İçeriğe geç

YANAN KALBİN VARİSİ

Bölüm 8 · 19 dk okuma

YANAN KALBİN VARİSİ

Bölüm 8

7. BÖLÜM: ÖLÜ DENİZ

Odamdan yayım ve sadağımla çıktım. 4. Sınıfların antrenman salonunun olduğu kata doğru ilerledim. Kata vardığımda 4-C’nin kapısını çalıp içeriye geldim. Derslerinin Raiga ile olması beni rahatlatmıştı. Sonuçta Raiga benim arkadaşımdı ve arkadaşımdan çekinmezdim. “Ah, kusura bakma Raiga fakat bir görev için Andrey’i almam gerekli.” Dediğimde Raiga ilk önce gözlerini kısıp dudaklarını büzdü. Büyük ihtimalle sinsi bir şeyler planlayıp planlamadığımı tartıyordu. Ben olsaydım ben de bunu yapardım. Çünkü bana asla güvenemezdiniz. Ne zaman, kiminle ne Görevi öğrenmek için Husky’nin odasına giderken adımlarım yavaştı. Nefesim sakin, ellerim ceplerimdeydi. Üzerimde akademinin üniforması vardı. Tanrım, bu üniformanın boğaz kısmı bu kadar dar olmak zorunda mıydı?

Odanın önüne geldiğimde derin bir iç çektim. Sırtımı dikleştirdim, omuzlarımı yükselttim. Kapıyı çalmadan önce üçten geriye saydım. Fakat Husky’nin gel demesini beklemedim. Kapıyı açtığımda Husk’ın önündeki evrakları karıştırdığını gördüm. Bakışları bana döndüğünde yüzü ifadesizdi. Göz kapaklarım aşağı indi. Ben Husk’a bakıyordum, o ise bana bakıyordu. Yüzünden ifadesini okuyamıyordum fakat bana nefretle baktığını hissedebiliyordum. Gerçi, okunacak bir yüzü var mıydı ki?

“Pekala Lis. Uzun zaman sonraki ilk görevin için heyecanlı mısın?” yürüdüm ve masasının önündeki koltuklardan birine oturdum. “Tabi tabi, ne demezsin...” burnundan soluk verdi ve görevlerin yazılı olduğunu tahmin ettiğim parşömen yığınını karıştırmaya başladı. Dudaklarını düşünceli şekilde büzdü ve bir parşömeni yüz hizasında kaldırıp incelemeye başladı. Ardından parşömeni masada uzattı. Parşömeni masadan aldım ve yazanları okumaya başladım.

BÖLGE: ÖLÜ DENİZ

TÜR: DENEYİMLİ CANAVAR-USTA CANAVAR

IRK: MAİN MONSTERS

SÜRE: 120 SAAT

CANAVARIN DIŞ GÖRÜNÜŞÜ: KALIN, URANYEN MAVİSİ, PULLU, SERT CİLT. PALE YEŞİLİ SAÇLAR. DENEYİMLİ CANAVARLARIN BEYAZ, USTA CANAVARLARIN SİYAH GÖZLER. VÜCUDUNUN BİRÇOK YERİNDE YÜZGEÇLER, ÖZELLİKE KOLLAR VE SIRT. BİR ELİNDE 7 PARMAK.

Pekala. Anlaşılan çok da kolay olmayacak.

“Bu mu? Kolay olacak gibi.” Dişlerimi dilimle temizlerken kafamı parşömenden kaldırdım ve Husk’a baktım. “Yanımda bir yoldaş olacak mı?” diye sorduğumda Husk sırıttı. İğrenç sırıtışını yüzünden silip atmak istiyordum. “Ah, kolay olacak demiştin. Neden bir yoldaşa ihtiyaç duyasın ki?” koltuğuna yaslandı ve ellerini birleştirdi. “Tabi ki kolay, fakat yanıma bir öğrenci alırsam ona da birkaç şey öğretebilirim diye düşünüyorum. Siz eğitmen olmadığınız için bunları düşünmemeniz gayet doğal. Sanırım bunu tecrübesizliğinize vurabilirim.” Pişkin pişkin sırıttığımda Husk ellerini masaya koydu ve yüzüme doğru eğildi. “Baş eğitmenim, Alisia.” Dediğinde işaret parmağımla onu ittirdim ve parmağımı masadaki peçeteye sildim. “Daha önce hiç eğitmenlik yaptın mı, Husk?” diye sorduğumda hiçbir şey söylemeden sadece yüzüme baktı. Sırıtıp ayağa kalktım. “Ben de öyle düşünmüştüm.”

***

yapacağım asla belli olmazdı. Hatta Raiga şu anda Andrey’nin iç organlarını parçalayıp parçalamayacağımı hesaplıyor bile olabilirdi.

“İşinin ne olduğuna bağlı. Umarım çocuğu pis işlerine bulaştırmıyorsundur Alisia.” Dediğinde masum masum sırıttım. “Ben ve pis işler, ha? Saçmalama Raiga. Ben öyle birisi değilim.” Deyip sınıfa baktım. Hiçbirinin gözlerinde beni onaylayan bir ifade yoktu. “Ah, tamam. Husky bana bir görev verdi ve bu görev için yanıma Andrey’i almak istiyorum. Ne var, tek başıma mı çıkayım?” dudaklarımı büzdüm. Bu ifade kesinlikle benlik değildi. Her zaman sert yüz hatlarım olurdu, çatık kaşlarım ve herkesin baktığında “bu kız kesinlikle bir hikayenin kötü kahramanı.” dediği gözlerim vardı. Belki de haklılardı. Asla bir hikayenin iyi kahramanı olamazdım. Ben iyi biri değildim. Cinayetler işlemiştim. Soygunlar yapmıştım. Bunlar hikayenin kahramanının yapacağı türden eylemler değildi. Bu yüzden suikastçıydım ya zaten?

Andrey’i aldıktan sonra koridorda koşarak ilerliyordum. Zavallı Andrey, koca kasları ve heybetli yapısı yüzünden; bir kedi kadar çevik, bir panter kadar hızlı bana yetişemiyordu. “Efendim, bir dakika durun lütfen. Nereye gittiğimizi söyleyecek misiniz?” dedi aptal Rus aksanıyla. Ona omzumun üzerinden ters bir bakış attıktan sonra önüme dönüp koşmaya devam ettim. “Görevi tamamlamak için yüz yirmi saatimiz var.” Cebimden katladığım görevin yazılı olduğu parşömeni çıkardım ve Andrey’e uzattım. Andrey bir yandan beni takip ediyor, bir yandan yazıyı okuyordu. “Ne? Usta Canavarlar mı! Hadi ama, başka bir öğrenci bulamaz mıydınız efendim?” durdum ve Andrey’e baktım. Duraksamamla Andrey bana çarpmaktan son anda kurtuldu. Yanağına sert bir tokat attıktan sonra merdivenlerden inmeye başladım. Andrey nerede olduğunu anlayamamış küçük bir çocuk gibi etrafına bakındı. Büyük ihtimalle bu tepkisi etrafta birinin olmayıp bu anı görmediğinden emin olmak içindi. Merdiven aralığına geldiğimde iç çekerek Andrey’i ellerim belimde beklemeye başladım. En sonunda kendine gelip merdivenleri inmeye başladığında akademiden çıktım. “Efendim, Ölü Deniz’e kadar yürümeyeceğiz, değil mi? Diye sorduğunda yüzümde “ciddi misin?” der gibi bir ifade vardı. “Yürümekten bu kadar mı korkuyorsun Andri?” dediğimde Andrey yüzünü buruşturdu. “Andri mi? Hadi ama ne kadar iğrenç bir takma isim. Daha iyi bir şey bulamadınız mı efendim?” cümlelerine rağmen ses tonu ve sonda eklediği efendim lafı tüm sinirini etkisiz hale getiriyordu. Dudağımın kenarı kıvrıldı. “Yüzmeyi biliyordun değil mi?”

Evet, akademinin tekneleri, gemileri ve birçok deniz aracı vardı fakat ben mücadeleyi severdim. Bazen hayata macera eklemek gerekirdi. Birçok insan bu düşüncemden dolayı aptal veya akıl sağlığı yerinde olmayan bir ucube olduğumu düşünüyordu belki de. Fakat bu hiçbir şey ifade etmezdi. Ben o canavarlarla kendim ve arkamdaki varlık ile savaşmak istiyordum ve öyle de yapacaktım.

Akademi binasının yanında ufak bir bina daha vardı. Oraya genelde kimse girmezdi, yani girmeye cesaret edemezdi. Birkaç üst rütbe öğrenci orada bir hayaletin ruhu olduğunu söylerdi ve alt rütbeler bundan her zaman korkardı. Eğitmenler ve üst rütbe öğrenciler dışında kimse bu söylentinin yalan olduğunu bilmezdi. Ses çıkaran da yoktu, çünkü bilirsiniz. Birkaç veletle uğraşmak eğlenceliydi ve kimse buna hayır demezdi. Eğlenmeye kim hayır derdi ki?

Binanın ahşap kapısını ittiğimde kapı bir anda içeriye düştü. Kaşlarımı çattım ve tahta kapının yere düşmesiyle oluşan tozları elimi iki tarafa doğru sallayarak dağıttım. “Bu kapı ne zamandan beri ahşaptı?” içeriye ilk adımı atan ben oldum. Raflardaki kutulardan yeşil olanını kaldırdığımda birkaç örümcek etrafa kaçışmaya başladı. Andrey küçük bir kız çocuğu gibi çığlık atarken ayağının altındaki örümceklerden yerinde zıplayarak kaçmaya çalışıyordu. “Belki de senin yerine Helena veya Erin’i seçmeliydim. Eminim onlar birkaç örümceği senden daha olgun karşılardı.” Andrey’nin yüzünde koca bir sırıtış oluştu. “İsterseniz ben akademiye gideyim ve onlar sizinle gelsin. Eminim onlar yüzmeyi benden daha iyi biliyordur.” Elimdeki kutuyu tozlu masalardan birine bıraktıktan sonra masaya yaslandım. “Ah, hayır. Yüzmeyi onlardan daha az bilmen iyi oldu. Seni boğmak kolay olacak.” Sırıttığımda kıkırdayarak kapı eşiğinden yanıma geldi ve raflara bakmaya başladı. Bu bina, akademi kadar güvenlikli olmadığı için burada silah, evrak, gerekli şifreler, kitaplar gibi şeyler bulunmazdı. Burası akademinin deposuydu ve burada görev kıyafetleri, canavarlar hakkında bilgiler, canavarların çekilmiş belirli fotoğrafları, dövüş eldivenleri, dizlikler gibi saçma şeyler bulunurdu.

Önümdeki yeşil kutuda ise yüzme kıyafetleri vardı. Yüzmek ve savaşmak için uygun olurdu. Bel kısmında kınları yerleştirmek için bölmeler, pantolon kısmında cepler ve kıyafetin iç kısmında su geçirmez bir cep daha bulunurdu. Su geçirmez cep diğer ceplerden daha derin ve daha dayanıklı bir yapıya sahipti. Kolay yırtılmaz, parçalanmaz veya sivri dişleri içerisine almazdı. Sadece kapanıp açılan kısmındaki kıskaçlar bu cebi açabilirdi. Bu da daha güvenli olurdu, yani bana öyle söylendi.

Kutuyu açtım ve üzerinde AS kazılı olan kıyafeti seçtim. “Tamam. Bu benim. Kendi bedenine uygun bir yüzme kıyafeti bulduktan sonra,” yan taraftaki odayı işaret ettim. “orada değiştirebilirsin. Ben odadan çıkana kadar odaya girmeyeceksin, girersen veya beni rahatsız etmeye kalkarsan kemiklerini öğütür ve Bayan Olivia’ya veririm o da o tozlarla bitkileri büyütür. Beni duydun mu?” baş parmağımı ona doğru salladığımda Andrey gözlerini devirip parmağımı gözünün önünden itip yüzme kıyafetlerinin olduğu kutuyu karıştırmaya başladı. Odaya girip kapıyı kapattıktan sonra gözlerimi kapattım ve kapıya yaslandım. Nefesim daralıyordu. Zihnimdeki her şey birbirine giriyordu. Sanki bir baykuş beynimin içindeki bir bilgiyi gagalarıyla ararken her şeyi dağıtıyordu. Unuttuğum bir anıyı hatırlamaya çalışmak gibiydi. Zor fakat aynı zamanda kolaydı. Biliyordum ama zihnimden çekip çıkarılmış ve asla bulamayacağım bir çöp kutusuna atılmıştı.

Sesler zihnimde yankılanıyordu. Bir ses Abla! Derken bir ses anlamadığım bir ismi haykırıyordu. Koşuşturan bir çocuk, onu yakalamaya çalışan bir abi. Yerdeki ceset. Arkada ağlayan bir baba ve onları izleyen bir anne. Her şey çok tanıdıktı. Kanın kokusu, korkunun yaydığı atmosfer, ve en önemlisi havada uçan bir yarasa.

Aklımdaki bu karmaşa omzuma dokunan bir elle silindi. Arkamı dönüp Andrey’e sert bir bakış attım. “Sana içeriye gelmemeni söylemiştim.” Yüzünde çok bilmiş bir ifade vardı. Bu ifade bana oldukça tanıdık geliyordu. “Ve ben de sana eğer ses vermezsen içeriye gireceğimi söylemiştim. Sen içeride transtayken.”

***

Ölü Deniz iskelesinin başında bir elim belimde, bir elim kaşlarımın üzerinde güneşi perdeliyordum. Bir yandan da üzerine yapışan kıyafet ile cebelleşen Andrey’e bakıyor ve bu anı asla unutmamak için zihnime kazıyordum. “Eğer kıyafet ile aranda olan mücadele bittiyse dalmamız gerek.” Andrey ise karşılık olarak konuşmadı ve sadece baş parmağını havaya kaldırarak tamam işareti yaptı. Elimdeki Respira yosununu ağzıma götürdüm.

Aslında bu bitki, su altı savaşlarında kullanılırdı. Belirli deniz altı mağaralarında olurdu. Suyun altında nefes alabilmenizi sağlayan büyülü bir ot olarak da geçiyordu. Yosun ile çiçek arası bir görünüme sahipti. Tıpkı bir denizanası gibi parlar ve kedini belli ederdi. Fakat bu parlaması teklikeli olurdu, çünkü düşman, bir hayvan veya insan, bu parlamayı görüp yerinizi saptayabilirdi ve bu sizin hayatınıza mal olabilirdi. Yosunun rengi mavi ve yeşil karışımı bir renkti, daha çok elektrik mavisini de andırırdı. Üzerinde küçük beyaz noktacıklar bulunurdu ve bu beyaz noktacıklar nefes almanızı sağlardı. Yapışkan yapısı suya değdiği anda etkisini gösterirdi ve bu sayede suyun içinde soluk aldığınız yere yapışır ve nefes alabilirdiniz.

Andrey’e baktım. Hazır olup olmadığını sorarcasına kafamı ilk önce aşağı sonra yukarı kaldırdım. Kafasını salladığında yanıma geldi. Elimle yosunu tutup suya atladım. Yosun ağzıma kenetlenince suyun altında ilerlemeye başladım. Arkama baktığımda Andrey’i görünce rahatladım ve yoluma devam ettim. Gideceğimiz yer ölü denizin ortasındaki bir adacıktı. Adacıktaki yaralı insanları alacak, canavarları öldürecek ve insanları akademiye getirip tedavilerini tamamlayacaktık.

Adaya yanaştıkça görüşüm daha da bulanıklaşıyordu. Refleks olarak kaşlarımı çatıp gözlerimi kıstım. Arkama bakıp Andrey’nin arkamda olduğundan emin olduktan sonra önüme dönüp yüzmeye devam ettim. Önümde belirmeye başlayan kara parçasının derinlerindeki kayaların üzeri, zehirli olduğunu tahmin ettiğim yosunlar ve deniz canlılarıyla kaplıydı.

Ani bir hareketle su yüzeyine doğru kulaç atmaya başladığımda Andrey kayaya çarpmaktan son anda kurtulmuştu. Su yüzeyine çıktığımızda nefes nefeseydik, özellikle Andrey. Çünkü ben ne kadar uzun soluklu yüzmelere alışık olsam da, Andrey bu tür süratlere pek alışkın değildi. Hayatında kaç kere yüzdüğü de bir soru işaretiydi.

Kayanın temiz –yani yosunlu olmayan- kısımlarına tutunarak ada parçasına çıktım. Her ne kadar ada parçası dense de, oldukça büyük olduğu inkar edilemez bir gerçekti. Adanın üzerinde gördüklerimiz ise adanın boyutunu unutmamıza yetmişti.

Adanın üzerindeki bir ısırık alıp fırlatılmış insan cesetleri kanımı dondurmuştu. Bunu, parşömende yazan usta canavarların yaptığını düşünüyordum, çünkü usta canavarlar ve gerçek canavarlar dışında hiçbir canavar zevk için insan öldürmezdi. Onların tek derdi karınların doyurmak olurdu, fakat usta canavarlar ve gerçek canavarlar istedikleri zaman istedikleri şekilde insan öldürmeye yetecek güçteydiler. Ve bu yüzden her zaman insan kaybı çok olurdu.

Aslına bakılırsa, benim insanları, halkı korumak gibi bir hedefim asla yoktu. Tek hedefim, ailemi dağıtan o pis vampiri bulmak ve öldüğünden emin olana dek oklamaktı.

Ve şu anda da tek hedefim buydu.

Diğerleri umurumda bile değildi. Ne Andrey, ne Helena, ne Karrey, ne Raiga. Hepsi benim için sadece bir yoldaş olmuştu. İntikamımda yanımda olacak birer silah. Eğer ölümle burun buruna gelseydim hiç düşünmeden yanımdakini yem ederdim. Kim olduğu fark etmeden. Benim için ne ifade ettikleri fark etmeden herkesi bu yolda sürüklerdim ve bundan bir gram pişmanlık duymazdım. Ve o vampiri gördüğümde olacaklar ise… pek tatlı şeyler olmazdı

Andrey’in arkamdan gelen sesini duyabiliyordum. Kendi kendine söyleniyordu, fakat cümlelerinden birkaçı anlaşılabilirdi. “Bu ne cehennem böyle?” bu cümlelerden birisiydi. “Ne oldu, Andrey? Ufacık birkaç ceset yığınından korkacağını düşünmemiştim.” Ellerim bellerimde omuzumun üzerinden Andrey’e baktım. Andrey omuzlarını silkip konuşmadan önce önüme döndüm. “Daha beterlerini de görmüştüm. Mesela akademinin bodrumundaki insan cesetleri. Buna ne diyeceksiniz efendim?” resmen kanım damarlarımdan çekilmiş gibi hissediyordum. Yüzümdeki gülümseme silinmemişti fakat gözlerim şaşkınlıkla açılırken kaşlarım çatıldı. “Sen…” konuşmama fırsat bile vermeden konuşmaya devam etti. “Birinci sınıftım. Her birinci sınıfa yaptıkları gibi üst sınıflar bizi korkunç şakalarıyla kandırmıştı. Yine öyle bir gündü. Üst sınıflar bodrum katında ölen annemin ruhunun olduğuna beni inandırmıştı. Normalde çok saf bir öğrenci değildim, asla da olmayacağım. Fakat annem… annem ile ilgili her şeye inanabilirdim. Ona bağımlıydım ve o öldüğünde, dünya benim için sona ermişti.” Andrey yerdeki cesetleri ayağıyla itekleyip yere oturdu. Ceset manzarasını izlerken yüzü ifadesizdi. Ona bağımlı olduğunu söylediği annesinden bahsetmesine rağmen duygusuzdu. Derin bir nefes alarak konuşmaya devam etti. “Akademide hiç arkadaş edinememiştim. Pek sevilen bir çocuk değildim. Rus aksanım ile dalga geçerlerdi. Konuşurken araya karıştırdığım Rusça kelimeler onlara her zaman komik gelirdi. Onlar için alay konusuydum. Hal böyle olunca, kimse benimle arkadaş olup akademideki geleceklerini mahvetmek istemiyordu. Onları bu yüzden asla suçlamadım, hatta onları anlıyordum. Fakat eğer beni durdurabilecek, orada annemin ruhuna dair bir iz olmadığına inandıracak bir arkadaşım olsaydı, o iğrenç manzarayı görmeyecektim.” Dudaklarını kemirmeye başladığında ben de yanına çöktüm. “Sanırım yerlerin ve göklerin Tanrıları benim tarafımda değildi. Dünya benim tarafımda değildi ve bu yüzden buradayım. Bu lanet adada, bu lanet insan cesedi manzarasını izliyorum. Bu yüzden akademideki herkes beni alay konusu olarak görüyor, belki de nefret ediyor.” Derin bir iç çektiğimde duygusuzca dudaklarımı büzdüm. “Sana yalan söylemeyeceğim. Haklısın, herkes seninle dalga geçiyor fakat hadi ama Andrey, o küçük şımarık veletlerin akademi nüfusunu yüksek göstermek dışında bir işe yaradıkları yok.” Andrey’e döndüm. “Fakat sen geleceği parlak bir öğrencisin. Akademiden mezun olduğunda bir savaşçı, veya kim bilir bir eğitmen bile olabilirsin.” İç çekerek yüzümü güneşe dönüp örgünün içindeki saçlarımı havada salladım. “Biliyor musun? Bazen arkadaşının olmaması işine gelebiliyor. Arkadaşlar sadece saçma işlere kalkışıp saçma kararlar vermene sebep oluyor. Duygularınla hareket etmene sebep veriyor. Baksana, annene bağlandın ve şimdi dünyadan göçüp gittiğinde ağlıyorsun. Fakat bağlanacağın kimse olmadığı zaman,” elimle hayali bir bulut oluşturup dağıttım ve ağzımla patlama efekti verdim. “dünyadan def olup gittiklerinde hiçbir şey hissetmeyeceksin. Tıpkı havada süzülürken dağılan bir bulut gibi. Hiçbir şey değişmeyecek. Bulutun yerine yenisi gelecek ve diğer bulutlar süzülmeye devam edecek.” Verdiğim örnek onu tatmin etmiş olacak ki dudaklarını büzüp kafasını salladı. Bana döndü ve “Hadi şu canavarları dünyadan def edelim.”

***

Yanımda saati öğrenebileceğim bir şey olmasa da tahmini yarım saattir iskeletleşmeye yüz tutmuş insan cesetlerinin kıyafetlerini karıştırıyor, işimize yarayacak bilgiler, ipuçları veya belki biraz malzeme arıyorduk. Birçoğu hüsranla bitse de, yeni ölmüş, hatta kanı hala sıcak olan cesetler bize canavarların yakınlarda olduğunu gösteriyordu. Yeni öldürülmüş olduğunu düşündüğüm bir cesedin yarasına parmağımı daldırdım. Parmağımı burnuma götürüp kanı kokladıktan sonra parmağımı yaladım. Anrdrey bana tiksintiyle bakarken ne var anlamında kafamı iki ana salladım. Andrey gözlerini devirerek araştırdığı cesede geri döndü.

Aslında bu yaptığım şey, kanın sıcaklığını ölçmek içindi. Kan yeterli soğukluktaydı, yani birkaç saat veya bir gün önce öldürülmüştü. Düşüncelerimi bozan şey durgun denizdeki dalgalanma sesleri oldu. Bir şey yaklaşıyordu. Bir tehdit.

Bunlar yüzme sesleriydi. Bir şey kulaç atıyordu. Bir Tune savaşçı, bir suikastçı görev bölgesindeyken başka bir savaşçının, başka bir canlının bölgeye gelmesi yasaktı.

Geriye sadece bir ihtimal kalıyordu.

Sürünerek ve sessiz olmasına dikkat ederek Andrey’nin yanına yaklaştım. “Canavarlar geliyor olmalı. Yüzebildiklerine göre bilinçli canavarlar. Yani Usta Canavarlar. Onlara direkt saldırırsak yenme ihtimalimiz çok düşük olur çünkü hareketlerimizi önceden tahmin edebilirler.” Etrafa göz gezdirip saklanabilecek bir yer aramaya başladım. En sonunda bir ceset yığınını işaret ettim ve fısıldayarak konuşmaya devam ettim. “Şuraya saklanacağız. Benimle gel ve sakın ses çıkarma. Çıkardığı en ufak bir ses hayatımıza mal olabilir.” Andrey kafa salladı ve arkamdan dizlerinin üzerinde sürünmeye başladı.

Saklanarak savaşmaktan nefret ediyordum. Avıma doğrudan saldırmak, onun acı çekişini izlemek istiyordum. Fakat şu anda bu fantezimi gerçekleştiremeyecektim ve bu kalbimi derinden yaralıyordu.

Ceset yığınının arkasında saklanırken gizlice denizden çıkacak varlığı beklemeye koyuldum. Kafamı yığının arkasından çıkardığımda kulaç sesleri sona ermişti. Bir ıslaklığın Ataş bir zemine değdiğinde çıkan o yapışkan ses kulaklarımı tırmaladığında yüzümü buruşturdum. Kayanın arkasında yüzü görünen ise beni oldukça şaşırtmıştı.

Çıkan bir canavar değildi. Bir insandı. Bir kadın. Güzeller güzeli bir kadın. Upuzun dalgalı saçları kalçalarına geliyordu. Kömür siyahı saçları insanı büyüleyecek kadar ihtişamlıydı. Kahvenin en güzel tonu olan gözlerinde insan kaybolmadan edemiyordu. Sudan ıslanmış kıyafetine rağmen tıpkı bir kraliçe gibi ışıldıyordu. Üzerinde kırmızı, tıpkı bizim üzerimizdeki gibi bir yüzme kıyafeti vardı. Uzun süre suda kalmış gibi buruşuk parmak uçları güzelliğine uyum sağlıyordu. Tırnaklarının arasında tek bir kir görmek imkansızdı. Ne kadar dikkatli bakarsanız bakın, bu kadında bir kusur göremezdiniz. Tıpkı kurak bir çölde karşına çıkan temiz su birikintisi gibiydi. Ulaşılamaz fakat ulaştığında ayrılmak istemeyeceğin bir şey. Karanlık bir yolun ucundaki bir ışık misali parlıyordu. Hayatının aşkına kavuşan adamın gördüğü yüz kadar güzeldi. Kesilmiş ağaçların dolu olduğu bölgedeki tek ağaç kadar ihtişamlıydı. Sevdiğin bir kitabın son sayfasında devam edecek yazısı görmek kadar eşsiz bir şeydi. Bu kadının güzelliğini anlatmaya kalkışan bir yazar, dünyadaki tüm ağaçları kesip kağıt yapsa bile yetmezdi. Bütün mürekkep balıklarını öldürseydi bile mürekkebi yetmezdi. Bu kadın, hayatımda gördüğüm en güzel şeydi.

Andrey de kadının kusursuzluğunu fark etmiş olacak ki yavaş yavaş olduğu yerden ayağa kalkmaya başladı. Yanımdaki hareketliliği hissettiğimde Andrey’nin bileğinden yakalayıp yeniden aşağıya çektim. Kollarından tutup kendime çevirdiğimde anca kendine gelebilmişti. “Bu kadın, bir siren olabilir. Evrende bu kadar güzel olan tek yaratıklar sirenlerdir. Bunun başka bir ihtimali olamaz.” Andrey anlamamış şekilde kaşlarını çattı. “İyi de, bir siren nasıl insan kılığına girebilir ki? Böyle bir şeyin ihtimali yok. Hangi biyoloji kitabını okursan oku, bir deniz canlısının insan kılığına girmesinin imkansız olduğu yazar. Sirenler ancak deniz kızı kılığına girebilir. Bu da erkek denizcileri baştan çıkarmak içindir.” Gözlerim kocaman açıldı. Andrey’nin gözleri de benimle birlikte büyüyünce ikimizin de aynı şeyi söylediği kesinleşmişti. Bu kadın gerçek bir insandı.

Kadın etraftaki cesetlere tiksinti ve şaşkınlık karışımı bir ifadeyle bakınırken elleri belindeydi. Bizim olduğumuz tarafa baktığında hızlıca ona bakmayı kesip ceset yığınının arkasına saklanıp sol elimle kendi ağzımı, sağ elimle sağımda duran Andrey’nin ağzını kapattım. Andrey bana kaşları çatık bir bakış gönderdiğinde sessiz olmasını işaret edercesine kaşlarımı kaldırdım. Yeniden kadına bakmak için arkamı döndüğümde önümde beliren figür yerimden sıçramama neden oldu. Güzeller güzeli kadın tam karşımda duruyor, kılıcının ucunu bana doğrultmuş bir şekilde bana bakıyordu. Andrey’nin dua ettiğini duyabiliyordum.

“Bak, bak. Bakın burada kim varmış. Tune Akademisindeki ok eğitmeni ve beceriksiz öğrencisi. Burada ne işiniz var?” ne kadar kadına hayranlık duymuş olsam da –hem güzelliği hem de attığı sessiz adımlardan dolayı- güçlü tavrımı korumalıydım. Ayağa kalktığımda kadınla aynı boya gelmiştik. Ruhumun içine bakan gözlerine dalmadan konuşmaya çalıştım. “Bunu sana sormalıyım. Ne tür bir canlısın bilmiyorum ama eğer kraliyet tarafından gönderilmediysen, işini burada bitiririm.” Dediğimde ilk önce birkaç saniye bana baktı. Ardından kısa bir kahkaha patlattı. Fakat yüzü hemen eski ciddiyetine geri döndü. Kollarını açtı denizi kucaklarcasına. “Bu deniz benim evim. Ve siz benim evimi işgal ediyorsunuz.” Yüzüme küçümseyici bir bakış yerleştirdim. “Cidden mi? Büyük savaşta ölen savaşçıların cesetlerinin düştüğü deniz, Ölü Deniz mi senin evin? Güldürme beni.” Üzerinde bilmiş bir tavır vardı. Sanki hayatı görmüş geçirmiş, ve edindiği tecrübeleri sonraki nesillere aktarıp anlatmak için can atıyordu.

Elini uzattığında ilk önce uzattığı ele, ardından yüzüne baktım. Tek kaşımı kaldırdığımda yüzümde bu ne? Der gibi bir ifade olması için çabaladım. Kadının dudağının kenarı kıvrıldı. “Ben Mariana.” Gözlerimi birkaç kez kırpıştırdıktan sonra Mariana’nın elini sıktım. “Alisia. Ve bu beceriksiz de Andrey.” Derken Andrey’i gösterdim. Mariana dudaklarını büzüp kafasını yavaş yavaş sallamaya başladı. “Pekala. Evimde ne arıyorsunuz?” diye sorduğunda kaşlarım ilk önce çatıldı, ardından havalandı. “Bu cesetler senin eserin mi?” kollarımı göğsümde bağladığımda Mariana kısa bir kahkaha daha attı fakat hemen ciddileşti. “Hayır elbette. Ben yolculuğumdan gelene kadar birkaç davetsiz misafir burayı talan etmiş o kadar.” Derken omuzlarını silkti. Derin bir iç çektim. Sanki ne diyeceğimi biliyor ve cevaplarına önceden karar veriyordu. Kelimeleri harika kullanıyor, onlarla tıpkı bir top gibi oynuyordu.

Gereksiz uzun süren boş muhabbetimizden sonra, adanın etrafını dolaşmaya başladık. Cesetlerin üzerindeki ısırık izleri çok derin değildi. Cesedin en fazla kemiğe kadar ısırılmış oluyordu, yani öldürücü lokmalar değildi. “Bu insanları başka bir şey öldürmüş…” diyen Andrey’nin kafasına hafif bir tokat attığımda Mariana kollarını göğsünde birleştirdi. “Onu biz de görebiliyoruz, akıllı tespitlerini kendine sakla.” Elini cesedin yarasına daldırdı ve kırık kemiği çıkardı. Elindeki kemiği güneşe tutarken elindeki kan kolundan akıyor ve yere damlıyordu. Kemik güneşin altında uzun süre beklediğinde yavaş yavaş mavileşmeye başladı. Mariana’nın kaşlarının çatıldığını, yüzündeki sorgulayıcı ifadeyi görebiliyordum. Bu değişim, onun da beklemediği bir şey olmalıydı. Kemik az sonra kararmaya başladı. Mariana ateşe dokunmuşçasına kemiği elinden fırlattı. Yüzünde tiksinç bir ifade vardı. Elimi kılıcımın kınına götürüp yavaş yavaş eğilmeye ve kemiği incelemeye başladım. Kemiği dürttüğümde kemik jöle gibi olduğu yerde sallandı. Parmağımdan elime yayılan alev hissi ise en büyük endişem olmuştu. İğrenç, balçık yapılı kemiği ayağımla tekmelediğimde yuvarlanmaya başladı ve adadan düşerek denizi boyladı. Endişeyle Mariana’ya baktım. “Bu ne ya?” O ise omuz silkip dudaklarını büzmekle yetindi. Bu canavarın zehri her neyse, güçlü ve ölümcül olmalıydı. Çünkü daha önce hiç böyle bir şey görmemiştim.

İç çekip adanın kenarına oturdum ve ayaklarımı aşağı sarkıttım. Örgüden çıkan saç telleri rüzgarla uçuşuyordu. Önüme gelen telleri kenara iterken tekrardan iç çektim. Yanıma bir rüzgar kadar sessiz gelen Mariana’yı fark ettiğimde tepkisiz kaldım. “Hadi söyle bana Mari. Neden buralardasın? Neden denizde yaşıyorsun?” sırıtıp gökyüzüne baktığında onu izlemeye koyuldum. Dudaklarını yaladıktan sonra derin bir nefes alıp sesli şekilde geri verdi. “Bak, Alisia. Seni tanımıyorum. Sen de beni tanımayacaksın. Bu görevi tamamladıktan sonra yollarımız ayrılacak. Belki görevi tamamlamadan ikimiz de öleceğiz. Ölmeden önce, bana sorunun ne olduğunu anlatmanı istiyorum. Sorun ne? Neden üzgünsün, neden sürekli agresifsin?” ses tonu beni rahatlatıyordu. Ona güvenebileceğim hissini aşılıyordu bana. Derin bir iç çektim ve kocaman bir sırıtışla Mariana’ya döndüm. “Hiçbir sorun yok, Mari. Ben böyle birisiyim ve bundan gurur duyuyorum.”

“Bu düşünce yapısıyla hiçbir yere varamazsın.”

“Biliyorum!”

Arkamızdan gelen sesle senkronize bir şekilde döndük. Andrey bir ceset yığınının en başındaki iskeletleşmiş cesedi yere devirmişti ve kemikler etrafa saçılmıştı. Andrey’e attığım sert bakış onu ürkütmüş olacak ki sertçe yutkundu. Sırıtıp ayağa kalktım ve söze girdim. “Yapacak tek bir şey var. Canavarların gelmesini beklemek ve onları doğramak. Uzun süredir göreve çıkmadığım için bir can alma düşüncesi ağzımı sulandırıyor.” Dudaklarımı iştahla yaladığımda Mariana’nın yüzünde garipsemiş bir ifade, dudaklarında ise bir sırıtış vardı.

Belli ki o dışarıdan ne kadar sert görünse de, içinde tatlı birisiydi. Anlayışlıydı, samimiydi, empati dolu bir insandı. Yamyam olduğumu söylesem ilk başta garipser, sonrasında beni olduğum gibi kabullenebilir gibi duruyordu.

Denizden gelen dalga sesleri ve homurtular ise Mariana hakkındaki düşüncelerimin toz olup uçmasına sebep oldu. Sırtımdaki sadaktan bir ok çıkarıp yaya yerleştirdim ve yayı gerdim. Kulaç atma sesleri o kadar hızlıydı ki bunun bir canavardan başka bir şey olma ihtimali sıfıra yakındı.

İskelet yığınlarından birinin arkasına sığındım ve kulaç seslerinin tırmanma seslerine dönüşmesini dinledim.

“Ah, yüzmek çok yorucuydu. Apollon gibi açım.” Dedi iğrenç, afif cırtlak ama biraz da kalın bir ses. “Dostum, yemek toplayamadığımız için babam bizi öldürecek. Keşke şu yığınlardan bir insan çıksa da biz de doysak.” Canavarlar tıpkı tanımlandığı gibiydi. Gözleri beyazdı, bu Deneyimli Canavar olduklarını gösteriyordu. Baba dedikleri kişi ise Usta Canavar olmalıydı. Saçları tepeden topuzdu. Kaslı yapıları ne kadar etkileyici olsa da onların bir canavar olduğunu unutmamalıydım.

Mariana saklandığı yerden çıktı. “Hey, gençler. Beni özlediniz mi?” Mari’yi gördüklerinde canavarların saçları bir anda çözüldü ve yerlere uzanacak kadar uzun saçlarından yayılan okyanus kokusu büyüleyici bir haz yarattı. Hafif deniz tuzu, hafif yağmur suyu kokusu müthiş bir ferahlık yayıyordu. Fakat hayır, bu tuzağa düşmemeliydim. Düşmemeliydik.

Yayım ile canavarları nişan aldım ve okun yaydan çıkıp rüzgarla dönmesini izledim. Canavarın tek bir kafa hareketiyle ok kulağının yanından sıyrılıp havada süzülmeye devam etti. Yanımda yere çömelmiş ve dua eden Andrey’nin sesini duyabiliyordum. Görünüşe bakılırsa canavarların kokusundan etkilenmişti ve büyüleyici hazdan dolayı hareket edemiyordu. Ona dönüp bakmadım bile çünkü en ufak bir göz dağınıklığı hayatıma mal olabilirdi.

Ve öyle de olmuştu.

Canavarlardan biri onlara bakmama rağmen gözden kaybolmuştu. Mariana’nın pek de uzaktan olmayan sesi ise tüylerimin ürpermesine yetecek kadar dehşetle doluydu.

“Alisia! Arkanda!”

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.