8. BÖLÜM: ARZU
Mariana’nın sesini işittiğim anda dünya sanki benim için durmuştu. Zevkle kıkırdadım. Canavarın derime pençesini geçirmesine izin verdim. Acının verdiği zevkle dudaklarımı kemirdiğimde herkes savaşmayı kesmiş, benim ne yaptığıma bakıyordu. Kafamı göğe kaldırıp kokuyu içime çektim. Yere damlayan kanımın sesi kulağıma bir melodi gibi geliyordu.
Evet… İhtiyacım olan şey tam da bu… Korkutucu kırmızı rengin boyadığı yeri izlemek ihtiyacım olan tek şey…
Aldığım haz ile birlikte hızla arkamı döndüm. Yüzümdeki korkunç ifadeyi kontrol edemiyordum fakat kana hissettiğim bu tutku beni tıpkı bir vampire benzetiyor olmalıydı. Kanın dökülmesine ihtiyacım vardı. Kimin kanı olduğu fark etmeden. Kimin canını yaktığı fark etmeden. O lanet olası deriden sızan kana deliler gibi açlık duyuyordum. Bu yüzden kemerimdeki kından kılıcımı keskin bir hamleyle çıkardım. Yere düşen yayı umursamadan canavarın üzerine atılıp ardı arkası kesilmeyen darbeler savurmaya başladım. Karşımdaki yeşil sürüngen iri kollarını bana karşı bir kalkan olarak kullanmaya çalışsa da mücadelesi alaydı. Keskin ve tutkulu vuruşlarım sayesinde kollarında çiziklerle bir resim çiziyormuşum gibi görünüyordu. O kadar gözüm kararmıştı ki arkamdan gelip boğazımı saran kolları fark etmemiştim bile. Kollar beni kendine çekti ve elimdeki kılıcı savunmasız bir anımda yakalayıp kenara fırlattı. Arkamı dönüp baktığımda kızgın ve endişeli bir ifadeyle bana bakan Mariana ile karşılaştım.
“Ne yapıyorsun Lis! Bu çok tehlikeliydi.” Bu kadar gergin olmasına göz devirdim. “Neden kendi işine bakmıyorsun?” hızlıca kılıcıma koşup yeniden canavarın üzerine atıldım. Gözlerimin önünde yeşil bir dumanla kaybolan canavarın eskiden olduğu yere dengemi kaybedip düştüm. Yaratık önümde belirdi, geriye doğru yerde sürünürken çarptığım yapışkan iri vücut karşısında tüylerim diken diken oldu.
Sinsice kıkırdadım.
Kıkırdamalarım kahkahaya dönüştü.
“Beni çok hafife alma seni iğrenç, sümsük yaratık…”
Ellerimin üzerinde durup arkamdaki canavarın çenesine tekme attığımda zavallının koca bedeni suyun dondurucu soğuğuyla birleşti. Takla atarak ayaklarımın üzerinde durdum. Kılıcımı yerden aldım ve canavarın geçirdiği şokun bitmesini beklerken pozisyonumu aldım. Kafasını iki yana sallayarak kendine geldiğinde dişleri uzadı. Beyaz gözlerinin içindeki kırmızılığı görebiliyordum. Kendini aşırı sıktığı için belirginleşen damarları onu korkutucu bir hale çeviriyordu fakat hadi ama, beni bu ucuz numaralarla alt edemezdi. İhtiyacım olan şey kanın yere dökülmesiydi
Üzerime gelmesi için elimle gel işareti yaptım. Kasılarak yumruklarını sıktı ve bağırarak üzerime koşmaya başladı. “Hadi ama, yine şu aptal bağırış mı?..” üzerime atılan canavarın ayağına çelme taktığım gibi yeri boyladı. Havaya uçuşan kumları elimi iki yana sallayarak burnumun dibinden silkeledim. Aniden havaya sinen pis bir koku ve gökyüzündeki siyah bulutlar zafer sevincimi durdurdu.
Dalgalar aniden büyük bir gelgite dönüştü. İçerisindeki siyah varlık korkutucu bir görünüme sahipti. Uzakta olduğu için oluşan gölgeli görüntüsünün ardından sivri dişleri ve keskin gözleri beyaz bir şekilde parlıyordu. Ne olduğu belirsiz varlığın dudaklarının kenarı gözlerine varacak kadar genişledi. Sivri dişlerinin parıltısı buradan görünüyordu. Korkmamak elde değildi. Sertçe yutkundum ve geriye çekilip Mari’nin arkasında yerimi buldum. “Gerçekten mi? Daha demin gösterdiğin ukala, çok bilmiş ve kendini hepimizden üstün gören davranışlarına ne oldu. Yavru bir kedi gibi arkama pusuyorsun. Gerçekten zavallısın Alisia.” Kılıcını kınından çekerken konuştu Mariana. Bir bakıma haklıydı. Bir anlığına kendime fazla güvenmiş, iki canavarı alt etmiş fakat devamını düşünmemiştim. Uzaktan bakınca ne kadar acınası göründüğümü tahmin edebiliyordum.
Boğazımı temizledim fakat tek bir kelime bile edemedim. Mariana’ya karşı gelecek yüzüm yoktu.
Andrey ise ben Mari’nin arkasına sinmişken ellerini omuzlarıma koyarak gölgeli varlığı izlemeye başladı. Arkamdaki vücudundan yayılan ısıyı ve boynuma değen nefesini hissettiğimde tiksintiyle ittirdim onu. Geriye savrulan Andrey ilk önce şaşkınlıkla yere baktı. Ardından hayal kırıklığıyla bana baktı ve yüzünü buruşturdu. Derin bir iç çekip kafasını yeniden yaratığa çevirdi. Olduğu yere çöküp Mariana’yı izlemeye başladı. Kaşlarımı çattım fakat gözlerim yeniden siyah yaratığı buldu. Yerdeki yayımı aramaya başladığımda uçurumun kenarından düşmek üzere olduğunu gördüm. Yaya doğru koşmaya başladım. Mari arkadan sesleniyordu ve ben yine onu duymazdan geldim. Yayın düşmesine izin verecek kadar aptal veya kalpsiz değildim. O yay benim ilk okumdu. Annemin benden ayrılmasına izin vermemek için ölümüne çalışırken kullandığım lanet olası bir yaydı. Benden sonsuza dek kopup gitmesine izin veremezdim.
Yayı almak için elimi uzattım fakat yere sağlam basamayan ayağım bana ihanet etti.
Yayı almamla kafamı yere çarpıp uçurumdan aşağıya, suyun dibine düşmem bir oldu.
Billur suda bulanıklaşan görüşüme kendi kanım karıştı. Yavaş yavaş kapanan göz kapaklarıma hayatta kalma dürtülerim engel oldu. İlk önce tutmayı unuttuğum nefesimi tuttum. Ardından yukarıya doğru kulaç atmaya çalışsam da nafileydi. Acıdan dolayı hareket edecek gücü kendimde bulamıyordum. Görüş alanıma giren siyah koca gölge korkuma korkunun eklenmesine sebep oldu. Ne yapacağımı bilemezken üzerimden geçip giden gölge, bir kara bulut gibi arkasında derin bir boşluk bıraktı.
Suyun dibine süzülüyordum. Hiçbir şey olmamış gibi canavarlarla dövüştüklerine emindim. Olması gereken de buydu zaten. Başımı derde sokan bendim ve onlardan beni kurtarmalarını bekleyemezdim. Kendi başının çaresine bakamayan başarısız bir eğitmen, kurtarılmaya değmezdi. Eğer yaşamak istiyorsam, bunu kendim halletmeliydim.
Dibe doğru çöktükçe suyun rengi koyulaşıyordu. Artık yeryüzüne dair hiçbir iz göremiyordum. Tek gördüğüm şey saydam, karanlık suda süzülen baloncuklardı. Gerçekten bu kadar çabuk mu pes edecektim? Eğer birisi gelip kurtarmazsa öyle görünüyordu. Kalan son enerjimle birkaç kulaç atmayı denedim. Çabalarım boşaydı. Yalnızlığa terk edilmiş eski bir defter gibi hissediyordum kendimi. Kullanılmış, işe yaramış fakat yırtılmış. Hem de en önemli yazıların geçtiği sayfasından. Ben de en önemli sayfamdan yırtılmıştım. Gururum zedelenmişti, pes etmiştim, pes ediyordum. Yıkık bir eziktim. Daha deneyimli canavarları bile alt edemeyen bir ezik. Egosuna yenik düşen bir ezik. Gururunu kaybetmemek için kalan son gurur parçasını da kaybeden bir ezik. Değersiz, işe yaramaz bir çöp parçasıydım. Daha fazlası değil.
Fakat… Hayır. Bu cümleleri ben kuruyor olamazdım. Alisia Stickerland böyle birisi değildi. Büyük Tune Akademisinin güçlü ok eğitmeni böyle birisi değildi. Kolay kolay vaz geçemezdim. İstediğimi elde etmeliydim, bedeli ne olursa olsun. Acı çekebilirdim ama ezikliği asla.
Kaşlarımı çattım. Yumruklarımı sıktım. Kendimi yukarıya çekmeye çalıştım. İlerledikçe aydınlık, beyaz bir ışık gibi yüzüme vuruyordu. Mavi gökyüzü olduğunu anlamam uzun sürmedi. Karaya çıktığımda Andrey’nin feryatlarını duyabiliyordum. Sert kayaya tutunarak kendimi yukarıya çektim. Alnımdan sağ gözüme akan kan görüşümü sadece bir kırmızılıktan ibaret bırakıyordu. Ağzıma giren suların bir kısmını yere tükürdüm. Burnumdan soluyordum. Yüzümdeki bıkmış ifadeyi görmesem de tahmin edebiliyordum. Gözüme akan kan gözümün yanmasına sebep oluyordu. Gözümü birkaç kez kırpıştırıp kanların gözümden çıkmasını amaçladım. Görüşüm biraz daha netleştiğinde karanlık gölgenin arkasına sinmiş canavarların üzerime diktikleri gözleriyle bakıştım. Gözlerimi kıstım, kaşlarımı çattım. Yüzümde nefret dolu bir sırıtış oluştu. Suyla ıslanmış yayıma yerden bulduğum bir oku yerleştirdim. Canavarlardan birine doğrulttuğumda gölgenin bana dönmüş olduğunu fark ettim. Hayatımda gördüğüm en korkutucu şeylerden biriydi. Yakından bakıldığında dişlerinin o kadar da beyaz olmadığı göze çarpıyordu. Çünkü beyaz dişlerini kaplayan pembemsi bir tabaka vardı. O tabaka kandan ve insan etlerinden başka bir şey değildi. Usta Canavar mı Gerçek Canavar mı olduğunu tam kestiremiyordum. Parşömende yazana uymayan bir görüntüsü vardı. Büyük ihtimalle baba diye bahsettikleri canavar bu olmalıydı. Ve Apollon da gerçek canavarların lideri.
Apallon denilen pis vampir, İllith’e en yakın olan canavar olarak bilinirdi. Güçlerinin haddi hesabı yoktu. Canavarlar ona resmen tapardı. İllith’i bir Tanrıça olarak görüyorlarsa, Apallon da onlar için bir Tanrı’ydı. Onun izinden çıkan canavarların yaşaması ağıza bile alınmayacak kadar imkansız bir durumdu. Ona olan bu bağlılıkları sevgi miydi yoksa ona ruhlarını satmaları mıydı kesin değildi. Apallon, ona karşı çıkan her bir canavarın ruhunu bedeninden acıyla alırdı. Gözünü bile kırpmadan. Önce gözleri oyulurdu zavallıların. Ardından kesilen kulaklar, sökülen dişler… Ve son olarak da kalpleri sökülürdü. Acınası bir durum, değil mi?
Gölgenin gözlerimin önünde insan formuna dönüşmesini hiç mimik oynatmadan izledim. Bu tahmin edilebilir bir şeydi, o gölge haliyle her şey içinden geçerdi. Buna kılıçlarımız ve uzuvlarımız da dahildi. Bizi yemek ve yenmek istiyordu. Savaşmak istiyordu fakat gölge formuyla bunu yapamazdı. En sonunda sırıttım. Yaya bir ok yerleştirdim fakat germedim. İlk hamleyi onun yapması gerekiyordu.
“Ah siz insanlar. Savaş arzunuz sizi git gide batırıyor fakat bunu fark edemiyorsunuz. Bizi öldürseniz bile Apollon sizin için gelecek. Gelecek ve ruhunuzu bedeninizden söküp atacak. Ziyafetin tadını çıkarırken sizin zavallı ruhlarınız tepeden onun kudretini izleyecek.” Kibirli konuşması sinirlerimi bozsa da ses çıkarmadım. Zayıf veya sinirli görünemezdim, bugün olmazdı. Hıncımı daha sonra Husky’den çıkarmak üzere bir kenara attıktan sonra derin bir iç çektim ve gözlerimi alayla hafifçe kısıp yüzümdeki sırıtışı sildim. Karşımda, aptal bir vampire tapan haliyle ne kadar komik göründüğünü ona söylemeyi istedim ama sustum. Gözümü ayırıp Andrey’nin ne durumda olduğuna bakmak istedim ama gözümü ayırmak canıma mal olabilirdi. Gözümü düşmanımdan bir saniye bile ayırmadım. Sessiz bakışmamız Mari’nin sesiyle bozuldu. Gözlerimi birkaç kez kırpıştırdım ve göz ucuyla Mari’ye baktım. “Boş konuşmalarınızı bir kenara mı atsanız? Biraz yakından kan görmeye ihtiyacı olan birileri var burada da!” derken göz uçula bana baktığını fark ettim. Sırıtıp kollarımı sıyırdıktan sonra yayı ve oku kenara attım. Mariana elindeki kılıcı ani bir hareketle bana fırlattığında havada kaptım. Kılıcın ağırlığını ölçmek için elimde birkaç defa döndürmem gerekse de hızlı şekilde alışmıştım. Ne kadar ok eğitmeni olsam da, Tune Akademisi’ndeki her eğitmen birden fazla silah kullanmayı bilirdi. Bu bir zorunluluktu.
Arkamdan gelen darbe ise bilincimi kapatmaya yetecek düzeyde bir baskı içeriyordu.
***
Gözümü akademinin revirinde çelik sedyelerden birinde yatarken açtım. Buranın atmosferi ve yatağının sertliği beni oldum olası tiksindirirdi. Gerçi akademide 5 yıldır bulunuyordum ama bu bir şeyi değiştirmezdi. Kaşlarım çatlı bir şekilde aniden kalkınca yanımdaki sandalyede oturan Helena ile bakıştık. Gözlerindeki dehşeti iliklerime kadar hissettikten sonra çatık kaşlı ifademe bir sırıtış eşlik etti. “Korktun mu velet?” Helena gözlerini abartılı bir şekilde devirdiğinde kıkırdayıp omzuna elimi koydum ve ayaklarımı sallandırdım. “Tamam tamam. Bekle… Ne oldu bana? Sanki en son o yaratıklarla savaşıyordum ve… Gerisi yok.” Tam o sırada Andrey elinde bir bardak su ve bir tabak kızartılmış pirinç ile içeri girdi. Helena’dan bana dönen bakışlarında değişimi görebiliyordum. Bana baktığında ifadesindeki sinir okunuyordu. Bu kadar nazlı olmasına rağmen nasıl 4. Sınıfa kadar gelebilmişti hayret ediyordum. Kafamı iki yana sallayarak düşüncelerimi susturdum ve gözlerim Andrey’nin yüzünden elindekilere kaydı. “Bunlar ne?” diye sordum kafamla elindekileri işaret ederken. Andrey ise tek kelime etmeden elindekileri yatağın yanındaki masaya koyup sürgülü kapıyı sertçe kapatarak odayı terk etti. Sorgulu gözlerle Helena’ya baktığımda konuşmaya başlamadan önce dudaklarını yaladı. “Akademiye, uzun siyah saçlı üzeri canavar kanı kokan bir kadının kucağında bilincin kapalı şekilde geldin. Çoğu göz size bakıyordu fakat siyah saçlı kadın tek bir göz kontağıyla gözleri üzerinden çekti. Biri dışında…” Kim olduğunu tahmin etmek zor değildi. “Erin.” Diye tamamladım cümlesini. Kafasını sallayarak beni onayladığında gururlu şekilde sırıttım. Boğazını temizleyerek konuşmaya devam etti. “Yanında Andrey yüzünde kocaman bir morlukla yürüyordu. Senin ise kafandan yere birkaç kan damlası dökülüyordu. Sinirli bir ifadeyle Bay Husk kadının yanına geldi ve kadının kolunu sertçe kavrayarak sessiz şekilde kadınla konuşmaya başladı. Yanlış duymadıysam, sana bir daha buraya gelme demiştim gibi bir şey söyledi fakat kadın onu umursamadan kolunu kurtardı ve yolu ezbere biliyormuş gibi revire girdi. Sen ve Andri için endişelendiğim için arkalarından gittim. Kadın seni yatağa yatırdığı gibi bana sert bir ifadeyle bakıp hızla odadan çıktı. Arkasından baktığımda çoktan gözden kaybolmuştu. Dikkatim Andrey’nin çektiği sandalyenin sürtünme sesiyle size kaydı. Andrey’i biraz dürttüm ve sorunun ne olduğunu sordu fakat ağzından tek bir kelime bile çıkmadı. Sonra şu aptal iyilik meleği hemşire geldi ve kafanı birkaç bandaj ile sarıp diğer hastalarla ilgilenmeye gitti. Andrey ise bir süre camdan dışarıyı izledikten sonra aniden ayağa kalktı ve bir şey söylemeden odadan çıktı. Arkasından seslensem de beni umursamadı ve ben de senin başına oturdum. Aradan on dakika geçti geçmedi, uyandın zaten. Sonrasını biliyorsun.” Helena lafını bitirdikten sonra uzun bir sessizlik oluştu. Mariana’nın beni tanıması, akademinin eski yapım deniz üniformasını giymesi… Her şey daha mantıklı geliyordu. Büyük ihtimalle Mariana ya bu akademide bir öğrenciydi ya da bir öğretmen. Belki de çok daha yetkili birisiydi ve rütbesi düşürülmüştü. Hatta eski baş eğitmen bile olabilirdi. Pek bir fikrim yoktu ama onu bir daha görmeyeceğime neredeyse emindim. Fakat kaderimde ne yazılı olduğunu bilmiyordum, geriye sadece beklemek ve görmek kalıyordu.
Sessizliği bozmak adına boğazımı temizledim. Elim kafamda olduğunu yeni fark ettiğim bandaja kaydı. Kesinlikle kat kat sarılmıştı. Tahminimce bunu Mari, işler düşündüğümden daha da deli saçmalığına dönüşünce beni durdurmak için yapmıştı ve büyük ihtimalle o üç dangalağı yere indirmişlerdi. Andrey’e söylediğim kaba sözler için gram pişmanlık duymuyordum. Hatta duygu bile hissetmiyordum. Öfkeden başka bir şey hissetmiyordum. Genelde de böyle olurdu zaten. İnsanlara bir şey yapar, sonucunda pişman olmadan hayatıma devam ederdim. Yatağa geri yatıp Helena’ya arkamı döndüm. Kafamdaki tüm soru işaretleri ve bulanıklığa rağmen gözlerimi kapatıp rahat bir uyku çekmeyi hedefliyordum. En son ne zaman ve ne kadar süre uyuduğumu bile hatırlamıyordum. Uyku iznim bile olmadan bedenimi ele geçirirken üzerime örtüler örtü hissettiğim son şey oldu.