İçeriğe geç

YAMAN

Bölüm 8 · 20 dk okuma

YAMAN

Bölüm 8

GÜZEL GÜN FELAKETİ

Irak’ın Makhmour kenti oldukça hareketliydi. Plakasız onlarca araç sokaklar da son sürat dolanıyordu. Sivil halkın tedirgin olması teröristlere haber uçurmuştu.

“ Daha hızlı sür. Kızıma yetişmem lazım.”

Şevki’nin son cümlesini sadece kendi duydu. Çok yaklaşmışlardı bunu biliyordu. Ama bir türlü bulamıyordu. Sokakları turlayıp duruyorlardı.

Canlı yayın ilerledikçe boğazına dolanan el gırtlağına yapışıyordu.

“ Dayan kızım geliyorum. Baban bunun olmasına izin vermeyecek. Bu sefer olmaz.”

“ Bir şey mi dedi Bahadır baba?”

“ Hayır. İşinize bakın siz.”

Elindeki minik ekrandaki görüntü kesildi. Simsiyah erkanda kendi yansımasını gördü. Gözündeki korkuyu, dudaklarındaki burukluğu …

Hızlıca bir telefon açtı.

“ Nerde bu siktiğimin yeri ?”

“ Efendim.”

Bir süre ses gelmedi.

“ Ne efendimi?”

“ Sanırım İstihbarat bir sonuca ulaşmadı. Burası boş.”

“ Ne demek boş ?”

“ Burası terk edilmiş.”

“ Bana hangi cehenneme gittiklerini bul.”

“ Emredersiniz.”

Umutları bir bir elinden alınıyordu. Yine geç kalıyordu.

“ Bu sefer olmaz. Yine geç kalamam. Bir Nilüfer’ime geç kaldım. Birine daha geç kalamam.”

Geçen yılları bir geç kalış olarak kabullenmişti. Ama buna geç kalamazdı. Yine olmazdı.

“ Bu sefer emanetine sahip çıkmak için her şeyi yapacağım Nilüferim. Son kalan kökünün de yok olmasına izin vermeyeceğim.”

Sözlerini her şeye rağmen çok güzel olan havaya söyledi. Nilüfer’i oradaydı. Tıpkı o kara gün gibi güzeldi bugünde. Şevki’nin felaketleri hep her şeye in at güzel olan günlerde gelmişti. Güzel gün felaketi. Ceketinin sağ iç cebinde olan yanından ayırmadığı fotoğrafı okşadı. Nilüfer’inin gül yüzünü …

⌘

İKİ SAAT ÖNCE

Helikopterin pervaneleri tozu dumana katarak uzaklaştı. Tim bölgeye iniş yapmıştı. Şimdi önlerindeki tek engel aşılacak yoldu. Hava her şeye inat çok güzeldi. Tempo ile koordinatları verilen bölgeye ilerlediler.

“ Bu sefer kurtaracağız bu sefer o orada olacak.”

Baran geçen seferin hazin sonunu üzerinden atmaya çalışıyordu.

“ Yetişeceğiz dimi?”

Damla’nın karamsarlığı Açelya’nın yerinde zor duran vitesini attırmaya yetmişti.

“ Yetişeceğiz tabi. Bundan şüphen mi var teğmen?”

“Hayır komutanım. Sadece...”

“ Sadece ne !?”

Damla bir kedi gibi sinmişti. Bu bir soru değildi. Bunu bildiği için cevap vermedi.

“ Ağzınız değil ayaklarınız çalışsın.”

Komuta Yağızdaydı ve uyarısıyla bunu hatırlatmıştı. Çünkü bu timden Seçil gittiğinde filesi kopmuş misketler gibi etrafa saçılıyordu. İlk örnek Baran’ın o günkü itaatsizliği ile bomba dolu eve atlamasıydı. Yağız başta olduğu sürece Seçil’in bu time neler verdiğini, neler yaptığını, neleri göze alarak bu timi kurduğunu görüyordu. Ve bunu yalnızca Seçil devam ettirebilirdi. Başkasının bunu yapması çok zordu.

Seçil’in olmaması zorluğu bir tek tim için değildi. Mert içinde öyleydi. Şu an aklında bombalarla sarılı canparesi vardı. Yetişmekten başka şansları, ihtimalleri, olasılıkları yoktu; olamazdı. Adımları yeri dövüyor, içinde yanan kor göğü ısıtıyordu. Ona geç kalamazdı. Ona geç kalmak hayata geç kalmak demekti. Bu ölümdü.

“ Böyle gidersek yetişiriz.”

Asaf kendinden oldukça emindi.

“ Çağatay sen hazır mısın?”

Bu görevin en büyük sorumlusu oydu. Olurda onu oradan çıkaramazlarsa tüm bombaları imha etmeliydi. Sayılarının fazla olmasından gözü korksa da derin bir nefes alıp kendine inandı.

“ Hazırım komutanım.”

Gözleri ona bakan Melis’i gördü. İçindeki korkuyu fark etmişti. Çağatay bu korkunun ne kadar Melis’in içini sarmasını istemese de artık çok geçti. Çağatay’ın içini biliyordu. Çağatay’da onun. Postalları o teröristleri ezer gibi yerdeki her toz zerresini ezdi.

“Komutanım varış noktasına az kaldı. Önümüzdeki tepenin ardı olduğunu düşünüyoruz .”

Dört gözle varışı bekliyorlardı.

“Hızlı gidersek yarım saatten az bir sürede varırız.”

“Tamamdır Çağatay. Tim hızlanın, gözünüzü de iyi açın.”

Telsizden Damla’nın sesi işitildi.

“ Komutanım, gelenler var.”

Baran’ın sesi de diğer uçtan geldi.

“ Kaçıyor şerefsizler.”

“ Kaç kişi görüyorsun Şahin?”

“ Bir konvoy geliyor komutanım. Üç araç var. On iki kişi olduğunu düşünüyorum.”

Baran yine araya girdi.

“ Önümüzde engel oluşturuyorlar.”

“ Zamanımız yok.”

Mert’in sesi görev başlayalı ilk kez duyuldu.

“ Biliyorum Mert.”

Yağız aklında bir plan oluşturmaya çalıştı. İlk hedefleri Seçil’di. Ama teröristlerin böylece gitmesine izin vermek… düşünceler aklında dolandı. Ama hızlı olup bir karar vermesi gerekiyordu.

“ Komutanım.”

“ Komutanım zamanımız tükeniyor.”

“ Komutanım geliyorlar.”

Teröristleri bir daha bulabilirlerdi ama Seçil’i kaybederlerse bir daha bulamazlardı.

“ Tim bekliyoruz. Kimse yerinden oynamıyor.”

“ Neyi bekliyoruz Komutanım?”

Açelya komutanımı öyle bir söylemişti ki sesinden hem sinir hem de acı akıyordu.

“ Gelip gitmelerini bekliyoruz Teğmen!”

Ne kadar sevse de burada komuta ondaydı ve Yağız onun üstüydü.

Damla tekrardan durum bildirdi.

“Yaklaşıyorlar komutanım.”

Konvoyun sesi duyulmaya başladı. Tozu toprağa katmış ilerliyorlardı.

⌘

Murat ve Rojda konvoyun sonundaki araçta birliktelerdi. Rojda’nın endişeli bakışları Murat’taydı. Ama ağzını açıp tek kelime edemiyordu. Ön koltukta iki kişi daha vardı. Murat desen hiç Rojda’ya bakmıyordu. Başını cama dayamış gözlerini yummuştu. Adamların önde goy goy yaptığını duyunca dayanamayıp fısıltıyla konuştu.

“ Gerçekten uyuyor olamazsın.”

Gözlerini kısa sürede olsa açmıştı ama gerisin geri kapatmıştı. Bu siteme bir cevap niyetineydi. Rojda’nın içi içini yedi. ‘Yetişebilecekler mi, kurtarabilecekler mi, iyi olacak mı? İlacın ona verdiği etkiyi kolayına atlatamazdı. Kırılmış kemiklerinin iyileşmesi de zor olacaktı. Umarım kurtulur ve çabucak iyileşirdi de abimin gırtlağını söküp çıkarırdı.’

İnsan ne dilediğini bilmeli. Bazen bu dilekler kabul olur bazen de tam tersi olurdu. Bunu kimse bilemezdi. Ne bu duayı eden Rojda, ne bu duanın mazlumu abisi, ne de bu duanın zalimi Seçil. Dünya tersine dönse, kral soytarı olsa, soytarı kral. Kim olmaz diyebilirdi ki?

Araba ani frenle durdu.

“ Ne oluyor niye durduk?”

“ Öndeki araçlar durdu. O yüzden durduk Rojda.”

Telsizden hışırtılarla dolu bir ses yükseldi.

“ Askerler burada!”

Bu abisinin sesiydi. Şu dünya da en çok nefret ettiği insanın sesiydi. Varlığına düşman olan ama varlığı için onu yanına hapseden ses.

“Onlar asla ona ulaşamacah.”

“ Asla!”

Bağırması Rojda’nın irkilmesine neden olmuştu. Asla onun için tek bir kelime, dört harf, iki sesli; iki sessiz harften ibaret değildi. Onun için iki canlı, iki cansız beden. Koca bir yok olmuşluktu.

⌘

Eski ve ayakta durmakta zorluk çeken güzel bir ev. Hatta belki de köyün en mutlu evi. Bahçesinde minik bir kız çocuğunun oynadığı, mutfağında annenin akşam için yemek hazırladığı, babanın gece soğuğundan korunmak için odunlukta odun kırdığı…

“ Kardeşim, Rojda’m.”

“ Abi! Sen mi geldin?”

“ Ben geldim ya.”

“ Neredeydin? Annem seni çok merak etti. Babam köydeki amcalarla seni aramaya geldi. Ama bulamadılar.”

Bir daha kaybolmasın diye abisinin elini sıkıca tuttu.

“ Nere saklandın?”

Ona bakan meraklı gözleri de, sorulan soruyu da cevapsız bıraktı.

“ Annemle babam nerede?”

“ Babam odunlukta odun kırıyor. Annem ise akşam için yemek pişiriyor.”

El, elinden çekildiğinde Rojda’nın minik bedenine yine endişe yayıldı.

“ Abi bir daha gitmeyeceksin değil mi?”

Abisinin odunluğu giden adımları durdu. Dönüp güzeller güzeli kardeşine baktı.

“ Gitmeyeceğim kardeşim. Senden bir daha asla amaasla gitmeyeceğim.”

Al al yanakları ve minik dudakları ile gülümsedi. Yüzüne yayılan gülümseme, içine dolan mutluluk dakikalar sonra minik bedeninin azabı olacaktı.

“ Ben annemle babamı göreim. Sonra yanına gelecem. Tamam mı?”

Usulca başını sallayıp oyuncaklarını yerden aldı. Bahçelerindeki ahşap kapının önüne oturdu. Babasının özenerek yaptığı ve onunda ufacık parmakları ile uzattığı çalılardan oluşan kapıya yaslandı. Eğer abisi bir daha gitmeye çalışırsa onu durduracaktı. Bir daha hiç gitmeyecekti.

Oyuncaklarına çiçekler taktı. Abisinden kalan arabalarının camlarından içeri çiçekler sokmak için etrafta çiçek toplamaya başladı.

Odunluktan çıkan abisini görünce hemen kapıya yöneldi.

“ Ben annemi de görüp gelecem behle.”

Avuçlarındaki çiçekleri arkasına saklamıştı. Onları görmemesi için kafasını sallayıp onu onayladı. İçeri girdiğinde eğilip çiçekleri arabaya doldurmaya başladı. Ve hazırdı. Abisinin çok hoşuna gidecekti. Paytak adımlarıyla evin girişindeki iki basamağı hızla çıktı.

“ Abi!”

Mutfağa yanlarına gitmek için acele ediyordu.

“ Abi bak sana ne yaptım!”

O koşarken birkaç çiçek yere dökülmüştü. Ve sonunda mutfağa gelmişti.

“Ab..”

Sözleri annesini yerde yatarken görünce parçalandı.

“ Anne! Anne kalk abim geldi.”

Arabada, çiçeklerde yere serilmişlerdi. Minik bedeni ile annesinin başını kaldırıp dizlerine koymayı başarmıştı.

“ Anne hadi uyan.”

Bakışları başında dikilen abisine döndü.

“ Sen burada bekle ben gelicem.” Deyip yerinden kalktı. Minik adımları az önce dökmemek için bin bir çaba sarf ettiği çiçekleri ezip geçti.

“ Rojda dur.”

Peşinden gelen abisini hiç fark etmedi.

“ Baba! Baba!”

Odunluğun kapısını var gücü ile itti.

“ Baba! Annem uyudu. Yere düşmüş baba. Onu kaldırmamız gerek.”

Babasından ses gelmeyince odunluğu aramaya koyuldu.

“ Ba..”

Diyemedi. Bir daha baba diyemedi. Çünkü babası önündeydi. O da yerde yatıyordu ama kanlar içindeydi. Ağlama sesi odunluğu yıkmaya yetecek kadardı. Ama uzun sürmemişti. Bir el sıkıca ağzını kapattı.

“ Sessiz ol Rojda.”

Ellerin arasında ne kadar çırpınsa da kurtulamadı.

“Yohsa bizi de bulurlar.”

Kılağına bir fısıltı doldu.

“ Benim de ölmemi mi istiyorsun?”

Çırpınmalar durdu.

Ağlamalar durdu.

Yakarışlar durdu.

“ Türkler benim de mi canımı alsınlar? Yeterince abisiz galmadın mı?”

Sustu. Sadece dinledi. Daha minicikti. Korkuyordu. Her bir hücresi ağlamak istiyordu ama yapamazdı. Eğer ağlarsa abisini de alırlardı. Kötü Türkler.

“ Uslu bir gız ol.”

Ona uzatılan ele baktı. Her el yardım etmezdi. Adı üstünde ‘El’ yabancı demekti.

Tanıdığı o yabancının elini tuttu. Ya da tanıdığını sandığı… Ve bir girdaba kapıldı. Bütün hayatına mâl olan koca bir girdap.

“ Nere gideceğiz? “

“Bizim başka evimiz yok ki.”

“ Abi onlara ne olacak?”

Sorularına cevap alamayınca adımlarını yere kenetledi. Ama bu sadece abisinin gazabına uğramasına neden oldu.

“ Asla! Bir daha asla onları sormayacahsın. Onlar artıh olmayacah. Eğer ben var olayım istiyorsan asla onları anmayacahsın. Ağzından onlarla ilgili hiçbir şey çıkmayacah.”

Gözlerine koca bir korku yayılmıştı. Bu tanıdığı abisi miydi, bu o muydu?

“ Beni anladın mı asla?!”

Cevap vermedi sadece yanında yürümeye devam etti. Çünkü bir tek o kalmıştı. Bir tek abisi kalmıştı. Köyden sessizce çıktılar. Ama arkalarında koca bir felaket bıraktılar. Bu felaketi anlayamayacak kadar küçüktü ama anlamıştı. Anlamadığı tek şey celladın kim olduğuydu. Anladığı gün onun için yeni bir felaket olacaktı.

İki açık, iki kapalı mezar. İki özgür, iki tutsak ruh.

⌘

Kulaklarında koca bir ‘asla’ yankılandı. İçi sızladı. Yüreğinde yanan özlem alevlendi. Kendi yapamamıştı ama umuyordu ki kendi yapamadığını asker ona yapardı.

Felaketi başına gelmişti. Ailesinin celladının, ailesi olduğunu öğrendiği o gün tüm dünya başına yıkılmıştı. Ama üzerine yıkılan dünyanın altından kalkamadı. Kalkıp karşısına dikilemedi. Kendinde bu gücü bulamadı. Ne ailesine gidebildi ne de abisine. Ama ona açılan bir kapı vardı. Murat’la hastanede karşılaştığı o gün. O gün üstüne yıkılan dünyanın altından kalktı. Murat’ın ona uzattığı elle, Türklerin ona uzandığı elle, celladı sandığı elle…

Şimdi ise adım adım abisinin sonunu hazırlıyordu. Ve bu sonun gelmesi, ızdırabının son bulması için bekliyordu.

“ Siz arabada kalın biz ineriz.”

Arabada sadece Murat ve Rojda kaldı.

“ Ona yetişemeyecekler.”

“ Sakin ol Rojda.”

“ Sende gerginsin. Bunun farkındayım. Bir şey yapmamız lazım.”

“ Düşünmeye çalışıyorum.”

“ Geri dönemez miyiz?”

“ Savunmasızız. Dışarı çıkarsak ilk askerlerin hedefi oluruz. Sonra da kaçtığımızı düşünen abinin.”

Dışarısı silah sesleri ile dolmuştu. Murat, Rojda’yı tuttuğu gibi eğilmesini sağladı.

“ Abimin yanına gidelim. Sana güveniyor. Beni buradan götüreceğini söylersin. Zaten şu dünya da bir sana güvenip emanet ediyor beni.”

“ Hiç sanmıyorum. Köşeye sıkıştığını biliyor. Buradan çıksak dahi silaha ihtiyacım var. Senin önüne siper olup seni koruyamam. Bu sadece aptallık olur. Önce ben sonra sen ölürsün.”

Sözleri kırıcı olsa da haklıydı. Ona siper olmak aptallık olurdu. Rojda’da bunun farkındaydı. Ama sözcükler canını yakmıştı.

“ Peki ya o. Biz gitmezsek o da ölecek.”

Namluyu terk eden bir mermi aracın camına isabet etti.

“ Bir çıkış yolu bulamıyorum.”

Bakışları Rojda’ya döndü.

“ Üzgünüm. Elimden bir şey gelmiyor.”

Birazda olsa umutlu bakan gözleri artık kapkaraydı. Her şey buraya kadarmış hissi iliklerine kadar işledi ikisinin de.

MİT’in görevlendirdiği özel bir ajandı Murat. Rojda ile görev icabı tanışmıştı. Aslında elindeki en büyük kozdu. Ama sonra onun bir kozdan fazlası olduğunu öğrendi. Bir anahtardı, bir yoldaştı. Azılı bir teröristin kardeşinin bu kadar terörist düşmanı olacağını hiç ummazdı. Bunu anlaması zor olmuştu. Hatta anlamamıştı bile. Bir gün Rojda abisinin yaptığı kötülüklerden boğulup içindeki her şeyi dökmüştü.

Ne kadar güçsüz olduğundan yakınmıştı. Ailesini katledenin abisi olduğunu, onu öldürmek istediğini lakin gücünün yetmediğini söylemişti. Ama yanılıyordu. Bunca yıl içinde beslediği nefretle yan yana yaşamıştı. İnsanı tüketecek birkaç duygu vardı. Acı, özlem ve nefret… Rojda bu üçüyle de yıllardır yaşıyordu. Buna rağmen hala tükenmemişti. Hala dimdik duruyordu. Hem de ona bu kadar yakınken.

Bu acının bir faydası olacaktı. Murat bunu sezmişti. Üstlerinden izin alıp onu da operasyona dahil etmişti. Aslında plan abisinin yanına yaklaşıp konumunu belirlemekti.

Rojda bu planda önemli bir zaman kazandırmıştı. Ama bir şey ters gitti. O gün verilen konumda bir tuzak kurulmuştu. Murat bunu görememişti. Gördüğünde ise geriye sadece Seçil kalmıştı. Operasyon başarısız olmuştu. Ama nedenini bir türlü bulamamışlardı. Onlardan kimse şüphe etmemişti. O halde geleceklerini nerden bilmişlerdi? Hala ona gösterilen güven gerçek miydi ondan bile şüpheliydi?

Sonuç ise artık geriye hiçbir şey kalmadığıydı. Seçil’e de yetişemeyeceklerdi.

“ Rojda ne yapıyorsun?”

“ Daha fazla can almasına izin veremem.”

Kırık cam parçalarını umursamadan ön koltuğa geçti ve geri vitese taktı. Araca sıkılan kurşunlara rağmen uzaklaşmayı başarmıştı.

⌘

“ Komutanım geç kalacağız.”

“ O zaman vurduğunu indir. Hepiniz indirin şunları!”

Onlara acılan ateşi sona erdirmeye çalışıyorlardı.

“ Kaçıyor! Araç uzaklaşıyor.”

“ Durdurun şunu!”

Mert’in gözü tek bir kişiye odaklanmıştı. Canlı yayınlarda yüzünü gizlemekten korkmayan o şerefsize. O da kaçıyordu. Ama Mert’in kurşunundan kaçamadı. Ona saplanan kurşun ile tepenin arka tarafına yuvarlandı. Mert yerinden ayaklanmaya yeltenmişti ki önündeki toprağa saplanan mermi ile durdu. Belki de içinden onlarca küfür etti. Ama dışardan gören biri onu koca bir fırtınanın kör noktası sanırdı. O kadar sessiz o kadar durgundu o kadar korkutucu.

Yağız göreve çıkmadan ayarladığı geri sayıma baktı. Seçil’in etrafına örülen bombalarla aynı geri sayımdaydı. Ve zaman tükeniyordu.

“ Tim beş dakikanız var. Daha fazlası yok. Beni anladınız mı?”

“Emredersiniz komutanım!”

“Emredersiniz komutanım!”

⌘

Rojda tozu dumana katmıştı. Ayağını gazdan asla çekmiyordu.

“ Yetişicez.”

Murat hayrete düşmüş bir şekilde onu izliyordu. O an onun içinde yanan ateşi daha net görmüştü. Bunca yıl ruhunu katleden insanın onun içindekileri nasıl bastırdığını en saf haliyle görmüştü.

⌘

“ Böyle giderse ona yetişemeyeceğiz.”

Damla’nın sözleri hepsini gerse de buradan çıkamıyorlardı. Araçlardan sandıklarından fazla kişi inmişti. Ve silahları sıradan tüfekler değildi.

“ Hayır lan! Hayır. Yetişeceğiz. Onu orada bırakamayız. Onu almamız gerek.”

Baran yerinden çıkıp önüne gelene sıkmaya başladı.

“ Orospu çocukları gelin lan! Gelin de ebenizin kim olduğunu göstereyim size!”

Çağatay çoktan ona gelebilecek kurşunları engellemeye başlamıştı.

“ Manyak herif sok kafanı yerine.”

“ Geçen sefer başaramadı ya bu sefer öldürtecek kendini. Bana bak Gedikli! Bu sefer senin yanında hastanede kalmam. Senin horlamanı mı çekeceğim? Ölürsen canına okurum.”

Asaf’ın isyanını duymamıştı ama Yağız’ın emrini duymuştu.

“ Teğmen yerine geç. Bu bir emirdir.”

“ Emredersiniz komutanım.”

Usulca sinmişti ama yerinde duramıyordu.

⌘

Araba aniden durdu. Murat oturduğu yerden öne fırladı.

“ Ne oldu?”

“ Bu araçlar bizimkilerin değil. Askeri araç da değiller.”

Murat dikkatle fabrikayı izledi. Rojda haklıydı ama bunlar kimdi? Telefonunu çıkartıp çekmeye başladı. Biri fabrikanın içe doğru koşuyordu. Hem de üzerine gelen kurşunlara rağmen.

Rojda arabayı ağaçlık alanın arkasına sakladı.

“ Bizimkiler hala burada.”

Silah sesleri bir süre daha devam ettikten sonra durdu.

“ Gitmemiz lazım.”

“ Ama o içeride.”

“ Rojda gitmeliyiz.”

Tüm direnişlerine rağmen Rojda’yı da peşinden çekip arabaya bindirdi.

⌘

Zaman siz onu bekledikçe bir başka akar. İlerlemesini istedikçe duraksar. Siz durulsun istedikçe ilerler. Ve kovalamaca son bulduğunda kimimiz için her şey son bulur kimimiz için yeniden başlar.

“ Çıkamıyoruz. Zaman doluyor. O ölecek.”

00.59

Acı ama doğru cümleler Açelya’nın sesinden büyük bir umutsuzlukla çıktı. Telsizden ona cevap veren olmadı. Doğruya kim yalan diyebilirdi? Zamanla yarışıyorlardı. Düşmanla savaşıyorlardı. Ama en büyük düşman zamandı. Bir an olsun durmuyordu. İçlerindeki umut, silahlarından çıkan her bir mermiyle yeşermeliydi. Bu yarışı kazanmak için bir başarıydı. Ama her başarı kazanç getirmezdi.

00.10

Yağız sayaca baktığında artık çok geç olduğunu biliyordu. Mert son bir hamle ile yerinden çıktı ve fabrikaya koşmaya çalıştı. Konuma yetişmesi mümkün değildi. Peşinden Baran da atıldı. Diğerleri onları korumak için elinden geleni yaptı. Etraf barut kokusuna mahkumdu. Koşmak yarışı kazanmaya yetmezdi.

00.03

00.02

00.01

00.00

Önce bir ses yayıldı. Şok dalgası yaratacak kadar şiddetli bir sesti. Ardından gökyüzü kızıla boyandı. Kızıl ateş söndüğünde etraf dumana mahkumdu.

Artık zaman durmuştu. Savaş bitmişti. Kazanan olmamıştı.

Tim kendine geldiği an kalan tüm gücüyle teröristleri öldürmeye ant içmişti.

Mert yaşadığı şoku atlatmaya çalıştıkça kulakları çınlıyor, kalbi hızlanıyordu. Beyni bu olanı algılayamıyordu. Korktuğu şey gözlerinin önünde gerçekleşmişti. Fırtınası kopmuştu. Artık kör nokta kıyametin ta kendisiydi. Üzerine açılan ateşi param parça etti. Ateş sesi kesildiğinde geriye kalan hiçbir şey umurunda değildi. Sadece koştu.

Bu güne kadar aldığı eğitimler, yaptığı antrenmanlar bu koşunun yanında yok oldular. Koştu, önündeki dağı tırmanırcasına koştu. Ardından gelen Zafer Timi ona yetişmişti. Ama Seçil’e …

Tepeye ulaştığında fabrika orada yoktu. Çünkü geriye fabrika namına bir şey yoktu. Yıkıma uğramış koca bir binadan etrafa saçılan alevler vardı.

Durmadılar, her şeyin durmasına rağmen onlar durmadılar. Fabrikanın önüne geldiklerinde gerçek yüzlerine öyle bir çarptı ki donup kaldılar. Mert ve Baran hariç. İkisi de yanan binaya girmeye kalktığında Yağız ve Asaf önlerine geçti. Ama onları tutmak imkansızdı. Çağatay da yardıma geldi. Lakin Mert ellerinin arasından kurtulmuştu.

Baran pes edip dizlerinin üzerine çöktü. Haykırışları koca dağı inletti. Etrafta kim varmış kim yokmuş umurunda olmadan ağladı.

Çağatay Melis’in yanına gittiğinde tir tir titrediğini fark etti. Ona destek çıkmak için sarıldı.

Damla yerinde duramadı.

“ Komutanım bir çıkış yolu bulmuştur. O her zaman bulur. Ne deliklere girdik de gelip bizi çıkartacak yollar buldu. Kendine de bir yol bulmuştur.”

Fabrikanın etrafını turlamaya başlamıştı. Çünkü bu olanı kabul etmiyordu. Öldüğüne inanmıyordu.

Yağız’ın bakışları Açelya’yı buldu. Kıpırdamadan olduğu yerde duruyordu. Bakışlarını yanan ateşe dikmişti. Yanına gittiğinde gözlerinden yansıyan ateş içinde yanan mıydı yoksa fabrikanın mıydı emin olamadı.

“ Açelya?”

Donuk gözleri bir anda ona dönünce tedirgin oldu. Açelya Yağız’ın gözlerine baktığında içinde tutmaya çalıştığı yaşları gördü.

Arafta kalmış gibiydi Açelya. Kabul edemiyordu ama her şey gözünün önündeydi. Yanan ateşler harlandıkça Açelya’nın da içi yandı. Artık Seçil yoktu.

“ Hayır!”

Koca bir haykırış boğazını yırttı. Yere düşmesine Yağız engel oldu.

“ Hayır olamaz. Ölemez. Böyle olmaz. Bu şekilde olmaz.”

Yaşlar yanaklarından akıp gitti. O ağladıkça Yağız da kendine hakim olamadı. Kollarının arasında olmasını istediği kadın kollarının arasındaydı. Ama böyle olmasını istememişti. Sebebinin kardeşinin ölümü olmasını istememişti.

“ Bu kadar acıyla ölemez.”

“ Şşşt.”

Yağız ne kadar uğraşsa da artık içindeki ateş sönmeyecekti.

“ Aaağğ! Hayır.”

“ Seçil!?”

“ Yapma. Bunu bize yapma.”

Ağıtları herkesin kanını dondurdu.

“ Daha erken daha çok erken. Hani birlikte yaşlanacaktık. Hani sen bu kızın nedimesi olacaktın. Hani mutlu bir aile olacaktık.”

Ağlaması şiddetlendi.

“ Bu şimdi sensiz mi olacak?”

heceler sesinde kayboldu. Birden ayaklanıp fabrikaya koştu.

“ Seçil?!”

Yağız da peşinden gitti ama yetişemiyordu ona. Aniden fabrikanın kapısında durup bağırdı.

“ Seçil! Çık içerden. Hemen çık şu siktiğimin fabrikasından.”

Ses yoktu. Etrafta ateşin çıkarttığı cızırtıdan başka bir şey yoktu. Ses gelmeyince dizlerinin üzerine çöktü.

“ Böyle olmaz kardeşim. Böyle gidemezsin. Benden önce ölemezsin.”

Asaf köşeye çekilmiş olan biteni izliyordu. Gerçeğin farkındaydı. Bu kadar acıtmasına rağmen gıkını çıkartmıyordu. Gözünden tek bir damla yaş dökülmemişti. Önünde olup bitemeyen kıyameti izliyordu.

Herkes sessizleşti. Damla da geri gelmişti ama yanlarından geçip gitmişti. Fabrikanın etrafını tavaf ediyordu.

Mert koca fabrikada yıkıntıların içinde bağıra bağıra onu aradı. Dumandan gözleri sulanmıştı. Öksürükleri onu boğsa da çıkmadı. Molüz yığınının içinde onu aradı. Beyni onun tek bir parçasını dahi bulamayacağını biliyordu. Ama kalbi bunu kabul etmiyordu. Yanından geçtiği yarısı yıkılmış kolanda kopup aşağıya döküldü. Ne ileriyi ne de geriyi görebiliyordu. Bir umut ‘Seçil’ diye bağırmaktan kendini alamıyordu. Sesi toz yüzünden yok olsa da kolunlar üstüne yıkılsa da etrafı ateş kaplasa da durmuyordu. Gördüğü ve göremediği her karışı aradı. Ama kimse yoktu. O yoktu. Kalbi beynini kabul etti. Bu patlamadan sağ çıkması imkansızdı.

Adımlarının nere gittiğini bilmeden yürüdü. Yerdeki demire takılıp tökezlediğinde yerde soluğu aldı. Dumanın arasından parlayan bir şey gözüne ilişti. Ne olduğunu alamadı ama içindeki his elini kontrolü altına aldı. Uzanıp parıltıyı avuçladığında metalin sıcaklığını hissetti. Gözlerini silip görüntüyü netleştirdi. Bakışları parıltıyla buluştu. Üzerinde Seçil Yaman yazıyordu. Kana bulanmış künyesi avucunun içinden kaydı. Canından kopan canparesi gibi. Zinciri parmaklarının arasına dolandı. Canparesinin yaşamaya olan umudu gibi.

Ateşin içinde tüm dumanı soluyup isyan etti.

“ O ölemez! Olmaz. Onu benden alamazsın.”

Ellerini açıp dua etti.

“ Allah’ım onu bana geri ver. Onu benden alma.”

İnsan oğlunun isyanı da isteği de hep aynı yerdendi.

Gözlerinden akan yaşlar tozlu yüzünde yollar oluşturmuştu. Başı olan ama sonu olmayan yollar.

“ Kurban olayım bana onu geri ver.”

“ Seçil?!”

“ Ses ver güzelim. Ses ver Canparem. Ses ver her şeyim.”

Cızırdayan ateşten, dökülen kolonlardan ses geldi ama Canparesi ses gelmedi. Ellerinin arasında soğuyan metal künye, donan kan her şeyinden geriye kalan tek şeyiydi.

Dışardaki ağıtların içine bir ateş daha düştü. Mert fabrikadan toz duman içinde çıktı. Herkes onun yüzünde bir umut aradı. Ama Mert’in yüzünde olan tek bir duygunun bile umudu yoktu.

Bakışları yorgun, omuzları çökmüş, saçı griye dönmüştü. Bir anda elinden yılları gitmişti. Bir anda elinden ömrü gitmişti. Ona bakan bakışları umursamadan tabancasını kılıfından çıkarttı. Asaf atılıp onu tutmaya çalıştı. Silahı boğazına dayamıştı ki Asaf yetişti. Sıktığı kurşun havaya gitti.

“ Saçmalama Mert!”

Yağız da yanına koşmuştu.

“ Bırak Silahı.”

Mert’in bakışlarında soğuk bir nefret vardı.

“ Bırakın beni.”

“ Olmaz. Kendine gel.”

Birden öyle bir bağırarak çıkıştı ki kimse bunu beklemiyordu.

“ Nasıl lan , nasıl?”

İkisinin de suratına teker teker baktı.

“ Ben kendimi onda bulmuşum onsuz nasıl kendime geleyim?”

“ Onu elimden aldılar.”

Avuçlarını açıp gösterdi. Elinde bir tek kanlı künyesi kalmıştı.

“ Bırakın beni de kendime geleyim.”

Tekrar silahı kendine çevirmeye çalıştığında ikisi de buna izin vermedi. Mert’in gözlerinde bu sefer büyük bir yalvarış vardı.

“ Sizin sevdiğiniz kadınlara böyle bir şey olsa ne yapardınız?”

Yağız’ın bakışları Açelya’ya uzandı. İki birkaç saniye sürecek kadar göz teması kurdular. Asaf düşünmeden cevap verdi.

“ Sen ne yapardın? Ben silahı alıp kafama dayasam ne yapardın?”

Sesi ortalığı inletti. Onlara yaklaşan Damla’da durup olan biteni izledi.

“ Bana doğruyu söyle Mert! Çekip kafama sıkmama izin verir miydin?”

Mert cevap vermedi. Nefes almaya çalıştı, olmadı. Ayakta durmaya çalıştı, olmadı.

“ Sığamıyorum dünyaya. Duramıyorum yerimde. Nefes alamıyorum.”

Bakışları Asaf’a döndü. Asaf bile nefes alamadı. Çünkü Mert’in hissettiği ne varsa gözlerinden yansıyordu. Dizlerinin üzerine çöktü. Bu verdiği en büyük yenilgiydi.

“ Sen söyle ne yapayım?”

Bir cevap alamadı.

“ Siz söyleyin ne yapayım?

Yine cevap yoktu. Çünkü kimsenin bir çözüm yolu yoktu. Burası sondu. Zamanın sonu, bir şeylerin sonu , birilerinin sonu…

Mert derin bir nefes almayı denedi. Belki kokusu son kez burnuna dolardı. İçine çekmeye çalıştı ne kadar koku varsa ama etraf ölüm kokusuna mahkumdu.

⌘

Hep geç kalmıştı. Yine öyle olmuştu. Yaklaştığını sandığında duyduğu sesle olay yerine gelmişti ama yaklaşamamıştı. Aracından inip kocaman enkaza baktı. İçin de kopan ipler birbirine dolandı. Bir nilüferinin kökleri diğerine bağlanıp boynuna dolanmıştı.

“ Babacığım sözümü tutamadım. Seni kurtaramadım. Seni koruyamadım.”

Yere çöktü. Onu kaldırmak için hareketlenen adamlarını eli ile durdurdu. Adamlar başlarını yere eğip onun bu halini gözlerinden sakındılar.

“ Ben sana iyi bir baba olamadım. Ben korktum seni de benden alırlar diye.”

Şevki’nin kulaklarına dolan sesle irkildi.

“ Şimdi ne oldu Şevki? Hani kızımız?”

“ Nilüfer’im. Be.. ben özür dilerim.”

“ Neden baba, neden beni yok saydın ?

Bu ses, bu cümleler tanıdıktı. Bu bir anıydı. Ama zihni buna eklemeler yapmıştı. Çünkü Seçil ona hiçbir zaman Baba dememişti.

“ Söylesene baba! Ben senin kızın değil miydim? Neden beni kimsesiz bıraktın?”

“ Özür dilerim.”

“ Özrün beni geri getiriyor mu?”

İkisin sesi de beyninde aynı anda yankılandı. Ama Şevki’nin sesi çıkmadı.

“ Ben dövülürken neredeydin? Ben onca işkenceye daha bebekken, çocukken katlanırken sen bana katlanamadın mı?”

“ Hayır öyle değil kızım.”

“ Deme bana kızım falan. Sen kızını çoktan gömmüşsün.”

“ Hayır ben onu herkes inansın diye yaptım.”

“ O mezar artık dolu baba. Sende herkese katılıp öldüğüme inanabilirsin.”

Şevki ağzını yumruğuna dayayıp sessizce ağladı. Her şey bitmişti. Babalık yapabileceği tek bir şansı bile kalmamıştı. Artık bir baba bile değildi. Düşüncelerinde beceremediği babalığı bile bu halinden iyiydi. Çünkü düşlerinde evladı hayattaydı.

Zamanında inandırmak için yaptığı boş mezar kızının sonu olmuştu. Artık gerçekte de boş bir mezardı. Kızından geriye hiçbir şey kalmamıştı.

“ Bahadır abi gitmemiz gerek.”

Olduğu yere mıhlanmıştı. Buradan ötesi yoktu ki. Nere gidecekti?

⌘

“ Komutanım! Telsiz.”

Yağız ne kadar istemese de eline alıp cevapladı.

“ Komutanım?”

“ O nasıl evlat, buldunuz dimi ?

Albay telsizden ses gelmeyince bu sefer daha gür bir sesle sordu.

“ Yüzbaşı Seçil Yaman bulundu mu?”

“ Evet Albayım.”

“ Tamam dönüş için helikopter kalkış yapacak.”

“ Komutanım?”

“ Akyürek!”

“ Şe.. şehidimiz var.”

Albay için kulağa sıradan gelemeyecek ama bir o kadar da duyulmuş bir cümleydi. Kim? Diye soramadı. Telsizin cızırtısına hapsetti kendini. Ama bu çok uzun sürmedi.

“ Yüzbaşı Seçil Yaman şehit düştü.”

Beyninin içinde yankılandı.

Yüzbaşı Seçil Yaman şehit düştü.

Karargah hüznün verdiği sessizliğe sığındı. Çünkü buradan öteye söylenecek söz yoktu. Bundan sonra duyacakları iki cümle vardı.

Başın sağ olsun.

Vatan sağ olsun.

Onlar olduğu sürece vatan sağ olurdu da bu baş sağ olur muydu?

⌘

Helikopterin iniş alanı konumu gelmişti. Telsiz görüşmesinden sonra daha iletişim kurulmamıştı. Kimseden seste çıkmıyordu. Öylece yürüyorlardı. Bu saatten sonra timi ‘Nasıl toparlamayı’ bırak Yağız kendini nasıl toparlayacağını bile bilmiyordu. Şehitleri vardı ama bir naaşı bile yoktu. Bom boş gelmiş bom boş gidiyorlardı.

Asaf’ın gözü tüm timin üzerindeydi. Mert’in girişimini daha yeni atlatmışken başka birinin de bir aptallık yapmasına izin veremezdi. Yas yastır ama geri kalanlar bir şekilde devam eder.

Ruhu güçlü olan her beden dayanıklı olmaz.

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.