir hat halinde döşenmiş kırmızı gülleri gördüm. Dalları duvarlara doğru tırmanmış o beton görünümünü yemyeşil bir duvara çevirmişti. Aklıma yolda gördüğüm rüya gelince ürpermekten kendimi alıkoyamadım, "Duvarlara bakmasam da olur." diye mırıldanıp yürümeye devam ettim. G127 hiç de beklediğim gibi bir yer değildi, ben daha çok yüksek güvenlikli bir kutu bekliyordum ama burası küçük bir şehir gibiydi. Duvarların çok yüksek olması dışında gayet yaşanılabilirdi bence. En azından gökyüzü görünüyordu...
Etrafımı inceleyerek şehrin içine doğru ilerlerken bir anda durmak zorunda kaldım. Çünkü hemen sağ tarafımdaki açıklıkta kavga eden insanlar vardı. Gri beton binaların yanından koşarak hemen kavgayı izlemeye gittim. Kavga izlemeyi seviyordum, kavga etmeyi seyretmekten daha çok seviyordum.
Kavganın etrafında toplanan insanların arasından görebildiğim kadarıyla kavgaya karışanlar benim yaşlarımdaydı. Açıkçası ikisi de yeteri kadar iyi dövüşmüyordu ama şahsen ben sağ taraftakini tutuyordum, bir kere çocuk en azından iyi yumruk atıyordu. Soldakinin saçları uzundu ve toplu değildi,kavgaya açık saçla girilmezdi. Mesela ben yıllardır yanımdan lastik tokamı ayırmazdım, çünkü ne zaman kavgaya gireceğim belli olmuyordu.
Sağdakinin yorulmaya başladığını anladığım an kendimi tutamadım ve "Saçını tut!" diye bağırdım. O kadar karmaşanın arasından sesimi nasıl duydu bilmiyorum ama can havli ile rakibinin saçına asıldı. Koskoca adam saçının tutulması ile yıkılıverdi. Tam anlamıyla yıkıldı, bunu bekliyordum aslında ama yere yatıp "Saçım! Saçımı bırak!" diye bağırmaya başlaması gerçekten sürprizdi. Etraftaki kalabalık ile birlikte benimki de alayla güldü ve ellerindeki saçları büyük bir tiksintiyle silkeleyip yerdeki adama son bir tekme attı. Kalabalıktan alkış sesleri yükselirken ben de arkamı döndüm ve bir yetkili bulma umuduyla merkeze doğru yürümeye başladım. Daha iki adım atmıştım ya da ilk adımı atıyordum kolumdan arkaya çevrilmeye çalışıldım, çalışıldım diyorum çünkü çevirmeye çalışanın kolunu yanlışlıkla (!) kırdım.
Arkamdaki adam acıyla haykırırken ona döndüm ve az önce tarafını tuttuğum çocuk olduğunu gördüm. Yaşı benden olsa olsa üç yaş büyüktü, açık sarı saçları ve saçma sapan bir tezatlıktaki kapkara gözleri ile suratıma biraz şaşkın ama oldukça kızgın bir şekilde bakıyordu. "Ups!" dedim alayla "Elimden kaçtı.". Tamam kabul şu an tek derdim karşımdakinin sinirini bozmaktı ama tahminimden çok bozmuş olmalıyım ki, "Senin elinin ayarını sikeyim! Bu ne lan, manyak mısın kızım sen?" diye gürlemesi uzun sürmedi.
Gülümsedim hatta sırıttım, çünkü daha bana küfretmemesi hatta bağırmaması gerektiğini bilmiyordu. "Yazık olacak sana." dedim ona bir adım daha yaklaşarak. Anlamadı, çünkü az önce öfkeyle bakan gözleri afalladı ama bu o kadar kısa sürdü ki sadece bir an sonra tekrar öfkeyle bakmaya başladı, "Ne diyorsun lan sen?" diye tekrar gürledi ama bu sefer sesi bir önceki kadar kendinden emin çıkmıyordu. "Bu iki oldu sarışın" diye fısıldadım ona bir adım daha yaklaşırken "bir sonraki bana bağırışında, dilini elimde görürsün.". İstediğim zaman ne kadar caydırıcı olabildiğimi biliyordum ama karşımdaki benden en az on santim uzun sarışını bu kadar caydırabileceğimi düşünmemiştim. Önce iki adım geri atıp benimle arasına güvenli bir mesafe koydu, sonra öfkeyle kısılan gözleri normal haline geldi, en son da gülümsemeye başlayınca "Aha" dedim kendi kendime "şoka girdi.". Haklı bir tespit yapmış olacağım ki bana elini uzattı. "Mert ben." dedi "Almina." dedim tereddütle ama elimi uzatmadım. Zaten o da az sonra kırılan kolunu tutmak için bana uzattığı elini çekti.
"Yeni gelen sensin demek, abim biri gelecek demişti ama seni yarın bekliyorduk.". Demek ki beni bekliyorlardı ama zamanlama sıkıntı olmuştu, karşılama töreni yapmadıkları için onları affedebilirdim artık. "Ee ben nereye gideceğim şimdi?" diye sordum sonunda yetkili birini bulduğumu umarak. "Ha sen onu da bilmiyorsun" dedi rahat rahat "seni kalacağın yere kadar götürebilirim, hem Derman da hemen kalacağın yerin yanında yaşıyor kolumu da bir gösteririm." diye ekledi sonra. Derman dediği kişi doktor gibi bir şeydi sanırım, adını sanki bilerek koymuşlardı komikti ama karşımdaki sarışın manyağın bunu bilmesine gerek yoktu. Elimi uzatarak önden geçmesi için ona yol verdim, o da bu hareketimi karşılıksız bırakmadı ve her nereye gideceksek oraya doğru yürümeye başladı.
Geçtiğimiz yolların bundan önce geçtiğim yollardan hiçbir farkı yoktu. Birbirinin aynısı beton tek katlı binalar ve aynı betondan çıplak yollar ile ben hapishaneyim diye bas bas bağırıyordu ama sevmiştim. Genel olarak büyük bir labirent gibiydi şehir, sanki nereye gidersek gidelim hep aynı yere çıkıyorduk. Takip edemediğim onlarca köşe dönme ve sağa-sola sapmadan sonra diğerlerinin aynısı bir beton kutunun önünde durduk. "Burası." dedi "Sonra görüşürüz." ve gitti. Buraya ilk itildiğim zamanki gibi orada öylece kaldım bir iki saniye sonra kendime gelip önümdeki evin kapısına doğru yürümeye başladım ama tam o an aklıma anahtarımın olmadığı geldi. Etrafa bakındım, kapının üstünü kontrol ettim ama yoktu, "Sikerler ama ya!" diye bağırdım kapıya tekme atarken. Kapı açıldı. Şaka gibiydi ama açıldı, başından beri aradığım anahtar yokmuş. Kahkaha atmaya başladım, gözlerimden yaşlar gelene kadar güldüm. Sonra bir anda ciddileştim ve evin içine girdim. Ani ruh değişimleri olabilirdi, normaldi.
İçerisi sadeydi, tam anlamıyla öyleydi çünkü; tek kişilik bir yatak, bir çalışma masası ve bir gardırop dışında evdeki tek şey minicik bir tezgâh ve banyo olduğunu tahmin ettiğim kapıydı. Her yer bembeyazdı, beyaz kapıyı açtığım anda önüme çıkan minicik lavabo da dahil her yer. Üzerimdeki simsiyah giysiler ve içeri girerken bıraktığım ayak izleri dışında her yer o kadar temizdi ki, gerildim. Hayatım boyunca asla düzenli bir insan olmamıştım ve dağınıklığı çok çalışan beynimin bir kusuru olarak görürdüm. Burasıysa o kadar temiz ve düzenliydi ki kullanılmayan bir beynin aynası gibiydi, tam olarak bundan rahatsız olduğum için ayakkabılarımı çıkarıp gelişi güzel fırlattım, onların peşini üstümdeki ceket takip etti en sonunda daha dağınık olduğuna karar verdiğim odama rahatlıkla girip arkasında kilit olmadığını fark ettiğim kapımı kapatarak girdim. Evet, kilidi olmayan bir kapı rahatsız ediciydi ama yapacak bir şey yoktu. Çalışma masasının önünde duran demir sandalyeyi kapının koluna yasladım ve bunun en azından bu gece için yeterli olmasını umarak bembeyaz nevresimli yatağıma geçip yattım. Yol yormuştu, açtım ama şu an bunu bile umursayacak kadar kendimi iyi hissetmiyordum.
***
Koşuyordum... Karanlık bir ormanın içinden karşıda görünen güneşe doğru var gücümle koşuyordum. Neyden kaçtığımı bilmeden, nereye kaçtığımı bilmeden koşmaya devam ettim, ne kadar sonra tam güneşe ulaşacakken hemen önümdeki uçurumu fark ettim. Derindi, karanlıktı... Karanlıktan korkardım, sessizlikten daha çok... Arkamdaki şeyin nefesini ensemde hissederken kaçacak yerim kalmamıştı. Atladım...
***
Nefes nefese gözlerimi açtım. Saat gece yarısını biraz geçmiş olacak ki etraf zifiri karanlıktı, her yer o kadar sessizdi ki az önceki rüyadan dolayı hızlanan kalp atışlarım ve nefesim dışında hiçbir şey duyulmuyordu. Tam su içmek için yerimden doğrulacaktım ki kapımın zorlandığını duydum. Her kimse bu kapıyı açmaya çalışan büyük hata yapıyordu çünkü yanlış suçluya bulaşmıştı. Hemen etrafıma bakınmaya başladım, kendimi korumak için bir şeye ihtiyacım vardı. Karşı taraftaki kapıyı zorlamaya devam ederken yatağın üstündeki çarşafı elime doladım, benim elime çarşafı dolamamla odadaki tek pencerenin açılma sesi geldi. Sindiğim kapının yanındaki duvara daha da çok sindim. Bir andan zorlanan kapı, diğer yandan açılmak üzere olan pencere doğruyu söylemek gerekirse ağzımı sulandırıyordu. İdman yapmayalı epey oluyordu, şöyle bir iki adam dövsem hiç fena olmazdı.
İlk önce kapı açıldı, içeri giren ilk kişi bana göre en şanslı olandı. Daha o ne olduğunu bile algılayamadan çarşafı boğazına doladım, onun arkasından giren diğer siyahlıya tekme atıp camdan az önce girmeyi başarmış bir diğerinin üstüne doğru yığılmasını sağladım. Bu arada boğazına çarşaf doladığım adam bayıldı, onu da kapıdan giren üçüncü ve pencereden giren ikinci kişinin üstüne savurdum. Üçü de birer bowling lobutu gibi yere yığıldı "Strike!" diye mırıldandım keyifle.
O arada az önce tekme atıp diğerinin üstüne devirdiğim adam kalkıp üstüme doğru yürümeye başladı, onun ayağa kalkmasını az önce üstüne arkadaşı devrilen adam izledi. İkisi de yenilmenin hırsıyla aynı anda kuduz köpek gibi üstüme atıldı. Önce birinin karın boşluğuna dirseğimi geçirdim, nefesi kesilen adam yalpalayınca suratına tekme atıp onu da diğerlerinin yanına attım. Bu sırada elinde bıçak olduğunu fark etmediğim salak boğazıma kolunu sarıp bıçağı boynuma doladı. Acaba daha önce kaç kere böyle bir an yaşadığımı bilse böyle yapar mıydı? Büyük ihtimalle cüret bile etmezdi. Kıkırdadım ve sağ ayağımla bacak arasına büyük ihtimalle onu birkaç gün yürütmeyecek bir tekme attım. Adam haykırarak geriye düştü. Bu sırada onun elinden aldığım bıçakla yine onun avucuna kocaman bir "A" harfi çizdim.
Hepsi acı içinde kıvranırken odaya şöyle bir göz attım, istediğim kadar dağılmıştı. Artık daha yaşanılabilir odamda uykuma devam etmek için yerden yatan beş adamın bileklerini birinin boğazından aldığım çarşafla bağladım ve hepsini çekerek evden dışarı attım. "Gençler" diye bağırdım onlara bakarak "yangına hoşgeldin diyin!".