Ertesi sabah okula giderken tek düşündüğüm şey spor dersi değildi. Daha doğrusu, kendimi buna inandırmaya çalışıyordum. Çünkü dün gece boyunca aklıma istemeden aynı şey gelip durmuştu: Aras artık komşumdu.
Bu düşünceyi kafamdan atmak için müzik açmış, sonra telefonu kapatmış, sonra tekrar açmıştım. En sonunda kendi kendime kızıp çantamı hazırlamaya başlamıştım. Bir insanın komşusunun kim olduğunu bu kadar düşünmesi normal değildi. Hele ki o insan Aras'sa.
Okula girdiğimde Ece, İrem ve Mert beni kapının önünde bekliyordu. Ece'nin yüzünde daha okulun ilk dakikasından belli olan bir heyecan vardı.
“Bugün spor dersi var,” dedi beni görür görmez.
“Bunu dün de yaklaşık on kere söyledin.”
“Çünkü bugün önemli.”
Mert gözlerini devirdi.
“Ece'nin hayatında yakışıklı biri varsa bütün dersler önemli.”
Ece ona ters ters bakarken kıkırdadım, Mert haklıydı.
“Ben sadece sporu seviyorum.”
“Tabii.”
İrem gülmemek için dudaklarını birbirine bastırırken ben çantamı düzelttim. Tam o sırada koridorun diğer ucundan Aras'ın geldiğini gördüm.
Yanında birkaç kişi vardı. Her zamanki gibi etrafında insanlar vardı ve birkaç kız onunla konuşuyordu.
Bakışlarım istemeden oraya kaydı.
Sonra hemen başka tarafa çevirdim.
Bakmıyorum.
Bir saniye sonra tekrar baktım.
Tamam, baktım.
İçimden kendime kızdım. Bunun ne anlamı olduğunu bilmiyordum ama hoşuma gitmediği kesindi. Aras'ın etrafında bu kadar insan olması neden sinirimi bozuyordu? Sonuçta benimle hiçbir ilgisi yoktu.
“Doğa?”
Ece'nin sesiyle kendime geldim.
“Efendim?”
“Bir şey mi oldu?”
Hemen kafamı salladım. “Yok.”
Ece gözlerimi takip edip Aras'a baktı. Sonra bana döndü ama hiçbir şey söylemedi. O bakışından, bir şey fark etmiş olmasından korktum.
“Bana öyle bakma.”
Ece teslim olmuş gibi ellerini kaldırdı. “Bir şey demedim.”
“Bakışların çok şey dedi.”
Ece sırıttı.
“Ben sadece gözlem yapıyorum.”
“Gözlem yapmayı bırak.”
Zil çaldığında hepimiz sınıfa girdik. İlk derslerin nasıl geçtiğini pek hatırlamıyordum. Çünkü aklımda sürekli öğleden sonraki spor dersi vardı.
Spor dersinin gelmesini beklerken Aras'la aramızda birkaç kez göz göze geldik. Her seferinde bakışlarımı başka yere çevirdim.
Nedenini ben de bilmiyordum.
Belki de dün gece öğrendiğim komşuluk meselesinden sonra onu okulda görmek daha garip geliyordu.
Sonunda spor saati geldi.
Hepimiz okulun spor salonuna indik. Salon her zamanki gibi kalabalıktı. Büyük pencerelerden içeri güneş giriyor, yerdeki parkeler ışığı yansıtıyordu. Öğretmenimiz düdüğünü boynuna takmış, elindeki listeye bakıyordu.
Ben çantamı kenara bırakırken tanıdık bir ses duydum.
“Hazır mısın, Doğa?”
Başımı çevirdim.
Buse.
Okuldaki en büyük rakibim.
Buse'yle aramızdaki rekabet yeni değildi. Özellikle voleybol oynarken birbirimize karşı asla geri adım atmazdık. Bazen aynı takımda olduğumuzda bile kimin daha iyi oynadığı konusunda yarışırdık.
Buse benden birkaç adım uzakta durmuş, yüzünde kendinden emin bir ifadeyle bana bakıyordu.
“Her zamanki gibi.”
“Geçen seferki gibi kaybetmezsin umarım.”
Kaşlarımı kaldırdım.
“Geçen sefer kazanan bendim.”
“Bir sayı farkla.”
“Sonuçta kazandım.”
Buse gülümsedi.
“Bugün o kadar kolay olmayacak.”
İçimde tanıdık bir rekabet duygusu oluştu. Buse'nin en sinir olduğum yanı, gerçekten iyi olmasıydı. Çünkü onu küçümseyemezdim. Karşıma çıktığında ciddileşmek zorunda kalıyordum.
Tam cevap verecekken öğretmenimiz düdüğü çaldı.
“Herkes çizgiye!”
Hepimiz sıraya geçtik.
Öğretmen bugün voleybol oynayacağımızı söylediğinde Ece hemen yanıma geldi.
“Ben seni destekliyorum.”
“Sen önce kendi takımını destekle.”
“Ben önemli insanları desteklerim.”
Güldüm.
Takımlar oluşturulmaya başladığında Buse'yle farklı takımlara düştüğümüzü fark ettim.
İyi.
En azından birbirimizi doğrudan rakip olarak görebilecektik.
Top ortaya geldiğinde herkes yerini aldı. Ben ellerimi birbirine geçirip sahaya baktım.
Tam o sırada gözüm karşı tarafta duran Aras'a takıldı.
O da oyuna girecekti.
Tabii.
İçimden sessizce söylendim.
Bir eksik olan buydu.
Aras topu eline alıp arkadaşlarına bir şey söyledi. Sonra başını kaldırdı ve benim ona baktığımı fark etti.
Göz göze geldik.
Bu kez bakışlarımı kaçırmadım.
Aras hafifçe gülümsedi.
Ben de kaşlarımı çattım.
Sanki dün kapının önünde “komşu” diye dalga geçen kişi o değilmiş gibi davranıyordu.
Bugün seni umursamayacağım.
Kendime söz verdim.
Sonra Buse karşımdaki yerini aldı.
“Dikkatini dağıtma,” dedi.
“Dağılmıyor.”
Buse topu eline aldı.
“Göreceğiz.”
Düdük çaldı.
Top havaya yükseldi.
Ve ben o anda hem Buse'yi yenmek hem de Aras'ın beni sinirlendirmesine izin vermemek için kendimi oyuna verdim.
Ama içimde küçük bir ses, ikisinin de sandığımdan daha zor olacağını söylüyordu.
Düdük çaldığında bütün dikkatimi oyuna vermeye çalıştım. Karşımda Buse vardı ve onunla oynarken bir an bile dalarsam bunu kendi lehine çevireceğini biliyordum. Aramızdaki rekabet uzun zamandır devam ediyordu. Özellikle voleybolda ikimiz de kaybetmeye tahammül edemiyorduk. Bu yüzden bugün onun karşısında olmak, içimde garip bir heyecan oluşturmuştu. Kazanmak istiyordum. Hem de fazlasıyla.
Oyun başladığında ilk birkaç sayı oldukça çekişmeli geçti. Bir sayı biz alıyor, diğerini onlar alıyordu. Buse her zamanki gibi hızlı hareket ediyor, topu benim ulaşamayacağım yerlere göndermeye çalışıyordu. Ben de elimden geldiğince karşılık veriyordum. Tam oyuna iyice odaklanmışken karşı taraftan bir ses yükseldi.
“Aras, çok iyi oynuyorsun!”
Başımı istemeden o tarafa çevirdim. Ece değildi. Buse'ydi.
Buse, topu Aras'a gönderdikten sonra ona gülümsemişti. Aras da topu karşılayıp kısa bir şekilde başını salladı.
“Sağ ol.”
Buse'nin gülümsemesi biraz daha belirginleşti.
“Birlikte oynasak daha iyi olurdu aslında.”
Aras omuzlarını silkti.
“Takımları biz seçmedik.”
“Seçseydik seni alırdım.”
Bunu söylerken Buse'nin sesindeki rahatlık dikkatimi çekti. Sanki yıllardır tanışıyorlarmış gibi konuşuyordu. Kaşlarım istemsizce çatıldı.
Ne yapıyor bu?
Buse'nin Aras'la flört ettiğini anlamak için dâhi olmaya gerek yoktu. Asıl anlamadığım şey, bunun beni neden bu kadar rahatsız ettiğiydi. Buse benim rakibimdi, Aras ise okulda sürekli uğraştığım sinir bozucu çocuktu. Aralarında ne olduğu beni ilgilendirmemeliydi.
Hiç ilgilendirmemeliydi.
“Doğa!”
İrem'in sesiyle kendime geldim. Top tam önümden geçiyordu. Son anda hamle yapıp topu karşılamayı başardım.
“İyi misin?” diye sordu İrem.
“İyiyim.”
Aslında hiç iyi değildim. Ama nedenini bilmiyordum. Belki Buse'nin tavırları sinirimi bozmuştu. Belki de Aras'ın ona karşı bu kadar rahat olması hoşuma gitmemişti. Gerçi Aras'ın ne yaptığı beni neden ilgilendiriyordu ki?
Kendime bu soruyu sorduğum anda cevabını düşünmek bile istemedim.
Oyuna tekrar döndüm. Birkaç dakika boyunca her şey yolunda gitti. Buse'yle karşılıklı sayılar aldık. O sayı kazandığında takım arkadaşları seviniyor, ben sayı aldığımda bizim takım seviniyordu. Skor giderek birbirine yaklaşıyordu.
Sonra Buse yine Aras'ın yanına denk geldi.
“Sen gerçekten iyi oynuyorsun,” dedi.
Aras gülerek ona baktı.
“Sen de fena değilsin.”
Buse başını hafifçe yana eğdi.
“Biliyorum.”
İçimdeki sinirin yeniden yükseldiğini hissettim.
Tamam Doğa. Oyuna odaklan.
Kendime bunu söyleyip sahaya döndüm. Buse'yi yen. Sadece Buse'yi yen. Aras'ı düşünme.
Ama insan zihni nedense en çok düşünmemesi gereken şeyi düşünüyordu. Gözüm istemeden birkaç kez karşı tarafa kaydı. Buse'nin Aras'a bir şeyler söylediğini, Aras'ın da ona cevap verdiğini gördüm. Bir ara Buse güldü.
Dişlerimi sıktım.
Neyi komik buldun acaba?
Sonra kendi kendime kızdım.
Doğa, sen ne yapıyorsun?
Bir insanın başka biriyle konuşmasını neden bu kadar takip ediyordum? Hem de söz konusu kişi Aras iken.
Tam o sırada top önüme geldi.
“Top!”
Mert'in bağırmasıyla refleks olarak hamle yaptım. Topu karşılayıp rakip sahaya gönderdim. Top yere düştüğünde bizim takım sevinçle bağırdı.
Sayı almıştık.
Ben ise birkaç saniye boyunca olduğum yerde kaldım. Sonra derin bir nefes alıp tekrar yerime geçtim.
Bugün kazanmalıydım. En azından Buse'ye karşı kaybetmemeliydim.
Maç ilerledikçe salonun havası da değişmeye başladı. Herkes daha dikkatli oynuyordu. Skor neredeyse eşitti ve artık kimsenin hata yapmaya niyeti yoktu. Buse'yle birkaç kez aynı topa hamle yaptık. Birbirimize baktığımızda ikimizin de aynı şeyi düşündüğünü biliyordum.
Bu maçı ben kazanacağım.
Son sayılara geldiğimizde skor eşitlendi. Öğretmenimiz düdüğü elinde tutarak bizi uyardı.
“Dikkatli olun. Son sayılar!”
Kalbim hızlanmıştı. Top karşı tarafa geçti. Aras karşıladı ve bizim yetişemeyeceğimiz bir noktaya gönderdi. Koşsam bile yetişememiştim.
Sayı onların olmuştu.
Salon bir anda hareketlendi.
Buse, Aras'a dönüp gülümsedi.
“Son sayı da senden gelsin.”
Aras başını salladı.
“Bakarız.”
Top tekrar oyuna girdi. Bu kez herkes bütün gücüyle oynuyordu. Top bizim sahaya geldi, karşıladık. Rakip sahaya gönderdik, onlar tekrar çevirdi. Buse topu aldı ve bizim tarafa gönderdi. Ben yetişip karşılamayı başardım.
Top birkaç kez iki taraf arasında gidip geldi.
Sonunda Aras'ın önüne düştü.
Aras bir an bekledi ve ardından topu sert bir şekilde bizim tarafa gönderdi.
Topu gördüm.
Hamle yaptım.
Ama yetişemedim.
Top yere düştüğü anda düdük çaldı.
Maç bitmişti.
Aras'ın takımı kazanmıştı.
Bir an boyunca sadece yere düşen topa baktım. İçimdeki hayal kırıklığı yüzüme yansımış olmalıydı çünkü takım arkadaşlarım sessizleşmişti.
Sonra başımı kaldırdım.
Buse doğrudan Aras'ın yanına gitti ve elini onunla çaktı.
“Demiştim, kazanacağız.”
Aras gülümsedi.
“İyi oynadın.”
“Sen de.”
Buse'nin yüzündeki ifadeyi görünce sinirim yeniden yükseldi. Sanki az önce kaybetmemişim gibi davranmaya çalıştım ama içimde bir şeyler kaynıyordu.
Buse'ye kızmak kolaydı. Çünkü zaten rakibimdi. Ama Aras'a neden kızdığımı bilmiyordum. Maçı kazanmıştı. Hem de iyi oynayarak. Buna kızmam saçmaydı.
Ama yine de kızıyordum.
Üstelik Buse'nin onunla konuşmasına da gereğinden fazla takılmıştım.
“İyi oynadın,” dedi Ece yanıma gelerek.
“Kaybettik.”
“Bir dahaki sefere kazanırsınız.”
Gözüm istemeden karşı tarafa kaydı. Buse hâlâ Aras'ın yanındaydı. Bir şey anlatıyor, Aras da onu dinliyordu.
Ece bakışlarımı fark etmiş olacak ki sessizce bana baktı.
“Ne?”
“Bir şey demedim.”
“Bakışından bir şey diyecekmişsin gibi duruyor.”
Ece gülümsemeye başladı.
“Yok, sadece…”
“Ece.”
“Tamam, tamam.”
Başımı çevirip tekrar sahaya baktım. Tam o sırada Aras'ın bana baktığını fark ettim.
Göz göze geldik.
Yüzünde hafif bir gülümseme vardı. Sanki maçı kaybettiğimi görmüş ve bundan özellikle memnun olmuş gibiydi.
Kaşlarımı çatıp bakışlarımı kaçırdım.
Bir de gülüyor.
İçimdeki öfke iyice arttı.
Buse'ye mi kızıyordum, Aras'a mı, yoksa ikisine birden mi bilmiyordum. Bildiğim tek şey, bugün Aras'ın takımının kazanmasının ve Buse'nin onunla bu kadar rahat konuşmasının canımı gereğinden fazla sıktığıydı.
Ve beni asıl sinirlendiren şey, bunun nedenini kendime açıklayamamamdı.
Ben Aras'ı sevmiyorum.
Bunu düşünürken bile içimde tuhaf bir huzursuzluk oluştu.
Sevmiyorum.
Bu kez daha kesin söyledim.
Ama nedense kendimi ikna etmeye çalışıyormuşum gibi hissediyordum.