İçeriğe geç

YAMAN

Bölüm 6 · 69 dk okuma

YAMAN

Bölüm 6

GEÇMİŞİN KALINTILARI

GEÇMİŞİN KALINTILARI

MÜZİK: Eylem Aktaş- Fikrimin İnce Gülü

Burak Kut- Benimle Oynama

Semiramis Pekkan - Senden Vazgeçemem

Sinan Yılmaz - Hoptek

YILLAR ÖNCE

Saat altı sularında kızlar hazırlanmak için benim evimde toplanmışlardı.

“ Biz iki saatte hazırlanabileceğimize emin miyiz?”

Melis’in dertli sesi Açelya’nın bağırması ile gölgelendi.

“ Yaktın kafamı!”

Damla elindeki maşayı hızla geri çekti.

“ Ay pardon. Çok özür dilerim.”

“ Seçil n’olur sen yap. Bunların elinde kafamda saç kalmayacak.”

Dudaklarımdan bir kahkaha döküldü. İki saatimiz vardı düğüne yetişmek için. Tim özel olarak davet edilmişti. Sağ olsun Erdem ‘ Komutanım siz benim onur konuğumsunuz. Gelmezseniz hakkımı helal etmem.’ demişti. Lan oğlum gelin desen gelirdik zaten. Hakkı niye bu işe karıştırdın?

Eee tabi onur konuğunu duyan tim durur mu? Kızlar şıkır şıkır olmak için süsleniyorlardı. Erkekleri düşünemiyordum.

Allah’ım bu süslü erkekleri ben seçmedim. Bunlar nasıl toplandılar bir araya? Biri jöleye laf eder öbürü berberin ettiği tıraşa. Lan berberden ne istiyorsunuz ya ? Adam içinde gücün de. Gerçi bende saçımı kesmeyi beceremeyen kuaföre neler neler diyordum. Neyse ben sustum. İki saat içinde kapıda olmazlarsa var ya onları kurşuna tutacağım.

“ Tamam hallettim.”

Damla’nın elinden maşayı aldım. Damla da makyajını yapmak için Aybüke’nin yanına oturdu. Bir çırpıda Açi’nin saçını hallettim. Ama Açelya kalkar kalkmaz yerine Melis oturdu. Dikkatle kafasını yakmadan onunda saçını yaptım. Daha sonrasında saçına şekil verdi ve topladı. Saat ilerlemişti ve çoğunun hazırlığı yarılanmıştı, ben hariç.

“ Hadi Seçil gel de makyajını yapayım.”

Aybüke’nin teklifini kırmayıp önüne oturdum. Yüzüme vurulan fırça darbeleri tenimi gıdıkladı. Bana verdiği ‘ Gözlerini kapat, yukarı bak, tekrar kapat, aç...’ komutlarına harfiyen uydum.

“ Bitti. Gözlerini açabilirsin.”

Gözlerimi açtım. Ve karşılaştığım ben, çok hoşuma gitmişti. Kırmızı elbiseme, harika kızıl kahve tonlarda bir farla mükemmel bir makyaj yapmıştı.

“ Ellerine sağlık Aybükem.”

Aybüke teşekkürüme kocaman bir öpücük yollamıştı. Tam o sırada elime sarılan el beni çekiştirerek başka bir sandalyeye oturtmuştu.

“ Saçların bende.”

Açiye güvenip arkama yaslandım. Melis ve Damla içeriden giyinmiş bir şekilde geldiler.

Yalan yok timimdeki tüm kadınlar doğal afetti. Maşallahları var. Tabi artı olarak Aybüke de buna dahildi. Melis’in ardından o da geldi. Ya bu erkekler çok şanslıydı. Yağız hala kör gibi davranıp kaçsa da ,bunun kaçışı yoktu. Eninde sonunda Açi ona olan aşkını görecekti. Ama inşallah o da bizim mal gibi kör taklidi yapmazdı. Asaf en yürekli olandı. Sevmiş ve söylemişti. Gül gibi kızı başına taç etti. Kardeşime helal olsun. Önümüzdeki ay için nasipse Aybüke’nin ömrüne yoldaş olmaya talip olacaktı. Tabi bu bir sırdı. Ben, Yağız ve onun arasında. Evlilik teklifi için baya kafa patlatıyordu.

Melis ve Damla hala taliplerini bekliyorlardı . Ama ben emindim. Hayat onlara en güzelini verecekti. Çünkü buna layıklardı.

Saçlarımda bitmişti. Açi ile içeri gidip son hazırlıkları yapıp giyindik. Topukluları kutularından çıkartıp yanımıza aldık ve içeri geçtik.

İçeri girdiğimiz an içeriyi ıslık sesleri doldurdu. Kafamı kaldırdığımda ikimize hayran hayran bakan kızları gördüm. Dönüp Açi’ye bakmıştım. O da baya şaşkındı. Ya görende der ki ne kadar zarif, narin hanım efendiler. Aynen dayı sen bir de onların gerçek yüzünü gör. İçlerinde çapkın bir kabadayı yatıyordu resmen.

“ Komutanlarımın güzelliği halis mi?”

“ Lan bu hatunlar bizi yoldan çıkartır ?”

Kahkahamı daha fazla tutamadım. İçlerinden gerçekten koca bıyıklı kabadayılar çıkmıştı . Ama haklılardı. Açiye baktığımda üstünde olan uçuş uçuş zümrüt yeşili elbise ona o kadar yakışmıştı ki. Bu iltifatlar çok normaldi.

“ Lak Lak yapmayın geldiler mi?”

Soruma Aybüke cevap verdi.

“ Siz içeri gittiğinizden beri aşağı da bekliyorlar.”

Açi kapıyı açık ayakkabılarını giyinmeye başladı.

“ İyi iyi. Hadi bizde inelim.”

Hepsi çıktı bende evi kilitleyip peşlerinden indim. Fıkır fıkırlardı. Onları böyle görmek beni mutlu ediyordu. Kapıdan çıktığımızda kapı da üç araç vardı. Birini gidip almasını Asaf’tan ben istemişti. Ve bakışlarım direkt o afete takıldı. Bordo spor arabam. Aşkım benim. Hala kiralıyordum ama eninde sonunda benim olacaktı. Herkesin gözünde benimdi gerçi. Zamanın da bir galericiyi beladan kurtarmıştım. O da bana ne istersen sana feda demişti. Tabi ben bu kıza vurulunca onu istedim. Ama manyak üzerine yapmaya kalktı. Ben de ona baya kızmıştım. Rüşvet demekti bir yerde. Arabayı sadece bana ayırmasını söyledim. Kafama esince gidip kiralıyordum. Ama o bir gün tamamen benim olacaktı.

Bizim geldiğimizi anca fark etmişlerdi. Bu anı izlemek hep güzeldi. Kadın gibi bir afetin karşısında şapşala dönen erkekler.

Kıkırtımı tutmayı bu sefer başarmıştım. Asaf’ın gözleri parlamıştı Aybüke’yi görünce. Aynı şey Yağız içinde geçerliydi. Bu sefer kaçamamıştı ya da saklayamamıştı. Bakışlarım Açelya’ya dönünce onun hiç oraya bakmadığını gördüm.

Allah’ım bilerek mi oluyor bunlar? Çünkü normalde ikisinin de kafası zehir gibi. Konu kendilerine gelince bunlar niye bu kadar mal oluyorlar?

Olanları izlerken gözüme bir şey daha takılmıştı. Çağatay gizli gizli Melis’e mi bakıyordu? Evet baya baya bakmaya çalıyordu. İyice aşk yumağına döndü güzelim Zafer Timim.

Aybüke nazlı nazlı sevdiceğine yanaştı. Üstteki o kabadayıyı bir tek ben mi görmüştüm?

Asaf’ın yanına gidip sessizce aklımı kurcalayan soruyu sordum.

“ Parayı aldı dimi?”

“ Aldı aldı.”

O iş bende der gibi bir hali vardı. Anahtarı alıp arabama yaklaştım. Düğüne az kalmıştı ama benim gül kokan timim kıpırdamıyordu bile.

“ E hadi gidelim artık. Onur konuğuyuz ama düğün bitince anca gideceğiz. Hem daha konvoya katılacağız.”

Dürtüklemem üzerine açarlara binmişlerdi. Açi benim arabama geliyordu ki Yağız arabasının kapısını açtı. Ah nazik beyefendi. Açi’de kendine açılmış olan kapıdan bindi . Yağız şoför koltuğuna geçerken bakışlarını yakalamıştım. Ama adeta susmam için hemen arabasına binmişti.

Bende bordo afetime bindim ve direksiyonun tozunu atar gibi okşadım.

“ Özledim seni.”

Motoru çalıştırdığımda sanki o da ‘ Bende seni özledim.’ demişti. Arabayla da konuşmazsın Seçil. Bu nasıl bir yalnızlık seviyesi?

Hızlar ilerlediğimde diğerleri de peşime takılmıştı. Kısa sürede konvoya yetişmiştik. Korna sesleri sokakları inletiyordu. Bir yerde minik çocuklar önümüzü kesti. Bende gelin arabasının önüne geçmişti. Kendim hazırladığım zarfları çocuklara verdim. Yolu açtıklarında düğün salonuna doğru devam ettik. Kısa sürede salona ulaşmıştık. İçeriye girdiğimizde bize ayrılan bir masa gördüm. Bu kadarını düşünmemiştim. ‘Zafer Timi’ yazan bir kağıt vardı.

Erkekler nezaket gösterip kızlarımın sandalyelerini çekmişlerdi. Ben ve sandalyemle bakışırken biri sandalyemi geri çekti. Bakışlarımı sandalyeyi tutan elin sahibine çevirdim.

Oydu, Mert’ti. Simsiyah bir takım giyinmişti. Bakışlarım yüzünde takılı kalmıştı. Gözleri daha önce de bu kadar yeşil miydi?

Ben ona bakarken dudağının kıyısında bir gülümseme oluştu. Ardından bakışları sandalyeye döndü. Sessiz kelimelerini duymuştum. ‘ Oturmayacak mısın?’. Daha fazla rezil olmadan oturdum. O da sandalyemi itti ve kulağıma doğru eğildi.

“ Güzelliğine güzellik katmışsın.”

Hemen yanımdakileri kontrol ettim. Söylediklerini başka duyan yoktu. Derin bir nefes aldım. O da çoktan gitmişti. Ama nere gittiğini görememiştim. Bakışlarımla kimseye çaktırmadan etrafı taradım ama göremedim. İlerleyen dakikalarda düğün başlamıştı. İlk dans edilmiş, nikah kıyılmıştı ve çift tekrar dansa çağrılmıştı. Tabi klasik anonsu da unutmamak lazımdı.

“ Gelin ve damadı bu mutlu günlerinde yalnız bırakmayalım.”

Anonsu duyan Asaf yerinde durur mu? Aybüke’sini alıp piste gitti. Yağız’ın bakışları bir Açelya’ya bir piste gidiyordu. Ya bu çocuk bu kadar çekingen biri değildi. Bunun bu halleri beni güldürse de bazen kedere boğuyordu.

“ Yağız şu suyu uzatır mısın?”

Sorumla bakışlarının bana dönmesini sağlamıştım. Bende sessiz kelimeleri kullandım ve ‘ Kaldır dansa artık ’ dedim. Ama daha çok gözlerimi belertip dans pistini işaret ettim. Ve anlamıştı. Ayağa kalkıp Açelya’ya yaklaştı.

“ Bu dansı bana lütfeder misin?”

Açi sanki hayatının şokunu yaşar gibi Yağızla pist arasında gidip geldi. Ama onun bakışlarını da yakalamıştım ve ona da gözlerimi belertmiştim. Ve beni anlayıp dansa kalkmıştı. Onların piste gidişini izlerken pistte bir çift daha gördüm.

Bu sefer gözlerim şaşkınlıktan belermişti. Onlar Çağatay ve Melis miydi? Masaya döndü bakışlarım. Yoklardı. Lan ne ara kalktınız?

Ben şaşkınlığımı atamadan yanımda boşalan sandalyeye biri oturdu.

“ Sabahtan beri gözlerini belertip insanlara neler yaptırdın öyle? Ama gel gör ki daha da belertmiş oturuyorsun. Seni ne şaşırttı bu kadar?”

Mert’in art arda gelen soruları ile gözlerin ona kilitlendi ve haklıydı. Gözlerimi belertmek canımı acıtmaya başlamıştı.

“ Timim aşk yumağına döndü resmen.”

“ He öyleli.”

He mi? Heee mi? Gerçekten hala beni mi taklit ediyordu.

“ Eee ne var ki bunda? Sevmek, sevilmek güzel şey.”

Gerçekten güzel miydi? Bu zamana kadar olan deneyimim sevmenin de sevilmenin de acı verebileceğini göstermişti. Yanlış sevgiler …

“ Dans bitmeden belki sana eşlik etmeme izin verirsin.”

“ Bana eşlik?”

Ayağa kalkıp elini bana uzattı. Bir askerin elleri ne kadar temiz ve güzel olabilirdi?

“ Bir şey demeyecek misin?”

Yüzende umut kırıntıları vardı. Aklıma garip bir düşünce doldu. Tim zaten aşka bulanmıştı. Biraz da ben çapkınlık yapayım. Kendini tut tut nere kadar? Uzatılan eli tuttum. Elimi sıkıca kavrayıp piste hızlı adımlarla ilerledi. Sanki müziğin bitmesinden korkar gibi ama beni düşürmemek içinde koşmadan hızlandı.

Piste geldiğimiz de elini beline atıp kavradı. Elimi omzuna yerleştirip gözlerimi gözlerine kenetledim. Arkada hangi müzik çalıyormuş , kaçıncı mısrasındaymış , ne diyormuş hepsi yok oldu. Sadece ben ve onun yeşil gözleri kaldık.

“ İyi misin?”

“ Evet . Neden sordun?”

“ Gözlerini dikmiş bana bakıyorsun da ondan.”

“ Dikmedim.”

“ O zaman bu bakışın adı ne?”

“ Bakışların bir adı mı var?”

“ Elbette.”

Birden yüzünü fazlasıyla bana yaklaştırdı. Ve gözlerindeki o bakış içime işledi. Bu adam gözleriyle dünyayı ele geçirebilirdi.

“ Mesela bu bakış.”

Sözleri dudaklarından dökülürken bana oldukça yakınlardı. Topuklularımla neredeyse aynı boya geliyorduk. Tabi on santim topuklu giymenin ona yaklaşmaktan daha çok yan etkisi vardı. Ne kadar uzunsa o kadar acılı. Ama giyinmekten çok zevk alıyordum. Takır tukur ötmesi bile hoşuma gidiyordu.

“ Bu bakış?”

“ Kızıl alev.”

“ Ne?”

“ Yanmadan önce göreceğin son bakış .”

Haklıydı . Şuan bile içimde bir ateş yanıyordu.

“ Neden yanayım ki?”

Ama ben de Seçil değil miydim? Sonuna kadar kurcalayacaktım.

“ Sen demesen de gözlerin diyor.”

“ Ne diyorlar?”

“ ‘Yanıyorum, beni kurtar.’ Diyorlar.”

Dans pistin de hareketlendik.

“ Ama üzgünüm.”

Kaşlarım çatıldı. Üzgün müydü? Niye?

“ Neden?”

“ Ben seni bu yangından kurtaracak kişi değilim.”

Kulağıma doğru eğildi.

“ Ben seninle yanacak olanım.”

“ Hımm. Desene halt yedik o zaman.”

“ Hem de ne halt.”

Dans ederken müzik sisteminin yanına yaklaştık.

“ Bana bir dakika ver.”

Benden uzaklaştı ama elimi bırakmadı. Sahne görevlisine bir şeyler söyledi. Ağzını okumaya çalıştım ama göremedim. Göremeyince vazgeçip pistteki diğer insanlara baktım. Çiftler sarmaş dolaştı. Ama yine bir istisna vardı. Allah’ım benim bu safoz kardeşlerim ne olacak acaba? Açelya’nın gözleri Yağız hariç her yerdeydi. Yağız ise arada kaçamak bakışlar atıyordu. Resmen bir çatal ve kaşık dans etmeye çalışıyordu.

Dikkatim onlara dağılmışken Mert geri gelip tekrar bana dolandı. Mert’te ki cesaret de Asaf’ınkine benziyordu. Her şeyi boş verip tekrar ona odaklanmaya çalıştım. Ama etrafımızı saran hoş melodiler buna izin vermedi.

Fikrimin İnce Gülü çalıyordu.

“ Dans etmeyecek misin?”

Sözleriyle bana kal geldiğini fark ettim. Ve ona eşlik etmeye başladım. Şarkının her sözün de her mısrasında daha da alev alıyordum. Ama tek başıma değildim. Haklıydı o da benimle yanıyordu.

Ellerin ellerimde

Bakışları birbirine kavuşmuş ellerimizdeydi.

Leblerin leblerimde

Bakışları bu sefer dudaklarımı buldu. Kalbim yerinden çıkıp beni terk edecekti sanırım. Burada beni öpmeyecekti dimi? Düğünün ortasında böyle bir şey yapmazdı.

O gün ki gördüm seni

Yaktın ah yaktın beni

Yaktın ah yaktın beni.

Şarkı bitmişti ama biz hala dans ediyorduk. Müzik bir anda halaya dönünce afalladım. Etrafı taradım. İnsanlar çoktan halaya başlamıştı. Tekrar Mert’e döndüm.

“ Bitti.”

“ Maalesef.”

“ Otursak iyi olur.”

Afallamama güldü.

“ Yoksa deli sanırlar dimi?”

Sorusuna göz devirdim. Ve masama geri döndüm. Halaylar tepildi. Ve timimin bu hallerini görmeyi gerçekten çok özlemişim. Baran halayın başına geçti. Çağatay’da durur mu? Girdi hemen yanına. Kan ter içinde kaldılar ama azimleri alkışı hak etmişti. Pasta merasimi başlamıştı. O sıra da masamdan bir fısıltı yükseldi.

“ İnşallah hep birbirinizin ağzına verirsiniz.”

Gülmemek için ağzımı elimle gölgeledim . Kim demişti diye dönüp bile bakmadım. Allah’tan diğer masalar duymamıştı.

“ Lan durun şuraya asaletimizle gelmişiz. Zafer Tim’inin duruşunu bozmayın.”

Hepsi bir ağızdan “ Emredersiniz Komutanım.” demişti. Aybüke bu hallerimize çok gülüyordu. Ona da eğlence çıkartma konusunda üstümüze yoktu.

Aklıma bir şey geldi. Az önce ortalığı ateşe veren beyefendi nerelerdeydi? Gözlerim salonu taraya taraya bir hal olmuştu. Geldim geleli kim nerede oturuyor biliyordum. Ama onu bir türlü bulamıyordum. Masa nerdeyse boşalmıştı. Damla ve ben kalmıştık. Damla telefonu ile uğraşıyordu.

Bir anda ‘Benimle Oynama’ çalmaya başlamıştı. O mu açtırmıştı? Ama etrafta yoktu. La havla vela kuvvete. Sabır ya.

Yalnızlıklarda yoruldum usandım

Sensiz gecelerden sıkıldım bunaldım

Sımsıkı saran ateşi gözledim

O sımsıcak bakan gözleri özledim

Yanımdaki sandalyeye biri oturdu. Döndüğüm de Mert’i gördüm.

“ Kimi kaybettin?”

“Kimseyi.”

“ O zaman aradığın kişi kim?”

“Kimse. Hem sen neden bu kadar çok soru soruyorsun? Zaten ortalıklarda yoksun.”

“ He beni arıyordun.”

“ Ne münasebet?”

Gülmeye başladı. Sinirimi daha çok bozdu.

“ Bu şarkı da ne, gerçekten bunu açtırdın mı?”

Bir an durup şarkıyı dinledi.

“ Hayır bunu ben açtırmadım.”

O açtırmamış mıydı? Ama sözleri çok o dermiş gibiydi. Aferin sana Seçil kendini utandırma ödülünün kazananı sensin.

“ Ama keşke açtırsaymışım. Baya güzel şarkı.”

Hala sırıtıyordu.

“ Benimle eğlenme.”

“ Seninle eğlenmiyorum. Mutlu oluyorum. Hem sen kızardın mı?”

“ Yo ne alaka. Sıcak bastı. Klima falanda açmamışlar.”

Ciddileşip kulağıma eğildi.

“ Benim açtırdığım şarkı birazdan çalacak.”

Geri çekildiğinde göz kırptı.

“ Hım öyle miymiş?”

Arkamı ona dönüp düğünü izlemeye devam ettim. Uzaktan birinin bakışlarını üzerim de hissettim. Birkaç dakika sonra o kişiyi bulmuştum. Tanıyor gibiydim. Yani gördüğüme eminim ama nerde? Kimdi bu kadın ve neden bu kadar nefret dolu bakıyordu?

Arkamdan kulağıma bir ses ilişti.

“ İşte benim şarkı.”

Sözlerinin ardından bir Türk Sanat Müziğinin çaldığını fark ettim.

Senden Vazgeçemem çalıyordu. Bu sefer sırıtan ben oldum.

“ Gerçekten mi?” diye sordum ona dönüp ama dönmeme gerek yoktu zaten dibimdeydi.

“ Çok güzel şarkı. Sen gibi.”

“ Ben gibi?”

“ Sen gibi.”

Senden vazgeçemem vazgeçemem ben

Kapıldım aşkın seline

Razıyım bütün her şeye

Esirin oldum bir kere sevgilim diye

Bir sevda oldun gözümde

Dilimdesin her sözümde

Ilık nefesin bir alev

Seven gönlümde

Başka bir sevgili sevemem istemem

Sözlerine fısıldayarak eşlik etti.

“ Başka sevgili?”

“ İstemem. Bana sen lazımsın. Senin sevdiğin olabilir miyim? Benim sevgilim olur musun? ”

Belime dolanan ellerine baktım.

“ Eğer istemezsen.”

Ellerini geri çekmeye yeltenmişti. O bir anlık boşlukta gerçekten bunu istiyor muyum diye düşündüm. Onu istiyor muyum?

Beynimin içindeki bir ses sorularıma cevap verdi. Etrafta onu arayıp duruyorsun. Yanımda olsun istiyorsun. Beraber yandığımız ateşi istiyorsun. Bir yere gittiğinde onunda yanında olmasını, görmesini istiyorsun. Tekrar o mangalın başına onunla geçmek istiyorsun. Evet istiyorsun.

İstiyorum.

Düşünmem fazla sürmüş olmalı ki elleri çoktan üstümden çekilmişti. Hatta yanımda oturuşunu düzeltip benden uzaklaşmıştı. Hemen ona dönüp asılan yüzüne baktım.

“ Ne çabuk vazgeçtin.”

Şarkıya yaptığım atıfa gülse de pek belli etmemişti.

“ Rahatsızlık verdiysem özür dilerim. Kalkayım ben.”

Kalktığı sırada parmaklarımı parmaklarına doladım.

“ Başka sevgili istemem. Bana sen gereksin.”

Sözlerim yüzüne öyle bir gülümsemeye sebep olmuştu ki şu ana kadar gülmüyormuş sanki. Parmalarına dolanan elimi sıkıca tutup çekti. Beni de ayağa kaldırdı. Kollarının arasına sakladı beni.

“ Sana böylesine sımsıkı sarılmak için ne kadar bekledim bilemezsin.”

Bende kollarımı ona sıkıca sardım.

“ Ne kadarmış?”

Tabi kaşınıyorum ya soracağım. Sormazsam çatlarım.

“Nerdeyse bir yıldır.”

“ İyi de biz tanışalı yedi ay oldu.”

“ Evet ama lojmanda çıkan yangını hatırlıyor musun?”

“ Evet.”

Yanan o ev gözümün önüne geldi. Dumanların içinden çıktığım o an zihnimde yeniden canlandı. Oydu, karşımda duran beni yangınların içinden çıktığımda tutan oydu.

“ Sendin.”

“ Bendim.”

Ben nasıl onu hatırlamamıştım?

“ Sana söyledim. Bizi bir yangın bir araya getirdi. Ve ben o yangını söndüremem.”

Biz bu şahane anı yaşarken Çağatay’ın sesini duydum.

“ Komutanım koşun kolbastı açtırdım.”

Çağatay pistten buraya bağırmıştı.

“ Düğün de iyice gazinoya döndü. İstek parçalar bitmiyor.”

Güldü ama bu sefer tek değildi. Bende onunla güldüm.

“ Seni çağırıyorlar.”

“ Evet.”

“Gitmeyecek misin?”

“ Gideceğim.”

Bir an duraksayıp sahneye baktım. Kalabalıktı ve çok eğleniyorlardı.

“ Kolbastı da bana eşlik eder misin?”

Soruma şaşırmıştı. Ama hayır dememişti. Ona uzattığım elimi tutmuştu.

“ Ederim.”

Beraber piste çıkmıştık. Şıp sevdi timim bizi görse de bir şey dememişlerdi. Onlarda eninde sonunda bunun olacağının farkındaydılar. Ama bende onlardan emindim. Bu konu bir yerde dönecekti.

Sahneye adım attığımız an bir Hoptek çalmaya başladı.

“ Umarım biliyorsundur.”

“ Biraz.”

Haline şimdiden güldüm. Ben özellikle tüm timime Türkiye’nin tüm yöresel oyunlarını öğrenmelerini emretmiştim.

Şimdi şov zamanıydı. Bakışlarım önce Açelya’yı buldu. İkimiz de aynı an da elbiselerimizin eteklerini toplayıp karşılıklı oynamaya başladık. Ardından Melis, Damla ve Aybüke katıldı. Doğulu düğün sahiplerine Karadeniz oyun havası şoku yaşatıyorduk. Etrafımızı yuvarlak dönmüş alkışlıyorlardı. Bize timin erkekleri de katıldı.

Bir anda karşımda Mert’i gördüm. Oynuyordu , hem de baya baya. Bende ona karşılık verdim ve beraber oynadık. Ta ki şarkı bitene kadar. Şarkı bittiğinde tüm tim nefes nefeseydi. Ama düğünün video kaydından bu kısmı alacaktım. Çünkü her birinin performansı çok iyiydi. Ve bu Mert’le ilk kolbastımızdı.

Masalara çekildiğimizde elimi bırakmamıştı. Bu ne özlem be adam?

Ben ona soracaktım biraz deyip böyle döktürmeyi. Oturduğumuz gibi de sordum.

“ Biraz dedin şov yaptın. Bu nasıl biraz?”

“ Hoşuna gittiyse ne güzel.”

Soruma cevap vermemişti. Onun yerine hala tuttuğu elimi okşuyordu. Ve ben yine bir şeyi fark ettim. Biz pastayı kaçırmıştık.

“ Tüh be.”

“ Ne oldu?”

“ Pastayı kaçırdık.”

Güldü.

“ Ne var ya? Canım tatlı çekmişti.”

Birden ayaklandı.

“ Nere ?”

“ Geleceğim.”

Kalabalık içinde kaybolmuştu. Bu adam nasıl bu kadar çabuk kaybolmayı başarıyordu?

Aklıma az önce bahsettiğimiz yangın geldi. O yangın bana bir çok şey vermişti. Bir aileye kabul edilmiştim. Minik bir kız çocuğu hayatıma girmişti. Ve Mert, o da bu yangınla hayatıma girmişti. Birinin felaketi bana bir aile daha vermişti. Felaketler bana sürekli bir şeyler veriyordu.

İlk felaket Elçin’i,

İkinci felaket Korkut Albay’ı,

Üçüncü felaket Onur’u,

Dördüncü felaket Mert’i

…

Sıradaki neydi ? Şimdi ne olacaktı?

Kafamdaki sorular önüme inen tabak ile kayboldu. Bir dilim pasta, tabağın ortasından bana bakıyordu. Ve çok güzel görünüyordu. Yanıma oturan Mert’i gördüğümde öyle bir güldüm ki tüm dişlerimi sayabilirdi.

“ Yesene soğuyacak.”

“ Ne? Soğuyacak mı?”

“ Hadi hadi ye.”

“ Pastayı alacaksın diye aklını mı verdin?”

“ Annem küçükken çabuk yiyelim diye her şey için soğutmayın derdi. Alışkanlık işte.”

“ Hem hayır aklımı vermedim. Çünkü aklımı birkaç dakika önce toprak gözlü bir kadına vermiştim.”

Bir anda yanağıma kocaman bir öpücük kondurdu.

“ Bunca zaman sana evet dememi mi bekledin?”

“ Evet.”

“Ama bana hiçbir şey demedin. Yani ‘ Seni seviyorum. ’ ya da ‘ Senden hoşlanıyorum. ’ gibi.”

“ Her şeyin bir zamanı var. Zamansız olan şeyler bozulur. Çünkü ya zamanı geçmiştir ya da zamanı daha gelmemiştir. Zaman geçseydi. Bu oldurmaya çalışmaktan başka bir şey olmazdı. Zamanı gelmeden olsaydı bozulur ve bir daha asla olmazdı. Bunların hiç birinin olmasına izin veremezdim.”

Dilim lal kesilmişti. Bu sözün üstüne diyecek söz de bulamamıştım. Pastadan aldığım çatalı usulca ağzıma götürdüm.

“ Ne o, sustun?”

“ Ye dedin, o kadar gidip aldın. Bende yiyorum.”

Gülmüştü ama saklamak için önüne eğilmişti.

“ Sen yemeyecek misin?”

“ Hayır. Sana kadar bulabildim. Ve o senin.”

Bir çatal da ona uzattım. Bakışları çatal ve gözlerim arasında gidip geldi.

“ Emin ol bu bana kadar bile değil.”

Saklayacak bir şeyim yoktu. Yemek yemeye bayılan biriydim. Yine güldü.

“ Biliyorum.”

Uzattığım pastayı yedi. Beraber pastadan son çatalları alırken takı töreni duyurusu yapıldı. Ailelerin takması beklendi.

“Damadın annesinden beşi bir yerde ve altı tane burma bilezik.”

“Damadın babasından da altı tane burma bilezik.”

“Gelinin annesinden damada bir saat ve bir adet cumhuriyet altını.”

“ Gelinin babasından da üç cumhuriyet altını ve dört bilezik.”

Akraba merasimi bittikten sonrasında tim birden ayaklandık. Pistte ilerleyip teker teker takılarımızı taktık. Tebrik edip mutluluklar diledik. Bir süre masada dinlendik. O arada da takı töreni bitmişti. Gelin ve damat odaya çekildiler. Mert takıdan sonra yine kaybolmuştu. Bir süre etrafı aradıktan sonra onu buldum. Birkaç kişiyle birlikte sohbet ediyordu. Yanındaki kişiyi ancak yüzünü döndüğünde görebilmiştim. Aktan’ dı ama karşılarındaki kişiyi göremiyordum.

“ Hayrola?”

“Biraz daha eğilirsen belin kırılacak. Şekilden şekle girdin.”

Açi’nin sorusuyla belimin acıdığını fark ettim.

“ Göremiyorum.”

“ Neyi?”

“Karşısında kimin olduğunu.”

“ Git.”

“Ne?”

“Yanına git diyorum.”

Ben hareket etmeyince ilişki terapistliğine başladı.

“ Birbirinizle yakınlaştığınızı gördüm. Sen kolay kolay kimseyle yakınlaşmazsın hatta seni tanıdığımdan beri flört bile ettiğini görmedim.”

O konuşurken ben hala Mert’in heybetinin gizlediği kişinin kim olduğunu anlamaya çalışıyordum. Kıyafetinin fırfırlı etek ucunu görünce kadın olduğunu anlamıştım.

“ Biriyle yakınlaştın ama yanına gitmiyorsun. Neden ?”

“ Neden gideyim?”

“ Neden gitmeyesin?”

Tek kaşını kaldırıp bana ukalaca baktı.

“ Hem merak ediyorsun. Kalk git.”

Alık alık ona baktığımda kolumdan tutup kaldırdı.

“ Git dedim.”

İtekleyip yerine geri oturdu. Bir Açi’ye bir Mert baktım. Haklıydı. Neden git miyim ki?

Duruşumu dikleştirdim. Elbisemi düzelttim. Son kez Açi’ye baktığımda benim güzel olduğumu onayladı. Emin adımlarla, topuk sesimle yanlarına gittim.

“ Merhabalar .”

“ Merhaba.”

Beni ilk karşılayan Mert olmuştu. Merhabayı herkesin duyabileceği sesle söylemişti. Ama eli belime sarılıp bana yaklaşınca kulağıma “ Sevgilim.” diye eklemişti. Ardından Aktan selam verdi. Ve sonunda karşısında kimin olduğunu görmüştüm. Az öncede bana uzaktan nefretle bakan o kızdı. Peri kızı gibi soft mor bir elbise giyinmişti. Ağzını büze büze merhaba demişti. Kim olduğunu çıkartabilmek için beynimi daha da zorladım.

“ Nasıl gidiyor dağlar?”

“ İyidir Aktan. Her zamanki şeyler. Sende nasıl gidiyor gökler?”

“ Hamdolsun göklerde sefa ve pak mevcut.”

Kadın bakışlarını bilerek benden kaçırıyor gibiydi.

“ Ben gelip sohbetinizi bölmedim inşallah.”

“ Yok canım.”

Mert itinalı bir vurguyla canım demişti.

“ Ee ne konuşuyordunuz?”

Bu soruma Aktan cevap verdi.

“ Yarınki görev emri için Bade’ye uçakları bizzat kontrol etmesini söylüyordum.”

Demek adı Badeydi. Aktan’ın timindendi.

“ Burada da mı iş Yüzbaşı?”

“ Ahh ahh. Ona her yer de iş.”

Ben geldiğimde bir anlık sessizleşip ortamı dinlemeyen Bade ilk kez söze girmişti. Ardından sadece o konuşur biz sadece ara ara bir şeyler söyler hale geldik. Kulağıma bir müzik geldi. Ve yüzümde oluşan gülüşü tarif bile edemezdim. Ama bunu Mert fark etmişti.

“ Ne oldu?”

“ Horon.”

“Nasıl yani?”

“ Hep siz mi istek parça çaldıracaksınız? Gerçi bu istek parça değildi. Hasan’ı tehdit ettim.”

“ Damadı tehdit mi ettin, neden ?”

“ ‘Horonsuz düğün olmaz. Eğer horon çaldırmazsan gelmem. Tonla belge işim var. ’ dedim.”

“ O da kabul etti anlaşılan.”

“ Öyle.”

Kıkırdama başladı. Kıkırdarken çıkarttığı sesler, yüzünün aldığı o hal, gözlerinin kısılması çok hoşuma gidiyordu. Ama bu sefam çok uzun sürmedi.

“ Bu da ne böyle?”

Bade sağ olsun. Sözlerinin altında yatan imalar sesine gizlenmişti. Ne demeye çalıştığını anlamaya uğraşmadım bile. Horon çalıyordu ve çoktan piste gitmem gerekiyordu. Onu umursamadan Mert’e yaklaştım.

“ Bunu da ‘eh işte’ mi biliyorsun?”

Yine güldü ama bu sefer kurnaz bir gülüştü.

“ Ben her şeyi ‘eh işte’ biliyorum.”

Beni yine güldürmeyi başarmıştı. Fazla gülmek korkutsa da ben korkusuzdum. Korkulacak her şeyi yaşamıştım.

“ Ee hadi o zaman müzik bitecek.”

Elini sıkıca tutup masama yöneldim.

“ Piste değil mi?”

“ Sabret.”

Masadaki timimin sohbetini böldüm.

“ Tim!”

Bakışları bana döndü. Gelecek olan şeyi hepsi biliyordu. Timini ilk kurduğunda belki herkese saçma gelecek bir şey yapmıştı. Bilen bilmeyene kendi yöresinin oyununu öğretmişti. Çoğunlukla bu dersler mangal kurdukları günlerde olurdu. Müzik , gırgır, şamata, sakarlıklar, eğlence, sohbet, yemek, duman …

“ Horon marş marş.”

Hepsi ayaklandı ve peşimize takıldılar. Tim birden bir horon şöleni sergiledik. Ama timim bu şöleni biraz abartmış olabilirlerdi. Asaf’ın egeli olmasına rağmen ‘ Uhuuu!’ diye bağırdığını duydum. Ve birkaç kişi de ona eşlik etmişti. Masadan bizi izleyen Aybüke bu haline gülse de onu gururla alkışlamıştı.

Terlerimizi döküp masaya döndüğümüzde cidden pestilimiz çıkmıştı. Saatte oldukça ilerlemişti. Düğün nerdeyse bitiyordu. Masada dönen sohbete odaklanmaya çalışıyordum ama olmuyordu. Mert bey sağ olsun. Parmakları durmadan elime dolanıp etrafında dolaşıyordu. Tam o sırada bir cümleyi yakaladım.

“ Siz ne zaman evleniyorsunuz komutanım?”

“ Höst oğlum. Dur daha gün bir.”

Sözümün üzerine masa da bir sessizlik oldu. Hepsi birden bana bakıyorlardı. Baran sorduğu soruya böyle bir cevap beklemiyor olmalıydı ki gözlerini kocaman açmış, ağzı açık kalmış bir şekilde bana bakıyordu.

“ Niye kızdın çocuğa ? Hazır düğün de varken evlenelim.”

Mert’in sözüyle bende Baran’a dönüşmüştüm.

“ Ne?”

“ Şakaydı. Sakin ol.”

Elimi sıkıca tuttu. Bu şaşkınlığın arasına Yağız girdi.

“ Soru size değildi.”

“ Siz?”

Melis’te Baran’a dönüşmüştü. Evet var mı daha dönüşmek isteyen?

“ Birlikte misiniz, bir misiniz?”

Varmış. Damla da bu curcunaya eklendi. Ama aklıma gelen soru bu değildi. Ona sarıldığımı, onun elini tutup horona geldiğimizi görmemişler miydi? Hadi bunları normal karşıladılar. Sarılmayı selamlaşma, elini tutmamı da horona çekmem olarak düşünmüş olabilirler. Ama ya o dans… O dansı nasıl görmediler?

Düşününce onlara hak verdim. Uzun süren bir görevden dün dönmüştük. Ve hemen düğün curcunasına düşmüştük. Bu düğün eğlenmek, rahatlamak ve kalabalığa karışmaların izin bir fırsattı. Ee oldukça sosyal bir time sahibim. Ama bir kişinin her şeyi gördüğüne emindim. Asaf her şeyin farkındaydı. Yağız ve Açelya’dan şüpheliyim çünkü birbirinden kaçmaktan beyinleri yanmıştı.

Mert bakışları masadaki herkeste dolandı. Sanki durumu tartıyor gibiydi. Bana baktığında yine beni uçurumdan aşağıya atan gülüşünü sergiledi.

“ Birlikteyiz.”

Ufak bir kahkaha atıp devam etti.

“ Ve biriz.”

Evet bu günün dedikodusu net bendim. Bu gece kızlardan kaçmanın bir yolunu bulabilir miydim acaba?

Bunu cidden düşündüm. Arabam iki kişilik. Mert benle gelse? Yok, yok, yok. Bu sefer bir hafta ağızlarından düşmem. Hayır birde birine anlatmıyorlar. Ağızlarından bakla çıkmaz. Ama benim kafamın etini yerlerdi. Önce beni çapraz sorguya çekip sonra ben orada hiç yokmuşum gibi olan ve kafalarında kurdukları şey hakkında konuşuyorlar.

Yüce Allah! Allah’ım sen bana bir çıkış yolu göster.

Masadan yabancı bir ses geldi.

“ Çok sağ olun valla komutanım.”

Kafamı çevirdiğimde Hasan’ı ve güzeller güzeli eşini gördüm.

“ Geldiniz bizi mutlu ettiniz, düğünümüzü şenlendirdiniz.”

Aya kalkıp bu çıkış yoluna sarıldım.

“ Ne demek Hasan? Allah mutlu mesut etsin inşallah.”

“ Amin valla komutanım.”

Geline de sarılıp mutluluk diledim. Kenara çekildiğimde masadakilerde dileklerini iletiyordu.

Ya rabbim çok şükür.

“ İyi misin? Fazla gerildin.”

“ Olacağım. Sadece birkaç gün izin alıp şehri terk mi etsem diye düşünüyorum.”

“ O niye?”

“ Akıl sağlığım için.”

Kızların dikkati dağılmamıştı. Bakışları üzerimizdeydi. Mert’te bunu fark etmiş olmalı ki daha soru sormadı.

“ Kaçmak istersen yardım edebilirim.”

“ Senle birlikte kaçmak mı? Ne istiyorsun sen? Şu gördüğün dört yamyam peşimize takılsın sonra kulaklarımızdan başlayıp bizi yiyip bitirsinler mi?”

“ Sakin ol. Senin için kendimi feda ederim. Sen kaç.”

Ciddi mi diye yüzünü iyice inceledim. Ve oldukça ciddiydi. Hasanlar hala buradayken kaçmam mantıklıydı.

“ Hasan tekrar mutluluklar. Ben artık kaçayım…”

Bir an duraksayıp Mert’e baktım. Dikkat çekmeyecek olsa elini şak diye alnına yapıştıracağına emindim.

“ Cümleten iyi geceler.”

Ardımdan gelen hiçbir sesi umursamadan hızlıca çıkışa yönelmiştim. Valeden arabamı alıp eve sürdüm. Kendimi yatağa bırakmanın hayaliyle güzelimi evin girişine park ettim. Evden bakıldığın da burası net görünüyordu. Valla arabam kıymetlimdi. Evin kapısına geldiğimde bir an kala kaldım.

“ Anahtarım nerde?”

Birkaç dakika düşündüm.

“ Lan çantam yok.”

Elimi alnımın çatına geçirdim.

“ Telefonda yok. Oy oy. Aklına sokayım Seçil.”

Etrafa bakındım. Olası durumlar için kapıya anahtar bırakmazdım. Çünkü bu olası durumun hırsıza bayram olacağını düşünüyordum.

“ Ee ne yapacaksın şimdi Seçil Hanım? Düğünden kaçtın, geride dönemezsin.”

Kapıma kafamı yasladım.

“ Buradasın ama açamıyorum.”

Merdivenden sesler gelmeye başladı. Kulak kabartıp dinledim. Neriman teyzeydi. Beni ne zaman görse laflardı. Valla bende alışmıştım ona. Sabah beni gördüğünde köye gideceğini söylemişti. Merdivenlerden ağır hareketlerle inişini gördüm.

“ Neriman teyzem?”

“ Nazlı kız?”

“ Dur ben sana yardım edeyim.”

Elindeki poşetleri alıp onunla sokağa indim.

“ Kız de bakayım bana bu ne güzellik?”

“ Ne olsun Neriman Teyzem? Düğün vardı da, bizde icabet ettik.”

“ Maşallah maşallah. İnşallah gelin hanım kıskanmadı.”

“ Estağfurullah Neriman teyze.”

Koluma girdi ve fısıldadı. Halbuki etrafta kimse de yoktu.

“ Kız Nazlı, düğünde bir talip çıkmadı mı?”

“ İlahi Neriman teyze sen beni evermeye mi çalışıyorsun?”

Hiç oralı olmadı.

“ Ne olurdu şöyle yanına yakışacak boyu boyuna, huyu huyuna, dalyan gibi bir bey olsaydı?”

Derin iç çekti.

“ Şöyle güzel yüzlü, okkalı çeneli, geniş omuzlu, yeşil gözlü …”

Bu kadının üçüncü gözü mü vardı? Biraz daha konuşursa ‘Şöyle mert bir delikanlı’ diyecekti.

“ Şöyle mert bir delikanlı.”

Dona kaldım. Benimde mi üçüncü gözüm açıktı ?

“ Neriman teyze?”

“ Efendim Nazlı kız.”

“ Sen Resul amcayı mı özledin?”

Utanır gibi yüzünü kaçırdı. Kocası bir aya yakındır köydeydi.

“ Tamam tamam. Sormadım.”

Ağzımı mühürler gibi elimle kapattım.

“ Birazdan gelir benim torun. Sen üşüme emi. Gir evine?”

Ah be Neriman teyze nerde bende o şans ki evime gireyim?

“ Olsun sen tek kalma. Ben beklerim seninle.”

Mutlu olmuş gibiydi. Koluma girdiği eliyle kolumu sıvazladı.

Sokak biraz karanlıktı. Kediler etrafımızda dolanıp yiyecek bir şey olmadığını anladıklarında burunlarını kıvırıp gittiler.

“ Yavrum?”

“ Efemdim.”

“ Senden bir şey isteyeceğim.”

“ Başım gözüm üstüme.”

Biraz tereddütte kalmış gibiydi. Ama sonunda ağzındaki baklayı çıkarttı.

“ Beni şuna bindir.”

Gözleri arabanım üzerindeydi. İçimi bir mutluluk ve heyecan sardı.

“ Emrin başımın üstüne.”

Kıkırdadı.

“ Yaşım geçti ama hevesim hiç geçmiyor be Nazlı kızım.”

“ Heves bu Neriman teyze hangi yaşta bıraktı yakamızı ki?”

“ Öyle valla.”

Aklımı hala eve nasıl gireceğim kurcalıyordu. Acaba Yağız’a yazsam çantamı bulur muydu? Ya da çilingiri mi arasam?

“ Nazlı kız.”

Fısıldaması dikkatimi çekmişti. Ona baktığımda ileriye doğru baktığını ve orayı görmek için gözlerini kıstığını fark ettim.

“ Şuradan biri bize mi yaklaşıyor?”

“ Torunundur belki.”

Öne doğru eğilerek bakmaya devam etti.

“ Yok kuzum. O arabayla gelecek.”

Silahımı asla bırakmazdım bu yüzden elbisenin altında bacağıma bağlı duruyordu. Elim hafifçe üzerine gitti.

“ Bize doğru geliyor valla.”

Neriman teyzenin eli kolumu sıkıca tuttu.

“ Sakin ol Neriman teyze ben buradayım.”

Silüet bize daha da yaklaştı.

“ Merhaba.”

Merhaba mı?

“Sende kimsin öyle evladım. Gece gece sessizce yaklaşıyorsun.”

İsmini ikimizde aynı anda söylemiştik.

“ Mert, efendim. Rahatsız ettiysem affola.”

Neriman teyze beni duymuş olmalı ki kolumu aşağıya çekti.

“ Kim bu dalyan bey?”

Yarım saattir fısıldayan kadın şimdi tüm bu yeteneğini kaybetmişti. Dalyanı duyan Mert’te bıyık altından gülmüştü.

“ Mert, Neriman teyze. Neriman teyze, Mert.”

“ Onu anladık evladım.”

Benden cevap alamayınca Mert’e döndü.

“ Bu Nazlı kız bana pek anlatmaz. Sen kimsin hele evladım.”

“ Nazlı kız? ”

Mert bana bakarak güldü.

“ Ben sizin Nazlı kızınızın meftunuyum.”

“ Demek öyle. Sen de meftun musun?”

Bu soru banaydı. Derin bir nefes aldım. Ben neden yaşlı insanlardan bu kadar utanıyorum anlamıyorum ki.

“ Meftunum.”

“ Ee ben sana sordum. Düğünden şöyle Mert bir delikanlı bulamadın mı diye. Ama sen direkt Mert’i bulmuşsun.”

Omzunu döverek konuşmaya devam etti.

“ Helal kız sana. Maşallahı var.”

Kıkırdadı ve ona Mert’te eşlik etti. Ama ben utançtan gülmeyi bırak yüz felci geçirmiş gibiydim. Bir korna sesi duyduk. Biz konuşurken torunu çoktan gelmişti.

“ Nenem haydi.”

“ Geldim geldim.”

Kolumdan çıkıp Mert’e ilerledi. O sırada torunu da çantalarda bana yardım etti. Neriman teyze de o sıra da Mert’e yaklaşmış bir şeyler söylüyordu.

“ Valla oğlum sen olmasan ben artık benim torunu ayarlayacaktım bu Nazlı Kıza. İyi ettin geldin.”

Ne söylediğini duymamıştım, ne olduğunu da ama Mert’in gülen yüzü birden Neriman teyzenin torununa kitlendi.

“ Bende yardım edeyim o çantalara.”

Birden önüme gelip adama vereceğim çantaları aldı. Adamın önüne dikildi. Birkaç saniye sonra çantaları arabaya koydu. Neriman teyze paytak adımları ile bana yanaştı.

“ Olmuş bu çocuk.”

“Ne olmuş?”

“ Sana baya meftun olmuş.”

Sen yine neler karıştırdın be Neriman teyzem. Torununa tutunup araba bindi. Camı açıp bize bağırdı.

“ Maşallah.”

Araba çalışıp gitti. Ben ise izleye kaldım.

“ Ne oldu az önce?”

“ Hiç.”

Sesini ilk kez böyle duymuştum. Hala arabaya bakıyordu.

“ Hiç mi?”

“Hiç.”

Araba görünmez hale gelince bana döndü.

“ Çok sık geliyor mu buraya?”

“Kim?”

“ Torunu!”

“ Hayır. Neriman teyze köye gideceği zaman gelip alıyor onu. O kadar. ”

“ Anladım.”

“ Sana ne dedi?”

Soruma cevap vermedi. Elindeki çantamı bana uzattı. Elinde bir çanta olduğunu fark etmemiştim.

“ Kaçarken salonda unutmuşsun.”

Sesi daha yumuşaktı.

“ Ay! Çok sağ ol. Kapı da kalmıştım valla.”

Hızlıca elinden alıp içini açtım. Evet buradaydı.

“ Sen evimin adresini nerden buldun?”

“ Yağız’dan istedim.”

“ He.”

Sessizlik oldu.

“ Gideyim o zaman.”

“ Sen düğün salonundan yürüyerek mi geldin?”

“ Yok araban şu ileride.”

“ He.”

Yine sessizleşecektik ki buna izin vermedim.

“ Bir kahve?”

Biraz düşündü.

“ Beni eve atmayı mı teklif ediyorsun?”

Allah’ım o söyledi. Ben bir şey demedim.

“ Hayır kahve içmeye davet ediyorum.”

“ Peki. Güzel bir kahveni içeriz.”

“ Gel.”

Yolu gösterip ilerledik. Eve girdiğimizde ufak bir uyarıda bulundum.

“ Evim normal de bu kadar dağınız değildir. Kızlarla birlikte bende hazırlanınca böyle oldu.”

“ Sorun yok.”

“ Mutfak burada.”

İşaret ettiğim yöne gidip masa da oturdu. Hemen kahveyi yapmaya koyuldum.

“ Bende yardım edeyim.”

Birden ayaklandı.

“ Gerek yok. Ben hallederim.”

Dinlemedi. Yanıma gelip yardım etti. Çabucak kahveyi pişmeye koyduk.

“ Ben üzerimi değişip gelsem olur mu?”

Sorumla birlikte beni tezgaha sıkıştırdı.

“ Bilmem olur mu?”

“Olmaz mı?”

“ Olsun mu? Çok yakışmıştı sana.”

Bakışları elbisemde gezindi.

“ Olsun.”

Onu ikna etmeye çalıştım. Ve başarmıştım da.

“ Olsun o zaman.”

Tam kollarının arasından çıkıyordum ki izin vermedi.

“ Ama bir şartla.”

“ Ne şartı?”

“ Bu güzelliğin hakkını vermeliyim.”

O bana yaklaştıkça kalbim resmen ağzımda atmaya başladı. Sonunda kaçacak yerim kalmadı. Dudakları dudağımın köşesine minik bir buse kondurdu. Geri çekildiğinde şaşırdım.

“ Sadece bir buse miydi?”

“ Ne isterdin?”

Sorusuna cevabı az önce geri çekilen kollarına sarılarak verdim. Dudaklarına yaklaştım.

“ Hak ettiğim şey bu küçük buse miydi?”

Kışkırtmama karşı duramamıştı. Bu sefer dudakları dudaklarıma dolandı. Ne kadar nefes alsam da az geliyordu. Kalbim çarpmaktan göğsümü delecekti. Dudaklarının yumuşak dokusu, dudaklarımda değdiği yeri serinletirken dişleriyle ısırdığı yerler alev alevdi.

TAK

TAK

TAK

Aniden duraksadık.

“ Kim bu tak tak?”

“ Bilemiyorum valla ev senin.”

“ Sakın kıpırdama.”

Ellerini havaya kaldırıp teslim oldu. Tam kapıya yönelmiştim ki bileğimden kavrayıp beni geri çekti. Doyamamış gibi bir öpücük daha bıraktı. Sonrasında soluğu kapı da aldım. Delikten baktığımda gördüğüm görüntü ile endişe içimi sardı.

Kızlar, hem de hepsi… Israrla kapıyı dövüyorlardı.

“ Kimmiş?”

“ Kızlar!”

“ Neden bu kadar endişelisin?”

“ Bilmiyorum. Beni tanıdıklarından beri yalnızım. Çok fazla aşk konusunda akıl verdim ama hiç aşık olmadım.”

“ Ee ?”

“ Şimdi seni burada görseler ne olur ki?”

Bu sorum onu şaşırtmıştı.

“ Bilmem.”

“ Ya Albay duyarsa.”

Ağzımdan çıkan üç kelime ile o da dona kalmıştı.

“ Öldüm demek olur.”

Bir anda hareketlendi.

“ Sakla beni. Ben güzel bir şekilde Albaya hislerimi anlatırım. Mert bir şekilde önüne çıkarım. Ama senin evinde yakalanırsam… Seni kaybederim. Asla seninle olmama razı gelmez. Çabuk saklanacak bir yer göster.”

Bu haline gülmek istedim ama zaman yoktu. Evim zaten küçüktü. Elinden tutup odama çekiştirdim. Kıyafet dolabımı açıp askılığın altına itekledim. Tabi hızlı olayım derken kafasını vurmasına neden olmuştum. O daha ne olduğunu anlamadan kafasını tutarken çarptığı yere öpücük kondurup kapağı kapattım. Odamın da kapısını kapatıp evin kapısına koştum.

“ Geldim!”

Açtığımda gözleri üstten aşağıya beni süzdü.

“ Neredesin iki saattir?”

İlk fırça Açelya’dan gelmişti.

“ Lavabodaydım.”

Damla en arkadan sabırsızlıkla konuştu.

“ İçeri girmeyecek miyiz?”

Çaktırmamaya çalıştım. Ters psikoloji uygulayıp elimle içeriyi gösterdim.

“ Gelin tabi.”

Hepsi gündelik kıyafetlerini giyinmişti. Kaç saattir kapı da kalmıştım acaba?

“ Siz niye üzerinizi değiştirmediniz komutanım?”

Melis’in meraklı gözleri beni tedirgin etmişti ama hiç çaktırmadım.

“ Neriman teyzeyle karşılaştık girerken ona yardım ettim.”

İçeriden kahve makinesi öttü.

“ Kahvemi hazırladım. Uyumadan içerim diye. Kahve olana kadar yıkanırım diye düşünmüştüm ama siz geldiniz.”

“ Gidelim mi?”

Aybüke’nin o kırgın sesi terbiyesizliğimi yüzüme vurmuştu.

“ Yok canım. Durun hatta size da kahve yapayım. Ama önce şu elbiseyi çıkartıp geleyim.”

Hızla odama girdim ve kapıyı sessizce kilitledim. Kıyafet dolabını açtığımda Mert’i kıyafetlerimin arasında hiç kıpırdamadan beklediğini gördüm.

“ İyi misin?”

“ Biraz acıdı ama iyiyim.”

O kadar kısık notalarla konuşuyorduk ki cümleler birkaç dakika sonra anlamlı hale geliyordu. Dolabın üste rafına uzanmak için yaklaştım. Bir şort ve tişört almayı başardığımda uyluğunda gezinen parmaklarına baktım.

“ Bu nasıl oldu?”

Uyluğumda olan yara izini okşuyordu.

“ Çok eski bir iz.”

“ Nasıl oldu?”

Bu soruyu bana ilk ve son soran kişi yetimhane doktoruydu.

Kıstırıldığı köşeden bir çıkış aradı ama yoktu. Titreyen bir sokak ışığının aydınlattığı ıssız sokakta bir o vardı birde tanımadığı iri yarı insanlar.

“ Korkma küçük kız. Bir sana yardım etmek için geldik.”

Sıkışmıştı kaçacak yeri yoktu.

“ Ben yardım istemiyorum.”

“ Ama küçük kızların hep yardıma ihtiyacı olur.”

Dört kişi üzerine yürüdüğünde korku her yeri sarmıştı.

“ Gidin başımdan!”

“ Ama bağırmana gerek yok ki.”

İkisi oldukça yaklaşmıştı. Bir anda üzerine çullandılar.

“ Aaa! Bırak.”

“ Sessiz ol!”

Çırpınmaları boşunaydı. Kaçabilecek gücü yoktu. Sesini duyanda yoktu. Gözü bir an ona yaklaşan bıçağı gördü. Bıçak etine battı ama minik Seçil hiçbir şey yapamadı. Acıyla boğazı yırtılıncaya kadar bağırdı. Avazı çıktığı kadar ağladı.

Mert’in meraklı bakışlarından kaçtım.

“ Biraz daha oyalanırsam kızlar odayı basacak.”

Kıyafetleri yatağa fırlattım.

“ Sakın bakmayı düşünme bile.”

“ Hım. Düşünmedim ki.”

Bakışlarında kurnazlık vardı. Dolabın kapağını kapattım. Aynanın önüne geçip takılarımı kutuya koydum. Ve aynadaki yansımada onu gördüm. Daha doğrusu dolabın içinde parlayan yeşil gözlerini gördüm. Beni izliyordu. Gülme isteğimi tuttum. Elbisemi çıkartıp yatağın üzerindeki askıya taktım. Şortu ve tişörtü giyinip dolabın kapağını açtım. Elbiseyi eline verdim.

“ Aferim yalancı çocuk.”

O ne dediğimi anlayana kadar ben çoktan odayı terk etmiştim. Ama yakalandığını düşünüp utanmış mıydı acaba? Utanınca kim bilir nasıl oluyordu?

“ Geldim.”

Hepsi kahvelerini almış salona kurulmuşlardı. Benimkini de sehpaya koymuş bekliyorlardı. Gazam mübarek olsun. Bana ayrılan bölüme sakince oturdum. Gelecek konuyu dağıtmak için saçmaladım.

“ Ne düğündü ama ? Baya yorulduk.”

“ Siz ne zamandır sevgilisiniz?”

İşe yaramamıştı. Ah be Açi ne bu merak?

“ Bu geceden beri.”

“ Düğünde oldu yani.”

“Ne zaman oldu?

“Hangi ara?”

“Nerde?”

“ Kızlar bir sakin olun taramalı tüfek gibi. Aa aa şuan resmen çapraz ateşteyim.”

Açi bir anda hiddetlendi.

“ Laf cambazlığı yapma da sorulara cevap ver.”

Derin bir nefes aldım. Biraz sakinliğe ihtiyaç vardı. Bir nefes daha aldım. Bir nefes daha.

“ Konuşsana, çatlattın bizi.”

Diğerleri de Aybüke’ye katıldı.

“ Tamam. Anlatacağım.”

Nefes alıp başladım.

"Dans ettik işte. Biz dans ederken ‘Fikrimin İnce Gülü' nü açtırdı. Dansa devam ettik. Sonra bir ara ‘Benimle Oynama’ çaldı. Ben o açtırdı sandım ama o değilmiş. Başka bir şarkı açtırmış."

"Ne şarkısı?"

"Senden Vazgeçemem."

"Baya romantik."

" İşte şarkıya ithafen ‘ Başka sevgili istemem bana yalnız sen lazımsın.’ dedi. ‘Eğer sende istersen’ falan dedi."

"Sen ne yaptın?"

"Düşündüm."

"Neyi?"

"Ne hissettiğimi."

"Ee ?"

" Ben düşünürken o istemediğimi düşündü sanırım."

“ Kaç saat düşündün?”

“Çok uzun değil.”

Açi pek inanmış değildi.

" Kaçtı yani?”

" Yok ama geri çekildi."

" Tabi düşümdüm dediğin süre dakika boyunca olunca çocuk geri çekilir."

Mahcupça baktım. Çünkü Açelya’nın cümlesi doğruydu.

" Ama düşünmem bitince ‘ Başka sevgili istemem bana sen gereksin.’ dedim." " Komutanıma ne olmuş böyle ? Akıl makıl verirdi ama hiç bu kadar romantik görmemiştim."

Bende beni yüreksiz bir öküz olarak bilirdim.

" Sonra ne oldu?"

Melis'in merakı insanı geriyordu.

" Sarıldık."

" Siz, ikiniz. Ne zaman ? "

" Biz niye görmedik?"

" Farklı bir düğün salonunda mıydık?"

Ah ah bir bilseniz kapıyı açmadan önce iş pişirdiğimizi o zaman ne olurdu acaba?

" Başladınız yine taramaya."

"Bu arada..."

Bu detayı söylemeden duramazdım.

" Onunla aslında bir yıl önce tanışmışız?"

Yine nerde, ne zaman , nasıl sorularını sıraladılar. Ben bu ekibi alsam var ya dağda teröristi bırak uçan kuşu bile yaşatmazlar. Kahvemden bir yudum alıp zihnimi arındırdım.

"Lojmanda çıkan yangında o da oradaymış. Zeliş'le içeriden çıktığımda bizi dışarı çeken oymuş. İkimizi de ambulansa taşımış. Ama ben hatırlamıyorum."

" Çok normal. Yanan eve ikinci girişindi ve içeride fazla kalmıştın. Çıktığında ayakta zor duruyordun. "

" Sen bayılmadan sizi kucaklayıp ambulansa getiren oydu demek ki."

" Oymuş."

" Vay be adama bak. Önce hayatını kurtarıyor sonra seni kendine aşık ediyor."

Mert zorda olsa içerden gelen sesleri duyuyordu. Ve içinden ‘ Eyvallah’ diyordu.

“ Helal valla.”

“ Böyle işte.”

Bir süre kimseden ses çıkmadı. Usulca kahvelerimizi içtik. Sessizliği Aybüke bozdu.

“ Ee Açelya sıra sende.”

“ Ne sırası?”

O kadar tedirgin olmuştu ki oturuşu bile değişmişti.

“ Yağız’la dansınızı diyorum.”

Bakışları bana döndü. Yardım mı istiyordu emin olamadım. Ama kardeşim beni sen yaktın, sıra sende.

“ Evet Açi sıra sende.”

Bakışlarına çaresizlik esir oldu.

“ Sıradan bir dans.”

Savunmaya bak sen.

“ Sıradan mı?”

Damla’nın bu sorusuna yükseldi.

“ Sıradan tabi.”

Ama vuruş sırası bendeydi.

“ O yüzden mi elin ayağına dolandı?”

Sessizliğe saklandı.

“ Aramızda bir şey yok. O benim komutanım, üstüm. Bir dans rica etti. Bende kabul ettim.”

Onu ancak buraya kadar sıkıştırabilirdik. Sürekli olmaz , o benim üstüm diyordu. Bizde itiraz edemiyorduk.

“ Siz ne zaman evleniyorsunuz? Soruyu yanlış anlayıp Seçil cevapladı ama sizden cevap alamadık.”

Açi konuyu kendinden baya uzaklaştırmıştı.

“ Valla ben bu soruya cevap verecek kişi değilim. Bu cevabın sahibi Asaf. Ama eğer biraz daha etmezse evine tehdit mesajları yollayacağım.”

“ Nasıl mesela?”

“ Babamlar beni başkasına verecek diyemem. Zaten tanışıyorlar ve babam benden daha çok aşık Asaf’a. Ama bana gelen bir mektup varmışta onun evine gitmiş gibi yapacağım.”

“ İnanır mı ki?”

“ Kargolarım bazen onun evine gidiyor. Adres bölümüne çoğunlukla bakmıyorum.”

“ Mektupta ne yazacak peki?”

Aybüke gür bir kahkaha attı.

“ En çok nefret ettiği şeyi. Görücü ağzından yazılmış bir mektup. Ben seni gördüm beğendim. Bir sürü iltifat. Eğer senin de iznin olursa istemeye gelmek isterim. Falan filan gibi.”

“ Sen ne fenasın.”

Buna Melis bile şaşırmıştı.

“ Fena değilim. On yılı aşkındır aynı insanlayım ama hala evlenmedik. Bence çok şey istemiyorum. Sevdiğim adamla aynı evde yaşamak istiyorum.”

“ Haklısın valla.”

Damla hak vermişti ama Açi hiddetlenip ağzına geleni dedi.

“ Yap kız. Nedir bu bekletme? Ne bekliyor acaba?”

Olaya el atmam gerekiyordu.

“ Üzgünüm kızlar ama kardeşimi gömmenize izin veremem.”

“ Hay senin kardeşine! Evde bir dünya çeyizim var. Artık eve sığmıyorlar. Yavaş yavaş Asaf’ın evine taşıyorum.”

Gülmeden edemedik. Ama Aybüke’nin yakınmaları da bitmişti. Konuşacak başka bir şey de kalmamıştı.

“ Hadi artık gidelim.”

Açi’nin ayaklanması ile onlarda kalktılar. Onları uğurlayıp odaya geri döndüm. Kapıyı açtığımda Mert yatağıma uzanmıştı.

“ Sen ne yaptığ…”

Cümlemin devamını yuttum. Çünkü beni duymayacaktı. Yastığıma sarılmış uyuyordu. Ne ara çıktı, ne ara uydu?

Gidip kızların bıraktığı bardakları mutfağa koyup evin kapısını kilitledim. Odama dönüp yatağa girdim. Görevin yorgunluğunu atamadan fazla aktif bir gün yaşamıştım. Uykum geldikçe gözlerim etrafı görmez oldu. Tam dalıyordum ki bir çift el belime dolandı. Güçlü kollarıyla beni sıkıca tutup kendine çekti. Başını boynuma sokup derin bir nefes aldı. Ellerimi onun ellerine doladım. Sıcaklığı; hiç varlığında emin olamadığım, sürekli şüphe ettiğim, endişelendiğim yuva gibi hissettiriyordu. Ama bu sefer endişe yoktu. Gözlerimi kapatıp kokusunun burnuma dolmasına, etrafımı sıcaklığının sarmasına izin verdim.

Yuvamın kapıları bana açıldı ve artık hiçbir şüphe yoktu. O benim evimdi. Bundan ötesi yoktu.

GEÇMİŞİN KALINTILARI

MÜZİK: Eylem Aktaş- Fikrimin İnce Gülü

Burak Kut- Benimle Oynama

Semiramis Pekkan - Senden Vazgeçemem

Sinan Yılmaz - Hoptek

YILLAR ÖNCE

Saat altı sularında kızlar hazırlanmak için benim evimde toplanmışlardı.

“ Biz iki saatte hazırlanabileceğimize emin miyiz?”

Melis’in dertli sesi Açelya’nın bağırması ile gölgelendi.

“ Yaktın kafamı!”

Damla elindeki maşayı hızla geri çekti.

“ Ay pardon. Çok özür dilerim.”

“ Seçil n’olur sen yap. Bunların elinde kafamda saç kalmayacak.”

Dudaklarımdan bir kahkaha döküldü. İki saatimiz vardı düğüne yetişmek için. Tim özel olarak davet edilmişti. Sağ olsun Erdem ‘ Komutanım siz benim onur konuğumsunuz. Gelmezseniz hakkımı helal etmem.’ demişti. Lan oğlum gelin desen gelirdik zaten. Hakkı niye bu işe karıştırdın?

Eee tabi onur konuğunu duyan tim durur mu? Kızlar şıkır şıkır olmak için süsleniyorlardı. Erkekleri düşünemiyordum.

Allah’ım bu süslü erkekleri ben seçmedim. Bunlar nasıl toplandılar bir araya? Biri jöleye laf eder öbürü berberin ettiği tıraşa. Lan berberden ne istiyorsunuz ya ? Adam içinde gücün de. Gerçi bende saçımı kesmeyi beceremeyen kuaföre neler neler diyordum. Neyse ben sustum. İki saat içinde kapıda olmazlarsa var ya onları kurşuna tutacağım.

“ Tamam hallettim.”

Damla’nın elinden maşayı aldım. Damla da makyajını yapmak için Aybüke’nin yanına oturdu. Bir çırpıda Açi’nin saçını hallettim. Ama Açelya kalkar kalkmaz yerine Melis oturdu. Dikkatle kafasını yakmadan onunda saçını yaptım. Daha sonrasında saçına şekil verdi ve topladı. Saat ilerlemişti ve çoğunun hazırlığı yarılanmıştı, ben hariç.

“ Hadi Seçil gel de makyajını yapayım.”

Aybüke’nin teklifini kırmayıp önüne oturdum. Yüzüme vurulan fırça darbeleri tenimi gıdıkladı. Bana verdiği ‘ Gözlerini kapat, yukarı bak, tekrar kapat, aç...’ komutlarına harfiyen uydum.

“ Bitti. Gözlerini açabilirsin.”

Gözlerimi açtım. Ve karşılaştığım ben, çok hoşuma gitmişti. Kırmızı elbiseme, harika kızıl kahve tonlarda bir farla mükemmel bir makyaj yapmıştı.

“ Ellerine sağlık Aybükem.”

Aybüke teşekkürüme kocaman bir öpücük yollamıştı. Tam o sırada elime sarılan el beni çekiştirerek başka bir sandalyeye oturtmuştu.

“ Saçların bende.”

Açiye güvenip arkama yaslandım. Melis ve Damla içeriden giyinmiş bir şekilde geldiler.

Yalan yok timimdeki tüm kadınlar doğal afetti. Maşallahları var. Tabi artı olarak Aybüke de buna dahildi. Melis’in ardından o da geldi. Ya bu erkekler çok şanslıydı. Yağız hala kör gibi davranıp kaçsa da ,bunun kaçışı yoktu. Eninde sonunda Açi ona olan aşkını görecekti. Ama inşallah o da bizim mal gibi kör taklidi yapmazdı. Asaf en yürekli olandı. Sevmiş ve söylemişti. Gül gibi kızı başına taç etti. Kardeşime helal olsun. Önümüzdeki ay için nasipse Aybüke’nin ömrüne yoldaş olmaya talip olacaktı. Tabi bu bir sırdı. Ben, Yağız ve onun arasında. Evlilik teklifi için baya kafa patlatıyordu.

Melis ve Damla hala taliplerini bekliyorlardı . Ama ben emindim. Hayat onlara en güzelini verecekti. Çünkü buna layıklardı.

Saçlarımda bitmişti. Açi ile içeri gidip son hazırlıkları yapıp giyindik. Topukluları kutularından çıkartıp yanımıza aldık ve içeri geçtik.

İçeri girdiğimiz an içeriyi ıslık sesleri doldurdu. Kafamı kaldırdığımda ikimize hayran hayran bakan kızları gördüm. Dönüp Açi’ye bakmıştım. O da baya şaşkındı. Ya görende der ki ne kadar zarif, narin hanım efendiler. Aynen dayı sen bir de onların gerçek yüzünü gör. İçlerinde çapkın bir kabadayı yatıyordu resmen.

“ Komutanlarımın güzelliği halis mi?”

“ Lan bu hatunlar bizi yoldan çıkartır ?”

Kahkahamı daha fazla tutamadım. İçlerinden gerçekten koca bıyıklı kabadayılar çıkmıştı . Ama haklılardı. Açiye baktığımda üstünde olan uçuş uçuş zümrüt yeşili elbise ona o kadar yakışmıştı ki. Bu iltifatlar çok normaldi.

“ Lak Lak yapmayın geldiler mi?”

Soruma Aybüke cevap verdi.

“ Siz içeri gittiğinizden beri aşağı da bekliyorlar.”

Açi kapıyı açık ayakkabılarını giyinmeye başladı.

“ İyi iyi. Hadi bizde inelim.”

Hepsi çıktı bende evi kilitleyip peşlerinden indim. Fıkır fıkırlardı. Onları böyle görmek beni mutlu ediyordu. Kapıdan çıktığımızda kapı da üç araç vardı. Birini gidip almasını Asaf’tan ben istemişti. Ve bakışlarım direkt o afete takıldı. Bordo spor arabam. Aşkım benim. Hala kiralıyordum ama eninde sonunda benim olacaktı. Herkesin gözünde benimdi gerçi. Zamanın da bir galericiyi beladan kurtarmıştım. O da bana ne istersen sana feda demişti. Tabi ben bu kıza vurulunca onu istedim. Ama manyak üzerine yapmaya kalktı. Ben de ona baya kızmıştım. Rüşvet demekti bir yerde. Arabayı sadece bana ayırmasını söyledim. Kafama esince gidip kiralıyordum. Ama o bir gün tamamen benim olacaktı.

Bizim geldiğimizi anca fark etmişlerdi. Bu anı izlemek hep güzeldi. Kadın gibi bir afetin karşısında şapşala dönen erkekler.

Kıkırtımı tutmayı bu sefer başarmıştım. Asaf’ın gözleri parlamıştı Aybüke’yi görünce. Aynı şey Yağız içinde geçerliydi. Bu sefer kaçamamıştı ya da saklayamamıştı. Bakışlarım Açelya’ya dönünce onun hiç oraya bakmadığını gördüm.

Allah’ım bilerek mi oluyor bunlar? Çünkü normalde ikisinin de kafası zehir gibi. Konu kendilerine gelince bunlar niye bu kadar mal oluyorlar?

Olanları izlerken gözüme bir şey daha takılmıştı. Çağatay gizli gizli Melis’e mi bakıyordu? Evet baya baya bakmaya çalıyordu. İyice aşk yumağına döndü güzelim Zafer Timim.

Aybüke nazlı nazlı sevdiceğine yanaştı. Üstteki o kabadayıyı bir tek ben mi görmüştüm?

Asaf’ın yanına gidip sessizce aklımı kurcalayan soruyu sordum.

“ Parayı aldı dimi?”

“ Aldı aldı.”

O iş bende der gibi bir hali vardı. Anahtarı alıp arabama yaklaştım. Düğüne az kalmıştı ama benim gül kokan timim kıpırdamıyordu bile.

“ E hadi gidelim artık. Onur konuğuyuz ama düğün bitince anca gideceğiz. Hem daha konvoya katılacağız.”

Dürtüklemem üzerine açarlara binmişlerdi. Açi benim arabama geliyordu ki Yağız arabasının kapısını açtı. Ah nazik beyefendi. Açi’de kendine açılmış olan kapıdan bindi . Yağız şoför koltuğuna geçerken bakışlarını yakalamıştım. Ama adeta susmam için hemen arabasına binmişti.

Bende bordo afetime bindim ve direksiyonun tozunu atar gibi okşadım.

“ Özledim seni.”

Motoru çalıştırdığımda sanki o da ‘ Bende seni özledim.’ demişti. Arabayla da konuşmazsın Seçil. Bu nasıl bir yalnızlık seviyesi?

Hızlar ilerlediğimde diğerleri de peşime takılmıştı. Kısa sürede konvoya yetişmiştik. Korna sesleri sokakları inletiyordu. Bir yerde minik çocuklar önümüzü kesti. Bende gelin arabasının önüne geçmişti. Kendim hazırladığım zarfları çocuklara verdim. Yolu açtıklarında düğün salonuna doğru devam ettik. Kısa sürede salona ulaşmıştık. İçeriye girdiğimizde bize ayrılan bir masa gördüm. Bu kadarını düşünmemiştim. ‘Zafer Timi’ yazan bir kağıt vardı.

Erkekler nezaket gösterip kızlarımın sandalyelerini çekmişlerdi. Ben ve sandalyemle bakışırken biri sandalyemi geri çekti. Bakışlarımı sandalyeyi tutan elin sahibine çevirdim.

Oydu, Mert’ti. Simsiyah bir takım giyinmişti. Bakışlarım yüzünde takılı kalmıştı. Gözleri daha önce de bu kadar yeşil miydi?

Ben ona bakarken dudağının kıyısında bir gülümseme oluştu. Ardından bakışları sandalyeye döndü. Sessiz kelimelerini duymuştum. ‘ Oturmayacak mısın?’. Daha fazla rezil olmadan oturdum. O da sandalyemi itti ve kulağıma doğru eğildi.

“ Güzelliğine güzellik katmışsın.”

Hemen yanımdakileri kontrol ettim. Söylediklerini başka duyan yoktu. Derin bir nefes aldım. O da çoktan gitmişti. Ama nere gittiğini görememiştim. Bakışlarımla kimseye çaktırmadan etrafı taradım ama göremedim. İlerleyen dakikalarda düğün başlamıştı. İlk dans edilmiş, nikah kıyılmıştı ve çift tekrar dansa çağrılmıştı. Tabi klasik anonsu da unutmamak lazımdı.

“ Gelin ve damadı bu mutlu günlerinde yalnız bırakmayalım.”

Anonsu duyan Asaf yerinde durur mu? Aybüke’sini alıp piste gitti. Yağız’ın bakışları bir Açelya’ya bir piste gidiyordu. Ya bu çocuk bu kadar çekingen biri değildi. Bunun bu halleri beni güldürse de bazen kedere boğuyordu.

“ Yağız şu suyu uzatır mısın?”

Sorumla bakışlarının bana dönmesini sağlamıştım. Bende sessiz kelimeleri kullandım ve ‘ Kaldır dansa artık ’ dedim. Ama daha çok gözlerimi belertip dans pistini işaret ettim. Ve anlamıştı. Ayağa kalkıp Açelya’ya yaklaştı.

“ Bu dansı bana lütfeder misin?”

Açi sanki hayatının şokunu yaşar gibi Yağızla pist arasında gidip geldi. Ama onun bakışlarını da yakalamıştım ve ona da gözlerimi belertmiştim. Ve beni anlayıp dansa kalkmıştı. Onların piste gidişini izlerken pistte bir çift daha gördüm.

Bu sefer gözlerim şaşkınlıktan belermişti. Onlar Çağatay ve Melis miydi? Masaya döndü bakışlarım. Yoklardı. Lan ne ara kalktınız?

Ben şaşkınlığımı atamadan yanımda boşalan sandalyeye biri oturdu.

“ Sabahtan beri gözlerini belertip insanlara neler yaptırdın öyle? Ama gel gör ki daha da belertmiş oturuyorsun. Seni ne şaşırttı bu kadar?”

Mert’in art arda gelen soruları ile gözlerin ona kilitlendi ve haklıydı. Gözlerimi belertmek canımı acıtmaya başlamıştı.

“ Timim aşk yumağına döndü resmen.”

“ He öyleli.”

He mi? Heee mi? Gerçekten hala beni mi taklit ediyordu.

“ Eee ne var ki bunda? Sevmek, sevilmek güzel şey.”

Gerçekten güzel miydi? Bu zamana kadar olan deneyimim sevmenin de sevilmenin de acı verebileceğini göstermişti. Yanlış sevgiler …

“ Dans bitmeden belki sana eşlik etmeme izin verirsin.”

“ Bana eşlik?”

Ayağa kalkıp elini bana uzattı. Bir askerin elleri ne kadar temiz ve güzel olabilirdi?

“ Bir şey demeyecek misin?”

Yüzende umut kırıntıları vardı. Aklıma garip bir düşünce doldu. Tim zaten aşka bulanmıştı. Biraz da ben çapkınlık yapayım. Kendini tut tut nere kadar? Uzatılan eli tuttum. Elimi sıkıca kavrayıp piste hızlı adımlarla ilerledi. Sanki müziğin bitmesinden korkar gibi ama beni düşürmemek içinde koşmadan hızlandı.

Piste geldiğimiz de elini beline atıp kavradı. Elimi omzuna yerleştirip gözlerimi gözlerine kenetledim. Arkada hangi müzik çalıyormuş , kaçıncı mısrasındaymış , ne diyormuş hepsi yok oldu. Sadece ben ve onun yeşil gözleri kaldık.

“ İyi misin?”

“ Evet . Neden sordun?”

“ Gözlerini dikmiş bana bakıyorsun da ondan.”

“ Dikmedim.”

“ O zaman bu bakışın adı ne?”

“ Bakışların bir adı mı var?”

“ Elbette.”

Birden yüzünü fazlasıyla bana yaklaştırdı. Ve gözlerindeki o bakış içime işledi. Bu adam gözleriyle dünyayı ele geçirebilirdi.

“ Mesela bu bakış.”

Sözleri dudaklarından dökülürken bana oldukça yakınlardı. Topuklularımla neredeyse aynı boya geliyorduk. Tabi on santim topuklu giymenin ona yaklaşmaktan daha çok yan etkisi vardı. Ne kadar uzunsa o kadar acılı. Ama giyinmekten çok zevk alıyordum. Takır tukur ötmesi bile hoşuma gidiyordu.

“ Bu bakış?”

“ Kızıl alev.”

“ Ne?”

“ Yanmadan önce göreceğin son bakış .”

Haklıydı . Şuan bile içimde bir ateş yanıyordu.

“ Neden yanayım ki?”

Ama ben de Seçil değil miydim? Sonuna kadar kurcalayacaktım.

“ Sen demesen de gözlerin diyor.”

“ Ne diyorlar?”

“ ‘Yanıyorum, beni kurtar.’ Diyorlar.”

Dans pistin de hareketlendik.

“ Ama üzgünüm.”

Kaşlarım çatıldı. Üzgün müydü? Niye?

“ Neden?”

“ Ben seni bu yangından kurtaracak kişi değilim.”

Kulağıma doğru eğildi.

“ Ben seninle yanacak olanım.”

“ Hımm. Desene halt yedik o zaman.”

“ Hem de ne halt.”

Dans ederken müzik sisteminin yanına yaklaştık.

“ Bana bir dakika ver.”

Benden uzaklaştı ama elimi bırakmadı. Sahne görevlisine bir şeyler söyledi. Ağzını okumaya çalıştım ama göremedim. Göremeyince vazgeçip pistteki diğer insanlara baktım. Çiftler sarmaş dolaştı. Ama yine bir istisna vardı. Allah’ım benim bu safoz kardeşlerim ne olacak acaba? Açelya’nın gözleri Yağız hariç her yerdeydi. Yağız ise arada kaçamak bakışlar atıyordu. Resmen bir çatal ve kaşık dans etmeye çalışıyordu.

Dikkatim onlara dağılmışken Mert geri gelip tekrar bana dolandı. Mert’te ki cesaret de Asaf’ınkine benziyordu. Her şeyi boş verip tekrar ona odaklanmaya çalıştım. Ama etrafımızı saran hoş melodiler buna izin vermedi.

Fikrimin İnce Gülü çalıyordu.

“ Dans etmeyecek misin?”

Sözleriyle bana kal geldiğini fark ettim. Ve ona eşlik etmeye başladım. Şarkının her sözün de her mısrasında daha da alev alıyordum. Ama tek başıma değildim. Haklıydı o da benimle yanıyordu.

Ellerin ellerimde

Bakışları birbirine kavuşmuş ellerimizdeydi.

Leblerin leblerimde

Bakışları bu sefer dudaklarımı buldu. Kalbim yerinden çıkıp beni terk edecekti sanırım. Burada beni öpmeyecekti dimi? Düğünün ortasında böyle bir şey yapmazdı.

O gün ki gördüm seni

Yaktın ah yaktın beni

Yaktın ah yaktın beni.

Şarkı bitmişti ama biz hala dans ediyorduk. Müzik bir anda halaya dönünce afalladım. Etrafı taradım. İnsanlar çoktan halaya başlamıştı. Tekrar Mert’e döndüm.

“ Bitti.”

“ Maalesef.”

“ Otursak iyi olur.”

Afallamama güldü.

“ Yoksa deli sanırlar dimi?”

Sorusuna göz devirdim. Ve masama geri döndüm. Halaylar tepildi. Ve timimin bu hallerini görmeyi gerçekten çok özlemişim. Baran halayın başına geçti. Çağatay’da durur mu? Girdi hemen yanına. Kan ter içinde kaldılar ama azimleri alkışı hak etmişti. Pasta merasimi başlamıştı. O sıra da masamdan bir fısıltı yükseldi.

“ İnşallah hep birbirinizin ağzına verirsiniz.”

Gülmemek için ağzımı elimle gölgeledim . Kim demişti diye dönüp bile bakmadım. Allah’tan diğer masalar duymamıştı.

“ Lan durun şuraya asaletimizle gelmişiz. Zafer Tim’inin duruşunu bozmayın.”

Hepsi bir ağızdan “ Emredersiniz Komutanım.” demişti. Aybüke bu hallerimize çok gülüyordu. Ona da eğlence çıkartma konusunda üstümüze yoktu.

Aklıma bir şey geldi. Az önce ortalığı ateşe veren beyefendi nerelerdeydi? Gözlerim salonu taraya taraya bir hal olmuştu. Geldim geleli kim nerede oturuyor biliyordum. Ama onu bir türlü bulamıyordum. Masa nerdeyse boşalmıştı. Damla ve ben kalmıştık. Damla telefonu ile uğraşıyordu.

Bir anda ‘Benimle Oynama’ çalmaya başlamıştı. O mu açtırmıştı? Ama etrafta yoktu. La havla vela kuvvete. Sabır ya.

Yalnızlıklarda yoruldum usandım

Sensiz gecelerden sıkıldım bunaldım

Sımsıkı saran ateşi gözledim

O sımsıcak bakan gözleri özledim

Yanımdaki sandalyeye biri oturdu. Döndüğüm de Mert’i gördüm.

“ Kimi kaybettin?”

“Kimseyi.”

“ O zaman aradığın kişi kim?”

“Kimse. Hem sen neden bu kadar çok soru soruyorsun? Zaten ortalıklarda yoksun.”

“ He beni arıyordun.”

“ Ne münasebet?”

Gülmeye başladı. Sinirimi daha çok bozdu.

“ Bu şarkı da ne, gerçekten bunu açtırdın mı?”

Bir an durup şarkıyı dinledi.

“ Hayır bunu ben açtırmadım.”

O açtırmamış mıydı? Ama sözleri çok o dermiş gibiydi. Aferin sana Seçil kendini utandırma ödülünün kazananı sensin.

“ Ama keşke açtırsaymışım. Baya güzel şarkı.”

Hala sırıtıyordu.

“ Benimle eğlenme.”

“ Seninle eğlenmiyorum. Mutlu oluyorum. Hem sen kızardın mı?”

“ Yo ne alaka. Sıcak bastı. Klima falanda açmamışlar.”

Ciddileşip kulağıma eğildi.

“ Benim açtırdığım şarkı birazdan çalacak.”

Geri çekildiğinde göz kırptı.

“ Hım öyle miymiş?”

Arkamı ona dönüp düğünü izlemeye devam ettim. Uzaktan birinin bakışlarını üzerim de hissettim. Birkaç dakika sonra o kişiyi bulmuştum. Tanıyor gibiydim. Yani gördüğüme eminim ama nerde? Kimdi bu kadın ve neden bu kadar nefret dolu bakıyordu?

Arkamdan kulağıma bir ses ilişti.

“ İşte benim şarkı.”

Sözlerinin ardından bir Türk Sanat Müziğinin çaldığını fark ettim.

Senden Vazgeçemem çalıyordu. Bu sefer sırıtan ben oldum.

“ Gerçekten mi?” diye sordum ona dönüp ama dönmeme gerek yoktu zaten dibimdeydi.

“ Çok güzel şarkı. Sen gibi.”

“ Ben gibi?”

“ Sen gibi.”

Senden vazgeçemem vazgeçemem ben

Kapıldım aşkın seline

Razıyım bütün her şeye

Esirin oldum bir kere sevgilim diye

Bir sevda oldun gözümde

Dilimdesin her sözümde

Ilık nefesin bir alev

Seven gönlümde

Başka bir sevgili sevemem istemem

Sözlerine fısıldayarak eşlik etti.

“ Başka sevgili?”

“ İstemem. Bana sen lazımsın. Senin sevdiğin olabilir miyim? Benim sevgilim olur musun? ”

Belime dolanan ellerine baktım.

“ Eğer istemezsen.”

Ellerini geri çekmeye yeltenmişti. O bir anlık boşlukta gerçekten bunu istiyor muyum diye düşündüm. Onu istiyor muyum?

Beynimin içindeki bir ses sorularıma cevap verdi. Etrafta onu arayıp duruyorsun. Yanımda olsun istiyorsun. Beraber yandığımız ateşi istiyorsun. Bir yere gittiğinde onunda yanında olmasını, görmesini istiyorsun. Tekrar o mangalın başına onunla geçmek istiyorsun. Evet istiyorsun.

İstiyorum.

Düşünmem fazla sürmüş olmalı ki elleri çoktan üstümden çekilmişti. Hatta yanımda oturuşunu düzeltip benden uzaklaşmıştı. Hemen ona dönüp asılan yüzüne baktım.

“ Ne çabuk vazgeçtin.”

Şarkıya yaptığım atıfa gülse de pek belli etmemişti.

“ Rahatsızlık verdiysem özür dilerim. Kalkayım ben.”

Kalktığı sırada parmaklarımı parmaklarına doladım.

“ Başka sevgili istemem. Bana sen gereksin.”

Sözlerim yüzüne öyle bir gülümsemeye sebep olmuştu ki şu ana kadar gülmüyormuş sanki. Parmalarına dolanan elimi sıkıca tutup çekti. Beni de ayağa kaldırdı. Kollarının arasına sakladı beni.

“ Sana böylesine sımsıkı sarılmak için ne kadar bekledim bilemezsin.”

Bende kollarımı ona sıkıca sardım.

“ Ne kadarmış?”

Tabi kaşınıyorum ya soracağım. Sormazsam çatlarım.

“Nerdeyse bir yıldır.”

“ İyi de biz tanışalı yedi ay oldu.”

“ Evet ama lojmanda çıkan yangını hatırlıyor musun?”

“ Evet.”

Yanan o ev gözümün önüne geldi. Dumanların içinden çıktığım o an zihnimde yeniden canlandı. Oydu, karşımda duran beni yangınların içinden çıktığımda tutan oydu.

“ Sendin.”

“ Bendim.”

Ben nasıl onu hatırlamamıştım?

“ Sana söyledim. Bizi bir yangın bir araya getirdi. Ve ben o yangını söndüremem.”

Biz bu şahane anı yaşarken Çağatay’ın sesini duydum.

“ Komutanım koşun kolbastı açtırdım.”

Çağatay pistten buraya bağırmıştı.

“ Düğün de iyice gazinoya döndü. İstek parçalar bitmiyor.”

Güldü ama bu sefer tek değildi. Bende onunla güldüm.

“ Seni çağırıyorlar.”

“ Evet.”

“Gitmeyecek misin?”

“ Gideceğim.”

Bir an duraksayıp sahneye baktım. Kalabalıktı ve çok eğleniyorlardı.

“ Kolbastı da bana eşlik eder misin?”

Soruma şaşırmıştı. Ama hayır dememişti. Ona uzattığım elimi tutmuştu.

“ Ederim.”

Beraber piste çıkmıştık. Şıp sevdi timim bizi görse de bir şey dememişlerdi. Onlarda eninde sonunda bunun olacağının farkındaydılar. Ama bende onlardan emindim. Bu konu bir yerde dönecekti.

Sahneye adım attığımız an bir Hoptek çalmaya başladı.

“ Umarım biliyorsundur.”

“ Biraz.”

Haline şimdiden güldüm. Ben özellikle tüm timime Türkiye’nin tüm yöresel oyunlarını öğrenmelerini emretmiştim.

Şimdi şov zamanıydı. Bakışlarım önce Açelya’yı buldu. İkimiz de aynı an da elbiselerimizin eteklerini toplayıp karşılıklı oynamaya başladık. Ardından Melis, Damla ve Aybüke katıldı. Doğulu düğün sahiplerine Karadeniz oyun havası şoku yaşatıyorduk. Etrafımızı yuvarlak dönmüş alkışlıyorlardı. Bize timin erkekleri de katıldı.

Bir anda karşımda Mert’i gördüm. Oynuyordu , hem de baya baya. Bende ona karşılık verdim ve beraber oynadık. Ta ki şarkı bitene kadar. Şarkı bittiğinde tüm tim nefes nefeseydi. Ama düğünün video kaydından bu kısmı alacaktım. Çünkü her birinin performansı çok iyiydi. Ve bu Mert’le ilk kolbastımızdı.

Masalara çekildiğimizde elimi bırakmamıştı. Bu ne özlem be adam?

Ben ona soracaktım biraz deyip böyle döktürmeyi. Oturduğumuz gibi de sordum.

“ Biraz dedin şov yaptın. Bu nasıl biraz?”

“ Hoşuna gittiyse ne güzel.”

Soruma cevap vermemişti. Onun yerine hala tuttuğu elimi okşuyordu. Ve ben yine bir şeyi fark ettim. Biz pastayı kaçırmıştık.

“ Tüh be.”

“ Ne oldu?”

“ Pastayı kaçırdık.”

Güldü.

“ Ne var ya? Canım tatlı çekmişti.”

Birden ayaklandı.

“ Nere ?”

“ Geleceğim.”

Kalabalık içinde kaybolmuştu. Bu adam nasıl bu kadar çabuk kaybolmayı başarıyordu?

Aklıma az önce bahsettiğimiz yangın geldi. O yangın bana bir çok şey vermişti. Bir aileye kabul edilmiştim. Minik bir kız çocuğu hayatıma girmişti. Ve Mert, o da bu yangınla hayatıma girmişti. Birinin felaketi bana bir aile daha vermişti. Felaketler bana sürekli bir şeyler veriyordu.

İlk felaket Elçin’i,

İkinci felaket Korkut Albay’ı,

Üçüncü felaket Onur’u,

Dördüncü felaket Mert’i

…

Sıradaki neydi ? Şimdi ne olacaktı?

Kafamdaki sorular önüme inen tabak ile kayboldu. Bir dilim pasta, tabağın ortasından bana bakıyordu. Ve çok güzel görünüyordu. Yanıma oturan Mert’i gördüğümde öyle bir güldüm ki tüm dişlerimi sayabilirdi.

“ Yesene soğuyacak.”

“ Ne? Soğuyacak mı?”

“ Hadi hadi ye.”

“ Pastayı alacaksın diye aklını mı verdin?”

“ Annem küçükken çabuk yiyelim diye her şey için soğutmayın derdi. Alışkanlık işte.”

“ Hem hayır aklımı vermedim. Çünkü aklımı birkaç dakika önce toprak gözlü bir kadına vermiştim.”

Bir anda yanağıma kocaman bir öpücük kondurdu.

“ Bunca zaman sana evet dememi mi bekledin?”

“ Evet.”

“Ama bana hiçbir şey demedin. Yani ‘ Seni seviyorum. ’ ya da ‘ Senden hoşlanıyorum. ’ gibi.”

“ Her şeyin bir zamanı var. Zamansız olan şeyler bozulur. Çünkü ya zamanı geçmiştir ya da zamanı daha gelmemiştir. Zaman geçseydi. Bu oldurmaya çalışmaktan başka bir şey olmazdı. Zamanı gelmeden olsaydı bozulur ve bir daha asla olmazdı. Bunların hiç birinin olmasına izin veremezdim.”

Dilim lal kesilmişti. Bu sözün üstüne diyecek söz de bulamamıştım. Pastadan aldığım çatalı usulca ağzıma götürdüm.

“ Ne o, sustun?”

“ Ye dedin, o kadar gidip aldın. Bende yiyorum.”

Gülmüştü ama saklamak için önüne eğilmişti.

“ Sen yemeyecek misin?”

“ Hayır. Sana kadar bulabildim. Ve o senin.”

Bir çatal da ona uzattım. Bakışları çatal ve gözlerim arasında gidip geldi.

“ Emin ol bu bana kadar bile değil.”

Saklayacak bir şeyim yoktu. Yemek yemeye bayılan biriydim. Yine güldü.

“ Biliyorum.”

Uzattığım pastayı yedi. Beraber pastadan son çatalları alırken takı töreni duyurusu yapıldı. Ailelerin takması beklendi.

“Damadın annesinden beşi bir yerde ve altı tane burma bilezik.”

“Damadın babasından da altı tane burma bilezik.”

“Gelinin annesinden damada bir saat ve bir adet cumhuriyet altını.”

“ Gelinin babasından da üç cumhuriyet altını ve dört bilezik.”

Akraba merasimi bittikten sonrasında tim birden ayaklandık. Pistte ilerleyip teker teker takılarımızı taktık. Tebrik edip mutluluklar diledik. Bir süre masada dinlendik. O arada da takı töreni bitmişti. Gelin ve damat odaya çekildiler. Mert takıdan sonra yine kaybolmuştu. Bir süre etrafı aradıktan sonra onu buldum. Birkaç kişiyle birlikte sohbet ediyordu. Yanındaki kişiyi ancak yüzünü döndüğünde görebilmiştim. Aktan’ dı ama karşılarındaki kişiyi göremiyordum.

“ Hayrola?”

“Biraz daha eğilirsen belin kırılacak. Şekilden şekle girdin.”

Açi’nin sorusuyla belimin acıdığını fark ettim.

“ Göremiyorum.”

“ Neyi?”

“Karşısında kimin olduğunu.”

“ Git.”

“Ne?”

“Yanına git diyorum.”

Ben hareket etmeyince ilişki terapistliğine başladı.

“ Birbirinizle yakınlaştığınızı gördüm. Sen kolay kolay kimseyle yakınlaşmazsın hatta seni tanıdığımdan beri flört bile ettiğini görmedim.”

O konuşurken ben hala Mert’in heybetinin gizlediği kişinin kim olduğunu anlamaya çalışıyordum. Kıyafetinin fırfırlı etek ucunu görünce kadın olduğunu anlamıştım.

“ Biriyle yakınlaştın ama yanına gitmiyorsun. Neden ?”

“ Neden gideyim?”

“ Neden gitmeyesin?”

Tek kaşını kaldırıp bana ukalaca baktı.

“ Hem merak ediyorsun. Kalk git.”

Alık alık ona baktığımda kolumdan tutup kaldırdı.

“ Git dedim.”

İtekleyip yerine geri oturdu. Bir Açi’ye bir Mert baktım. Haklıydı. Neden git miyim ki?

Duruşumu dikleştirdim. Elbisemi düzelttim. Son kez Açi’ye baktığımda benim güzel olduğumu onayladı. Emin adımlarla, topuk sesimle yanlarına gittim.

“ Merhabalar .”

“ Merhaba.”

Beni ilk karşılayan Mert olmuştu. Merhabayı herkesin duyabileceği sesle söylemişti. Ama eli belime sarılıp bana yaklaşınca kulağıma “ Sevgilim.” diye eklemişti. Ardından Aktan selam verdi. Ve sonunda karşısında kimin olduğunu görmüştüm. Az öncede bana uzaktan nefretle bakan o kızdı. Peri kızı gibi soft mor bir elbise giyinmişti. Ağzını büze büze merhaba demişti. Kim olduğunu çıkartabilmek için beynimi daha da zorladım.

“ Nasıl gidiyor dağlar?”

“ İyidir Aktan. Her zamanki şeyler. Sende nasıl gidiyor gökler?”

“ Hamdolsun göklerde sefa ve pak mevcut.”

Kadın bakışlarını bilerek benden kaçırıyor gibiydi.

“ Ben gelip sohbetinizi bölmedim inşallah.”

“ Yok canım.”

Mert itinalı bir vurguyla canım demişti.

“ Ee ne konuşuyordunuz?”

Bu soruma Aktan cevap verdi.

“ Yarınki görev emri için Bade’ye uçakları bizzat kontrol etmesini söylüyordum.”

Demek adı Badeydi. Aktan’ın timindendi.

“ Burada da mı iş Yüzbaşı?”

“ Ahh ahh. Ona her yer de iş.”

Ben geldiğimde bir anlık sessizleşip ortamı dinlemeyen Bade ilk kez söze girmişti. Ardından sadece o konuşur biz sadece ara ara bir şeyler söyler hale geldik. Kulağıma bir müzik geldi. Ve yüzümde oluşan gülüşü tarif bile edemezdim. Ama bunu Mert fark etmişti.

“ Ne oldu?”

“ Horon.”

“Nasıl yani?”

“ Hep siz mi istek parça çaldıracaksınız? Gerçi bu istek parça değildi. Hasan’ı tehdit ettim.”

“ Damadı tehdit mi ettin, neden ?”

“ ‘Horonsuz düğün olmaz. Eğer horon çaldırmazsan gelmem. Tonla belge işim var. ’ dedim.”

“ O da kabul etti anlaşılan.”

“ Öyle.”

Kıkırdama başladı. Kıkırdarken çıkarttığı sesler, yüzünün aldığı o hal, gözlerinin kısılması çok hoşuma gidiyordu. Ama bu sefam çok uzun sürmedi.

“ Bu da ne böyle?”

Bade sağ olsun. Sözlerinin altında yatan imalar sesine gizlenmişti. Ne demeye çalıştığını anlamaya uğraşmadım bile. Horon çalıyordu ve çoktan piste gitmem gerekiyordu. Onu umursamadan Mert’e yaklaştım.

“ Bunu da ‘eh işte’ mi biliyorsun?”

Yine güldü ama bu sefer kurnaz bir gülüştü.

“ Ben her şeyi ‘eh işte’ biliyorum.”

Beni yine güldürmeyi başarmıştı. Fazla gülmek korkutsa da ben korkusuzdum. Korkulacak her şeyi yaşamıştım.

“ Ee hadi o zaman müzik bitecek.”

Elini sıkıca tutup masama yöneldim.

“ Piste değil mi?”

“ Sabret.”

Masadaki timimin sohbetini böldüm.

“ Tim!”

Bakışları bana döndü. Gelecek olan şeyi hepsi biliyordu. Timini ilk kurduğunda belki herkese saçma gelecek bir şey yapmıştı. Bilen bilmeyene kendi yöresinin oyununu öğretmişti. Çoğunlukla bu dersler mangal kurdukları günlerde olurdu. Müzik , gırgır, şamata, sakarlıklar, eğlence, sohbet, yemek, duman …

“ Horon marş marş.”

Hepsi ayaklandı ve peşimize takıldılar. Tim birden bir horon şöleni sergiledik. Ama timim bu şöleni biraz abartmış olabilirlerdi. Asaf’ın egeli olmasına rağmen ‘ Uhuuu!’ diye bağırdığını duydum. Ve birkaç kişi de ona eşlik etmişti. Masadan bizi izleyen Aybüke bu haline gülse de onu gururla alkışlamıştı.

Terlerimizi döküp masaya döndüğümüzde cidden pestilimiz çıkmıştı. Saatte oldukça ilerlemişti. Düğün nerdeyse bitiyordu. Masada dönen sohbete odaklanmaya çalışıyordum ama olmuyordu. Mert bey sağ olsun. Parmakları durmadan elime dolanıp etrafında dolaşıyordu. Tam o sırada bir cümleyi yakaladım.

“ Siz ne zaman evleniyorsunuz komutanım?”

“ Höst oğlum. Dur daha gün bir.”

Sözümün üzerine masa da bir sessizlik oldu. Hepsi birden bana bakıyorlardı. Baran sorduğu soruya böyle bir cevap beklemiyor olmalıydı ki gözlerini kocaman açmış, ağzı açık kalmış bir şekilde bana bakıyordu.

“ Niye kızdın çocuğa ? Hazır düğün de varken evlenelim.”

Mert’in sözüyle bende Baran’a dönüşmüştüm.

“ Ne?”

“ Şakaydı. Sakin ol.”

Elimi sıkıca tuttu. Bu şaşkınlığın arasına Yağız girdi.

“ Soru size değildi.”

“ Siz?”

Melis’te Baran’a dönüşmüştü. Evet var mı daha dönüşmek isteyen?

“ Birlikte misiniz, bir misiniz?”

Varmış. Damla da bu curcunaya eklendi. Ama aklıma gelen soru bu değildi. Ona sarıldığımı, onun elini tutup horona geldiğimizi görmemişler miydi? Hadi bunları normal karşıladılar. Sarılmayı selamlaşma, elini tutmamı da horona çekmem olarak düşünmüş olabilirler. Ama ya o dans… O dansı nasıl görmediler?

Düşününce onlara hak verdim. Uzun süren bir görevden dün dönmüştük. Ve hemen düğün curcunasına düşmüştük. Bu düğün eğlenmek, rahatlamak ve kalabalığa karışmaların izin bir fırsattı. Ee oldukça sosyal bir time sahibim. Ama bir kişinin her şeyi gördüğüne emindim. Asaf her şeyin farkındaydı. Yağız ve Açelya’dan şüpheliyim çünkü birbirinden kaçmaktan beyinleri yanmıştı.

Mert bakışları masadaki herkeste dolandı. Sanki durumu tartıyor gibiydi. Bana baktığında yine beni uçurumdan aşağıya atan gülüşünü sergiledi.

“ Birlikteyiz.”

Ufak bir kahkaha atıp devam etti.

“ Ve biriz.”

Evet bu günün dedikodusu net bendim. Bu gece kızlardan kaçmanın bir yolunu bulabilir miydim acaba?

Bunu cidden düşündüm. Arabam iki kişilik. Mert benle gelse? Yok, yok, yok. Bu sefer bir hafta ağızlarından düşmem. Hayır birde birine anlatmıyorlar. Ağızlarından bakla çıkmaz. Ama benim kafamın etini yerlerdi. Önce beni çapraz sorguya çekip sonra ben orada hiç yokmuşum gibi olan ve kafalarında kurdukları şey hakkında konuşuyorlar.

Yüce Allah! Allah’ım sen bana bir çıkış yolu göster.

Masadan yabancı bir ses geldi.

“ Çok sağ olun valla komutanım.”

Kafamı çevirdiğimde Hasan’ı ve güzeller güzeli eşini gördüm.

“ Geldiniz bizi mutlu ettiniz, düğünümüzü şenlendirdiniz.”

Aya kalkıp bu çıkış yoluna sarıldım.

“ Ne demek Hasan? Allah mutlu mesut etsin inşallah.”

“ Amin valla komutanım.”

Geline de sarılıp mutluluk diledim. Kenara çekildiğimde masadakilerde dileklerini iletiyordu.

Ya rabbim çok şükür.

“ İyi misin? Fazla gerildin.”

“ Olacağım. Sadece birkaç gün izin alıp şehri terk mi etsem diye düşünüyorum.”

“ O niye?”

“ Akıl sağlığım için.”

Kızların dikkati dağılmamıştı. Bakışları üzerimizdeydi. Mert’te bunu fark etmiş olmalı ki daha soru sormadı.

“ Kaçmak istersen yardım edebilirim.”

“ Senle birlikte kaçmak mı? Ne istiyorsun sen? Şu gördüğün dört yamyam peşimize takılsın sonra kulaklarımızdan başlayıp bizi yiyip bitirsinler mi?”

“ Sakin ol. Senin için kendimi feda ederim. Sen kaç.”

Ciddi mi diye yüzünü iyice inceledim. Ve oldukça ciddiydi. Hasanlar hala buradayken kaçmam mantıklıydı.

“ Hasan tekrar mutluluklar. Ben artık kaçayım…”

Bir an duraksayıp Mert’e baktım. Dikkat çekmeyecek olsa elini şak diye alnına yapıştıracağına emindim.

“ Cümleten iyi geceler.”

Ardımdan gelen hiçbir sesi umursamadan hızlıca çıkışa yönelmiştim. Valeden arabamı alıp eve sürdüm. Kendimi yatağa bırakmanın hayaliyle güzelimi evin girişine park ettim. Evden bakıldığın da burası net görünüyordu. Valla arabam kıymetlimdi. Evin kapısına geldiğimde bir an kala kaldım.

“ Anahtarım nerde?”

Birkaç dakika düşündüm.

“ Lan çantam yok.”

Elimi alnımın çatına geçirdim.

“ Telefonda yok. Oy oy. Aklına sokayım Seçil.”

Etrafa bakındım. Olası durumlar için kapıya anahtar bırakmazdım. Çünkü bu olası durumun hırsıza bayram olacağını düşünüyordum.

“ Ee ne yapacaksın şimdi Seçil Hanım? Düğünden kaçtın, geride dönemezsin.”

Kapıma kafamı yasladım.

“ Buradasın ama açamıyorum.”

Merdivenden sesler gelmeye başladı. Kulak kabartıp dinledim. Neriman teyzeydi. Beni ne zaman görse laflardı. Valla bende alışmıştım ona. Sabah beni gördüğünde köye gideceğini söylemişti. Merdivenlerden ağır hareketlerle inişini gördüm.

“ Neriman teyzem?”

“ Nazlı kız?”

“ Dur ben sana yardım edeyim.”

Elindeki poşetleri alıp onunla sokağa indim.

“ Kız de bakayım bana bu ne güzellik?”

“ Ne olsun Neriman Teyzem? Düğün vardı da, bizde icabet ettik.”

“ Maşallah maşallah. İnşallah gelin hanım kıskanmadı.”

“ Estağfurullah Neriman teyze.”

Koluma girdi ve fısıldadı. Halbuki etrafta kimse de yoktu.

“ Kız Nazlı, düğünde bir talip çıkmadı mı?”

“ İlahi Neriman teyze sen beni evermeye mi çalışıyorsun?”

Hiç oralı olmadı.

“ Ne olurdu şöyle yanına yakışacak boyu boyuna, huyu huyuna, dalyan gibi bir bey olsaydı?”

Derin iç çekti.

“ Şöyle güzel yüzlü, okkalı çeneli, geniş omuzlu, yeşil gözlü …”

Bu kadının üçüncü gözü mü vardı? Biraz daha konuşursa ‘Şöyle mert bir delikanlı’ diyecekti.

“ Şöyle mert bir delikanlı.”

Dona kaldım. Benimde mi üçüncü gözüm açıktı ?

“ Neriman teyze?”

“ Efendim Nazlı kız.”

“ Sen Resul amcayı mı özledin?”

Utanır gibi yüzünü kaçırdı. Kocası bir aya yakındır köydeydi.

“ Tamam tamam. Sormadım.”

Ağzımı mühürler gibi elimle kapattım.

“ Birazdan gelir benim torun. Sen üşüme emi. Gir evine?”

Ah be Neriman teyze nerde bende o şans ki evime gireyim?

“ Olsun sen tek kalma. Ben beklerim seninle.”

Mutlu olmuş gibiydi. Koluma girdiği eliyle kolumu sıvazladı.

Sokak biraz karanlıktı. Kediler etrafımızda dolanıp yiyecek bir şey olmadığını anladıklarında burunlarını kıvırıp gittiler.

“ Yavrum?”

“ Efemdim.”

“ Senden bir şey isteyeceğim.”

“ Başım gözüm üstüme.”

Biraz tereddütte kalmış gibiydi. Ama sonunda ağzındaki baklayı çıkarttı.

“ Beni şuna bindir.”

Gözleri arabanım üzerindeydi. İçimi bir mutluluk ve heyecan sardı.

“ Emrin başımın üstüne.”

Kıkırdadı.

“ Yaşım geçti ama hevesim hiç geçmiyor be Nazlı kızım.”

“ Heves bu Neriman teyze hangi yaşta bıraktı yakamızı ki?”

“ Öyle valla.”

Aklımı hala eve nasıl gireceğim kurcalıyordu. Acaba Yağız’a yazsam çantamı bulur muydu? Ya da çilingiri mi arasam?

“ Nazlı kız.”

Fısıldaması dikkatimi çekmişti. Ona baktığımda ileriye doğru baktığını ve orayı görmek için gözlerini kıstığını fark ettim.

“ Şuradan biri bize mi yaklaşıyor?”

“ Torunundur belki.”

Öne doğru eğilerek bakmaya devam etti.

“ Yok kuzum. O arabayla gelecek.”

Silahımı asla bırakmazdım bu yüzden elbisenin altında bacağıma bağlı duruyordu. Elim hafifçe üzerine gitti.

“ Bize doğru geliyor valla.”

Neriman teyzenin eli kolumu sıkıca tuttu.

“ Sakin ol Neriman teyze ben buradayım.”

Silüet bize daha da yaklaştı.

“ Merhaba.”

Merhaba mı?

“Sende kimsin öyle evladım. Gece gece sessizce yaklaşıyorsun.”

İsmini ikimizde aynı anda söylemiştik.

“ Mert, efendim. Rahatsız ettiysem affola.”

Neriman teyze beni duymuş olmalı ki kolumu aşağıya çekti.

“ Kim bu dalyan bey?”

Yarım saattir fısıldayan kadın şimdi tüm bu yeteneğini kaybetmişti. Dalyanı duyan Mert’te bıyık altından gülmüştü.

“ Mert, Neriman teyze. Neriman teyze, Mert.”

“ Onu anladık evladım.”

Benden cevap alamayınca Mert’e döndü.

“ Bu Nazlı kız bana pek anlatmaz. Sen kimsin hele evladım.”

“ Nazlı kız? ”

Mert bana bakarak güldü.

“ Ben sizin Nazlı kızınızın meftunuyum.”

“ Demek öyle. Sen de meftun musun?”

Bu soru banaydı. Derin bir nefes aldım. Ben neden yaşlı insanlardan bu kadar utanıyorum anlamıyorum ki.

“ Meftunum.”

“ Ee ben sana sordum. Düğünden şöyle Mert bir delikanlı bulamadın mı diye. Ama sen direkt Mert’i bulmuşsun.”

Omzunu döverek konuşmaya devam etti.

“ Helal kız sana. Maşallahı var.”

Kıkırdadı ve ona Mert’te eşlik etti. Ama ben utançtan gülmeyi bırak yüz felci geçirmiş gibiydim. Bir korna sesi duyduk. Biz konuşurken torunu çoktan gelmişti.

“ Nenem haydi.”

“ Geldim geldim.”

Kolumdan çıkıp Mert’e ilerledi. O sırada torunu da çantalarda bana yardım etti. Neriman teyze de o sıra da Mert’e yaklaşmış bir şeyler söylüyordu.

“ Valla oğlum sen olmasan ben artık benim torunu ayarlayacaktım bu Nazlı Kıza. İyi ettin geldin.”

Ne söylediğini duymamıştım, ne olduğunu da ama Mert’in gülen yüzü birden Neriman teyzenin torununa kitlendi.

“ Bende yardım edeyim o çantalara.”

Birden önüme gelip adama vereceğim çantaları aldı. Adamın önüne dikildi. Birkaç saniye sonra çantaları arabaya koydu. Neriman teyze paytak adımları ile bana yanaştı.

“ Olmuş bu çocuk.”

“Ne olmuş?”

“ Sana baya meftun olmuş.”

Sen yine neler karıştırdın be Neriman teyzem. Torununa tutunup araba bindi. Camı açıp bize bağırdı.

“ Maşallah.”

Araba çalışıp gitti. Ben ise izleye kaldım.

“ Ne oldu az önce?”

“ Hiç.”

Sesini ilk kez böyle duymuştum. Hala arabaya bakıyordu.

“ Hiç mi?”

“Hiç.”

Araba görünmez hale gelince bana döndü.

“ Çok sık geliyor mu buraya?”

“Kim?”

“ Torunu!”

“ Hayır. Neriman teyze köye gideceği zaman gelip alıyor onu. O kadar. ”

“ Anladım.”

“ Sana ne dedi?”

Soruma cevap vermedi. Elindeki çantamı bana uzattı. Elinde bir çanta olduğunu fark etmemiştim.

“ Kaçarken salonda unutmuşsun.”

Sesi daha yumuşaktı.

“ Ay! Çok sağ ol. Kapı da kalmıştım valla.”

Hızlıca elinden alıp içini açtım. Evet buradaydı.

“ Sen evimin adresini nerden buldun?”

“ Yağız’dan istedim.”

“ He.”

Sessizlik oldu.

“ Gideyim o zaman.”

“ Sen düğün salonundan yürüyerek mi geldin?”

“ Yok araban şu ileride.”

“ He.”

Yine sessizleşecektik ki buna izin vermedim.

“ Bir kahve?”

Biraz düşündü.

“ Beni eve atmayı mı teklif ediyorsun?”

Allah’ım o söyledi. Ben bir şey demedim.

“ Hayır kahve içmeye davet ediyorum.”

“ Peki. Güzel bir kahveni içeriz.”

“ Gel.”

Yolu gösterip ilerledik. Eve girdiğimizde ufak bir uyarıda bulundum.

“ Evim normal de bu kadar dağınız değildir. Kızlarla birlikte bende hazırlanınca böyle oldu.”

“ Sorun yok.”

“ Mutfak burada.”

İşaret ettiğim yöne gidip masa da oturdu. Hemen kahveyi yapmaya koyuldum.

“ Bende yardım edeyim.”

Birden ayaklandı.

“ Gerek yok. Ben hallederim.”

Dinlemedi. Yanıma gelip yardım etti. Çabucak kahveyi pişmeye koyduk.

“ Ben üzerimi değişip gelsem olur mu?”

Sorumla birlikte beni tezgaha sıkıştırdı.

“ Bilmem olur mu?”

“Olmaz mı?”

“ Olsun mu? Çok yakışmıştı sana.”

Bakışları elbisemde gezindi.

“ Olsun.”

Onu ikna etmeye çalıştım. Ve başarmıştım da.

“ Olsun o zaman.”

Tam kollarının arasından çıkıyordum ki izin vermedi.

“ Ama bir şartla.”

“ Ne şartı?”

“ Bu güzelliğin hakkını vermeliyim.”

O bana yaklaştıkça kalbim resmen ağzımda atmaya başladı. Sonunda kaçacak yerim kalmadı. Dudakları dudağımın köşesine minik bir buse kondurdu. Geri çekildiğinde şaşırdım.

“ Sadece bir buse miydi?”

“ Ne isterdin?”

Sorusuna cevabı az önce geri çekilen kollarına sarılarak verdim. Dudaklarına yaklaştım.

“ Hak ettiğim şey bu küçük buse miydi?”

Kışkırtmama karşı duramamıştı. Bu sefer dudakları dudaklarıma dolandı. Ne kadar nefes alsam da az geliyordu. Kalbim çarpmaktan göğsümü delecekti. Dudaklarının yumuşak dokusu, dudaklarımda değdiği yeri serinletirken dişleriyle ısırdığı yerler alev alevdi.

TAK

TAK

TAK

Aniden duraksadık.

“ Kim bu tak tak?”

“ Bilemiyorum valla ev senin.”

“ Sakın kıpırdama.”

Ellerini havaya kaldırıp teslim oldu. Tam kapıya yönelmiştim ki bileğimden kavrayıp beni geri çekti. Doyamamış gibi bir öpücük daha bıraktı. Sonrasında soluğu kapı da aldım. Delikten baktığımda gördüğüm görüntü ile endişe içimi sardı.

Kızlar, hem de hepsi… Israrla kapıyı dövüyorlardı.

“ Kimmiş?”

“ Kızlar!”

“ Neden bu kadar endişelisin?”

“ Bilmiyorum. Beni tanıdıklarından beri yalnızım. Çok fazla aşk konusunda akıl verdim ama hiç aşık olmadım.”

“ Ee ?”

“ Şimdi seni burada görseler ne olur ki?”

Bu sorum onu şaşırtmıştı.

“ Bilmem.”

“ Ya Albay duyarsa.”

Ağzımdan çıkan üç kelime ile o da dona kalmıştı.

“ Öldüm demek olur.”

Bir anda hareketlendi.

“ Sakla beni. Ben güzel bir şekilde Albaya hislerimi anlatırım. Mert bir şekilde önüne çıkarım. Ama senin evinde yakalanırsam… Seni kaybederim. Asla seninle olmama razı gelmez. Çabuk saklanacak bir yer göster.”

Bu haline gülmek istedim ama zaman yoktu. Evim zaten küçüktü. Elinden tutup odama çekiştirdim. Kıyafet dolabımı açıp askılığın altına itekledim. Tabi hızlı olayım derken kafasını vurmasına neden olmuştum. O daha ne olduğunu anlamadan kafasını tutarken çarptığı yere öpücük kondurup kapağı kapattım. Odamın da kapısını kapatıp evin kapısına koştum.

“ Geldim!”

Açtığımda gözleri üstten aşağıya beni süzdü.

“ Neredesin iki saattir?”

İlk fırça Açelya’dan gelmişti.

“ Lavabodaydım.”

Damla en arkadan sabırsızlıkla konuştu.

“ İçeri girmeyecek miyiz?”

Çaktırmamaya çalıştım. Ters psikoloji uygulayıp elimle içeriyi gösterdim.

“ Gelin tabi.”

Hepsi gündelik kıyafetlerini giyinmişti. Kaç saattir kapı da kalmıştım acaba?

“ Siz niye üzerinizi değiştirmediniz komutanım?”

Melis’in meraklı gözleri beni tedirgin etmişti ama hiç çaktırmadım.

“ Neriman teyzeyle karşılaştık girerken ona yardım ettim.”

İçeriden kahve makinesi öttü.

“ Kahvemi hazırladım. Uyumadan içerim diye. Kahve olana kadar yıkanırım diye düşünmüştüm ama siz geldiniz.”

“ Gidelim mi?”

Aybüke’nin o kırgın sesi terbiyesizliğimi yüzüme vurmuştu.

“ Yok canım. Durun hatta size da kahve yapayım. Ama önce şu elbiseyi çıkartıp geleyim.”

Hızla odama girdim ve kapıyı sessizce kilitledim. Kıyafet dolabını açtığımda Mert’i kıyafetlerimin arasında hiç kıpırdamadan beklediğini gördüm.

“ İyi misin?”

“ Biraz acıdı ama iyiyim.”

O kadar kısık notalarla konuşuyorduk ki cümleler birkaç dakika sonra anlamlı hale geliyordu. Dolabın üste rafına uzanmak için yaklaştım. Bir şort ve tişört almayı başardığımda uyluğunda gezinen parmaklarına baktım.

“ Bu nasıl oldu?”

Uyluğumda olan yara izini okşuyordu.

“ Çok eski bir iz.”

“ Nasıl oldu?”

Bu soruyu bana ilk ve son soran kişi yetimhane doktoruydu.

Kıstırıldığı köşeden bir çıkış aradı ama yoktu. Titreyen bir sokak ışığının aydınlattığı ıssız sokakta bir o vardı birde tanımadığı iri yarı insanlar.

“ Korkma küçük kız. Bir sana yardım etmek için geldik.”

Sıkışmıştı kaçacak yeri yoktu.

“ Ben yardım istemiyorum.”

“ Ama küçük kızların hep yardıma ihtiyacı olur.”

Dört kişi üzerine yürüdüğünde korku her yeri sarmıştı.

“ Gidin başımdan!”

“ Ama bağırmana gerek yok ki.”

İkisi oldukça yaklaşmıştı. Bir anda üzerine çullandılar.

“ Aaa! Bırak.”

“ Sessiz ol!”

Çırpınmaları boşunaydı. Kaçabilecek gücü yoktu. Sesini duyanda yoktu. Gözü bir an ona yaklaşan bıçağı gördü. Bıçak etine battı ama minik Seçil hiçbir şey yapamadı. Acıyla boğazı yırtılıncaya kadar bağırdı. Avazı çıktığı kadar ağladı.

Mert’in meraklı bakışlarından kaçtım.

“ Biraz daha oyalanırsam kızlar odayı basacak.”

Kıyafetleri yatağa fırlattım.

“ Sakın bakmayı düşünme bile.”

“ Hım. Düşünmedim ki.”

Bakışlarında kurnazlık vardı. Dolabın kapağını kapattım. Aynanın önüne geçip takılarımı kutuya koydum. Ve aynadaki yansımada onu gördüm. Daha doğrusu dolabın içinde parlayan yeşil gözlerini gördüm. Beni izliyordu. Gülme isteğimi tuttum. Elbisemi çıkartıp yatağın üzerindeki askıya taktım. Şortu ve tişörtü giyinip dolabın kapağını açtım. Elbiseyi eline verdim.

“ Aferim yalancı çocuk.”

O ne dediğimi anlayana kadar ben çoktan odayı terk etmiştim. Ama yakalandığını düşünüp utanmış mıydı acaba? Utanınca kim bilir nasıl oluyordu?

“ Geldim.”

Hepsi kahvelerini almış salona kurulmuşlardı. Benimkini de sehpaya koymuş bekliyorlardı. Gazam mübarek olsun. Bana ayrılan bölüme sakince oturdum. Gelecek konuyu dağıtmak için saçmaladım.

“ Ne düğündü ama ? Baya yorulduk.”

“ Siz ne zamandır sevgilisiniz?”

İşe yaramamıştı. Ah be Açi ne bu merak?

“ Bu geceden beri.”

“ Düğünde oldu yani.”

“Ne zaman oldu?

“Hangi ara?”

“Nerde?”

“ Kızlar bir sakin olun taramalı tüfek gibi. Aa aa şuan resmen çapraz ateşteyim.”

Açi bir anda hiddetlendi.

“ Laf cambazlığı yapma da sorulara cevap ver.”

Derin bir nefes aldım. Biraz sakinliğe ihtiyaç vardı. Bir nefes daha aldım. Bir nefes daha.

“ Konuşsana, çatlattın bizi.”

Diğerleri de Aybüke’ye katıldı.

“ Tamam. Anlatacağım.”

Nefes alıp başladım.

"Dans ettik işte. Biz dans ederken ‘Fikrimin İnce Gülü' nü açtırdı. Dansa devam ettik. Sonra bir ara ‘Benimle Oynama’ çaldı. Ben o açtırdı sandım ama o değilmiş. Başka bir şarkı açtırmış."

"Ne şarkısı?"

"Senden Vazgeçemem."

"Baya romantik."

" İşte şarkıya ithafen ‘ Başka sevgili istemem bana yalnız sen lazımsın.’ dedi. ‘Eğer sende istersen’ falan dedi."

"Sen ne yaptın?"

"Düşündüm."

"Neyi?"

"Ne hissettiğimi."

"Ee ?"

" Ben düşünürken o istemediğimi düşündü sanırım."

“ Kaç saat düşündün?”

“Çok uzun değil.”

Açi pek inanmış değildi.

" Kaçtı yani?”

" Yok ama geri çekildi."

" Tabi düşümdüm dediğin süre dakika boyunca olunca çocuk geri çekilir."

Mahcupça baktım. Çünkü Açelya’nın cümlesi doğruydu.

" Ama düşünmem bitince ‘ Başka sevgili istemem bana sen gereksin.’ dedim." " Komutanıma ne olmuş böyle ? Akıl makıl verirdi ama hiç bu kadar romantik görmemiştim."

Bende beni yüreksiz bir öküz olarak bilirdim.

" Sonra ne oldu?"

Melis'in merakı insanı geriyordu.

" Sarıldık."

" Siz, ikiniz. Ne zaman ? "

" Biz niye görmedik?"

" Farklı bir düğün salonunda mıydık?"

Ah ah bir bilseniz kapıyı açmadan önce iş pişirdiğimizi o zaman ne olurdu acaba?

" Başladınız yine taramaya."

"Bu arada..."

Bu detayı söylemeden duramazdım.

" Onunla aslında bir yıl önce tanışmışız?"

Yine nerde, ne zaman , nasıl sorularını sıraladılar. Ben bu ekibi alsam var ya dağda teröristi bırak uçan kuşu bile yaşatmazlar. Kahvemden bir yudum alıp zihnimi arındırdım.

"Lojmanda çıkan yangında o da oradaymış. Zeliş'le içeriden çıktığımda bizi dışarı çeken oymuş. İkimizi de ambulansa taşımış. Ama ben hatırlamıyorum."

" Çok normal. Yanan eve ikinci girişindi ve içeride fazla kalmıştın. Çıktığında ayakta zor duruyordun. "

" Sen bayılmadan sizi kucaklayıp ambulansa getiren oydu demek ki."

" Oymuş."

" Vay be adama bak. Önce hayatını kurtarıyor sonra seni kendine aşık ediyor."

Mert zorda olsa içerden gelen sesleri duyuyordu. Ve içinden ‘ Eyvallah’ diyordu.

“ Helal valla.”

“ Böyle işte.”

Bir süre kimseden ses çıkmadı. Usulca kahvelerimizi içtik. Sessizliği Aybüke bozdu.

“ Ee Açelya sıra sende.”

“ Ne sırası?”

O kadar tedirgin olmuştu ki oturuşu bile değişmişti.

“ Yağız’la dansınızı diyorum.”

Bakışları bana döndü. Yardım mı istiyordu emin olamadım. Ama kardeşim beni sen yaktın, sıra sende.

“ Evet Açi sıra sende.”

Bakışlarına çaresizlik esir oldu.

“ Sıradan bir dans.”

Savunmaya bak sen.

“ Sıradan mı?”

Damla’nın bu sorusuna yükseldi.

“ Sıradan tabi.”

Ama vuruş sırası bendeydi.

“ O yüzden mi elin ayağına dolandı?”

Sessizliğe saklandı.

“ Aramızda bir şey yok. O benim komutanım, üstüm. Bir dans rica etti. Bende kabul ettim.”

Onu ancak buraya kadar sıkıştırabilirdik. Sürekli olmaz , o benim üstüm diyordu. Bizde itiraz edemiyorduk.

“ Siz ne zaman evleniyorsunuz? Soruyu yanlış anlayıp Seçil cevapladı ama sizden cevap alamadık.”

Açi konuyu kendinden baya uzaklaştırmıştı.

“ Valla ben bu soruya cevap verecek kişi değilim. Bu cevabın sahibi Asaf. Ama eğer biraz daha etmezse evine tehdit mesajları yollayacağım.”

“ Nasıl mesela?”

“ Babamlar beni başkasına verecek diyemem. Zaten tanışıyorlar ve babam benden daha çok aşık Asaf’a. Ama bana gelen bir mektup varmışta onun evine gitmiş gibi yapacağım.”

“ İnanır mı ki?”

“ Kargolarım bazen onun evine gidiyor. Adres bölümüne çoğunlukla bakmıyorum.”

“ Mektupta ne yazacak peki?”

Aybüke gür bir kahkaha attı.

“ En çok nefret ettiği şeyi. Görücü ağzından yazılmış bir mektup. Ben seni gördüm beğendim. Bir sürü iltifat. Eğer senin de iznin olursa istemeye gelmek isterim. Falan filan gibi.”

“ Sen ne fenasın.”

Buna Melis bile şaşırmıştı.

“ Fena değilim. On yılı aşkındır aynı insanlayım ama hala evlenmedik. Bence çok şey istemiyorum. Sevdiğim adamla aynı evde yaşamak istiyorum.”

“ Haklısın valla.”

Damla hak vermişti ama Açi hiddetlenip ağzına geleni dedi.

“ Yap kız. Nedir bu bekletme? Ne bekliyor acaba?”

Olaya el atmam gerekiyordu.

“ Üzgünüm kızlar ama kardeşimi gömmenize izin veremem.”

“ Hay senin kardeşine! Evde bir dünya çeyizim var. Artık eve sığmıyorlar. Yavaş yavaş Asaf’ın evine taşıyorum.”

Gülmeden edemedik. Ama Aybüke’nin yakınmaları da bitmişti. Konuşacak başka bir şey de kalmamıştı.

“ Hadi artık gidelim.”

Açi’nin ayaklanması ile onlarda kalktılar. Onları uğurlayıp odaya geri döndüm. Kapıyı açtığımda Mert yatağıma uzanmıştı.

“ Sen ne yaptığ…”

Cümlemin devamını yuttum. Çünkü beni duymayacaktı. Yastığıma sarılmış uyuyordu. Ne ara çıktı, ne ara uydu?

Gidip kızların bıraktığı bardakları mutfağa koyup evin kapısını kilitledim. Odama dönüp yatağa girdim. Görevin yorgunluğunu atamadan fazla aktif bir gün yaşamıştım. Uykum geldikçe gözlerim etrafı görmez oldu. Tam dalıyordum ki bir çift el belime dolandı. Güçlü kollarıyla beni sıkıca tutup kendine çekti. Başını boynuma sokup derin bir nefes aldı. Ellerimi onun ellerine doladım. Sıcaklığı; hiç varlığında emin olamadığım, sürekli şüphe ettiğim, endişelendiğim yuva gibi hissettiriyordu. Ama bu sefer endişe yoktu. Gözlerimi kapatıp kokusunun burnuma dolmasına, etrafımı sıcaklığının sarmasına izin verdim.

Yuvamın kapıları bana açıldı ve artık hiçbir şüphe yoktu. O benim evimdi. Bundan ötesi yoktu.

YAZIMDA BİR HATA OLDUYSA AFFOLA

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.