İçeriğe geç

YAMAN

Bölüm 5 · 29 dk okuma

YAMAN

Bölüm 5

SON VEDA

UYARI: BÖLÜM, KAN, ŞİDDET, ARGO VE +18 BULUNDURABİLİR.

MÜZİK: DUMAN – KOLAY DEĞİL

CEM ADRİAN - ZİNCİR

YILLAR ÖNCE

Güneş tam alnımızın çatına vuruyordu. Şükür vuran sadece güneşti. Bir buçuk ay süren sınır dışı görevin ardından helikopterin gelmesini bekliyorduk. Damla ve Çağatay etrafı gözetliyordu. Diğerleri ise kendilerine buldukları taşların üzerine oturmuş dinleniyorlardı.

“ Kurban olduğum ülkemin her zerresini özledim. Şuraya bak toz, toprak, çamur içindeyiz. Götümüze girmeyen çalı, diken kalmadı. Ülkemin çiçeğine, ağacına kurban olayım.”

“ Baran oğlum abartma lan. Yani evet Türkiye’me kurban ama götüne giren bir şey de yok.”

Yağız’a arkasını dönüp “Hanım komutanlarım lütfen bakmayın.”

Sözlerinin ardından bir yerlerini açınca Asaf kafasını çevirip “ Oğlum orayı da görmeyelim bari!” diye isyan etti.

Herkesin kafasını başka yere döndüğünü gören Baran

“ Komutanım öyle değil ya bacağım.”

Yağız kafasını döndürdüğünde Baran’ın baldırının arkasının kanlandığını gördü.

“ Oğlum sen mal mısın? Kafayı mı yedin niye demiyorsun!”

Yağız’ın yükselişi beni de endişelendirdi. Ve arkasını dönüp Baran’a baktı. Bacağına bir şey saplanmıştı ama çıkartılmıştı. Ona rağmen iyi görünmüyordu.

“ Astsubay çantayı getir!”

Emrim üzerine Çağatay koşarak geldi. O sırada Baran kendini Yağız’a açıklamaya çalışıyordu.

“ Komutanım görmedim ki acıyordu ama çıkartmıştım. İyileşiyor sandım.”

Ara ara bana dönüp bakmaya çalışıyordu.

“ Valla bu kadar kötü olduğunu anlamadım komutanım.”

Kızgın bakışlarımı görünce ikna etme çabaları arttı.

“ Valla bilmiyordum.”

“ Tamam sus şuraya uzan Çağatay bakacak.”

Emrini ikiletmeden uzandı. Elinde olsa herkesi ikiletirdi, normal hayatta bile ama beni ikiletmezdi.

“ Açelya Çağatay’ın yerine sen geç.”

Açelya bundan mutluluk duyar gibiydi. Gidip etrafı kolaçan etmeye başladı. Biraz dinlenmek hepimize iyi gelecekti ama daha değildi. Hala bu cehennemden çıkmamıştık. O helikopter Türkiye Cumhuriyeti’ne inene kadarda rahat olmayacaktık.

“ Komutanım beğ. Aaa! “

Çağatay ne yaptıysa canı yanmıştı.

“ Lan yavaş deştin beni.”

Çağatay baranın ona dönen kafasına doğru eğildi.

“ Affedersiniz komutanım. Çıkarttığınızı sandığınız dikenleri topluyorum. Hakikatten siz neye oturdunuz?”

Baran ona daha da diklendi.

“Keyfim nere istediyse oraya oturdum. Sana hesap mı vereceğim asker!?”

Çağatay lafı yemesiyle işine geri dönüştü. Ama evet bende merak ediyordum.

“ Üsteğmen nere oturdun?”

Pes ederek nefesini verdi.

“ Komutanım hani bir arbede oldu ya geçen sabah şafakta. O zaman oldu. İtle boğuşurken yuvarlandık. Lanet diken de bana girdi. Topraklarına işiyim. Toprakları da onlara çekmiş. Hep zararlar.”

“ Komutanım iltihap kapmış gibi görünüyor. Neyse ki kalkış yakın. İndiğimizde hastaneye görünmeli.”

Çağatay pansumanı bitirmek üzereydi. Ama Baran Çağatay’ın dediklerini hiç duymamış gibiydi.

“ Komutanım inince bir mangal yapar mıyız?”

“ Oğlum sen git önce yaranı göster. Aklın fikrin yemekte.”

Bana olan sorusuna Asaf çok yerinde bir cevap vermişti. Ama Baran’ın durmaya niyeti yoktu.

“ O hallolur komutanım da biz şu mangalı bir yapaydık daha iyiydim.”

Bakışları yine bana döndü. Oldukça yorgunduk her birimiz dinlenmeyi, uyumayı büyük bir özlemle bekliyordu. Tabii birimiz dışında. Çünkü Baran daha çok mangalı bekliyordu. Aslında şöyle cızır cızır bir köfte, güzel bir et fena olmazdı. Düşündüklerim Damlanın aklından da geçmiş olmalı ki sesi kulaklarıma doldu.

“ Haklı komutanım. Yani mangal konusunda… Günlerdir konserve yiyoruz. Şöyle güzel bir mangal yapsak.”

Baran onaylanmanın verdiği hazla daha da sevindi.

“ Yeminle kokusu geldi.”

Derin bir nefes aldı. Diğerlerinin de canını çektirmiş olmalılar ki time bir hareketlenme bir enerji geldi. Tabi bana da geldi.

“ Tamam yapacağız. Ama önce sen hastaneye gideceksin. Sonra bakacağız.”

“ Eyvallah komutanım. Vallahi ben o eti yiyim zımba gibi olacağım.”

Sözleri bizi güldürmüştü. Hele de söylerken kalkmaya çalıştığından topallaması ve son anda toparlaması…

Mangal Günü

Kızlar kurdukları hamakta keyif yaparken erkekler sohbet muhabbet içinde salata ve etleri hazırlıyorlardı. Sırtımı banka yaslamış mutluluklarını izliyordum. Gülüşmeleri, kahkahaları… Çağatay’ın köfteyi yoğururken Baran’a kaç ölçek atacağını söylemesi ama Baran’ın doğru ölçeği bir türlü tutturamamasını , Asaf’ın Aybüke’sini kolunun altına almış mangalın yanında fıkır fıkır konuşmasını ...

Aybüke Asaf’ın ilk aşkıydı. Bize öyle anlatmıştı. Sınırda öğretmenlik yapıyordu. Bulduğu her fırsatta ilk okul talebelerine çektiği fotoğrafları gösteriyordu bize. Yanakları al al, gözleri umut dolu minik bedenlerdi hepsi.

‘Hepsinin hayalleri var. Bir görseniz nasıl hararetle anlatıyorlar. Pilotundan tut pastanecisine kadar.’

Hayalleri gerçek ola da hepsi vatana hayırlı bir evlat ola.

Tabi burada Yağız’ı da unutmamak lazım. İkisinin tanışmasına vesile olan oydu. Bundan gurur duyduğunu her fırsatta belli ederdi. Ama şu an hali vahimdi. Duman onu ele geçiriyor gibiydi. Bir yandan yellemeye çalışsa da duman içinde kayboluyordu. Ama duman bir tek ona gidiyordu.

Kızların yanından kalkan Açelya’nın ona doğru ilerlemesini izledim. Elindeki yelpazeyi aldı ve dumanı ondan uzaklaştırdı. Yağız gözlerine kaçan dumandan olsa gerek belli belirsiz bir ilerleme ile Açelya’ya yaklaştı. Kabaran göğsünden derin bir nefes aldığını anladım. Açelya’nın tüm odağı mangaldaydı. Ama Yağız’ın ki pek öyle değildi. Gözlerini açabildiği ilk an bakışları Açelya’yı bulmuştu. Ona nasıl efsunlandığı gözlerinin içinden okunuyordu. Ah beğ kardeşim herkese deva oldun da bir kendine olamadın. Açelya ona döndüğünde bakışlarını kaçırarak saklamıştı.

“ İyi misin?”

Gözlerindeki kızarıklıkla kafasını aşağı yukarı sallamıştı. Açelya yüzüne yaklaştı.

“ Dur sallanma da bir bakayım.”

Kardeşimin kalan aklını da uçuracaktı. Ama yine de helal olsun iyi direniyordu. Açelya’nın parmakları gözüne doğru uzanırken Yağız bileğini yakaladı.

“ Bir şeyim yok Açi.”

Kendini onun büyüsünden koparmayı başarmıştı. Ama mangal aralarında olan gizli ateşin harlanmasıyla daha da tüttü. İkisi de dumana hapsolurken artık işe bir el atmam gerektiğine karar verdim.

“ Çekilin şuradan bakıyım. Tüttürmekten başka yaptığınız bir halt yok.”

İkisini de kovalarken Yağız’ın kulağına doğru yaklaştım.

“ Tabi bide kör kütük yanmaktan.”

Duymamış gibi yapmaya çalıştı ama kızaran yüzünden belliydi. Asaf’ta anlamış olmalı ki ona takılmadan edemedi.

“ Hayırdır kardeşim kızardım.”

Yüzündeki sırıtış Yağız’ın bakışıyla perdelendi.

“ Orada aşna fişne yaptığın için duman da boğuldum ya kardeşim.”

Bir an durup yengeye yani Aybüke’ye döndü.

“ Lafım sana değil Aybüke yenge.”

Aybüke de gerçekten yenge havası vardı. Evladını onaylar gibi kafasıyla Yağız’ı onayladı. Açi arkadan bağırdı.

“ Haydi Yağız. Şu yüzüne bir su vuralım.”

Bu sefer kızarıklık kulaklarına kadar ulaşmıştı. Ama tek kelime etmeden Açi’nin yanına gitti.

Ve evet mangal yine bana kaldı. Birkaç kuru odun daha attım. Duman bir anlık gitse de tekrar harlandı. Dumanların arasından birini gördüğümü sandım. Ya da gerçekten gördüm. Gözlerimi kısarak sanrı sandığım gerçekliğin yaklaşmasını izledim. Boylu poslu , dalyan bir bey efendiydi. Kumral saçları, yeşilimsi hareleri vardı.

O dumanda bunu nasıl gördün diye sormayın. Ben bir bordo bereliyim. Geniş omuzları, keskin çene yapısı , hokka gibi bir burnu ...

Tamam tamam bu kadar yeter analiz etmek. Bu kimdi ve neden bize doğru geliyordu?

Yağız ve Açelya geri dönmüşlerdi. Bize doğru gelen bey de Yağız’ın yanında durdu.

“ N’aber Akyürek?”

“ İyidir Karayel. Hayrola ?”

“ Gördüm bir selam vereyim dedim. ”

Asaf’a da eliyle selam vermişti. Herkes tanıyor bir ben mi kim olduğunu bilmiyordum? Neredendi? Okul, askeriye, mahalle bakkalı … Hop bala! Bu bakkalsa bizde müsteşar. İmkansızlığa gel.

“ E boşsan bize katılsana.”

“ Yok ben şimdi rahatsızlık vermeyeyim.”

Bakışları her birimizde gezindi. Ama Yağız yemeğe onunda katılmasında ısrarcıydı.

“ Ne rahatsızlığı gel haydi.”

Tekrar herkese baktığını görünce bu sefer ben söze girdim.

“ Korkma sadece hayvan eti var. Tercihan insan yemiyoruz.”

Hafif bir kıkırtı döküldü dudaklarından. Ama ne dudaklar… Sorması ayıp bir erkeğin dudağı niye bu kadar dolgundu?

Tövbe estağfurullah.

“ Tercihleriniz çok yerinde.”

Sözleri beni de güldürmüştü. İkimiz gülerken etrafta başka hiçbir şeyin olmadığını gördüm. Çünkü herkes bana bakıyordu. Allah’ım, ya rabbim şuan bana bakmasalar olur mu? Lütfen.

Belli ki olmazmış. Böm böm bakaya devam ettiler. Tamam flörtöz biri değildim. Ama flörtte etmiyordum. Çocukcağız çekinmesin diye söyledim. Ama bakışlar canımı sıkamaya başladığı için bir uyarıyı hak etmişlerdi. Ki tim neyse de Aybüke’de onlarla öyle bakınca bende tuhaf hissettim.

“ Tim toparlan!”

Sözümle herkes işine kafasını çevirdi. Ama hala bir göz benimle göz teması kuruyordu.

“ İstersen yardım edebilirim.”

Elimdeki yeli gösterdi.

“ Yani hayvan pişirmede... İyi olduğumu söylerler.”

Allah’ım ben yapmadım. O geldi. Sende gördün.

Ben bir şey demeden yele uzandı. Buz tutmuş parmaklarını sıcak tenimde hissettim. Anlık bir şok dalgası gibi çarpıp geçti.

Odunlar iyice köz olmuştu. Çağatay ve Baran geldiler. Ellerinde etler ve köftelerle.

“ Komutanım hazırlar.”

Deyip kenardaki küçük masaya bıraktıkları gibi kaçtılar. Gerçekten kaçtılar, hatta Baran az kalsın taşa takılıp düşüyordu ki Çağatay ensesinden tuttu. Hani evladını översin de en yapmadık hareketini yapar ve sen elini böyle alnının çatına vurup yerin dibine girmek istersin ya. Ben o anın ta kendisiyim şuan. Ben bu duyguyla sarmalanırken o çoktan köfteleri dizmişti.

“ Şey… Özür dilerim.”

Utanmayı bırak şuan yaşadığım tek duygu şaşkınlıktı.

“ Özür?”

“ Adını sormadım ya da centilmen bir beyefendi gibi tanışmadım. Damdan düşer gibi geldim bir anda.”

“ He.”

Aynen Seçil. ‘ He’ de kızım. Adam centilmenlik diyor sen ‘He diyorsun. Bu kadar erkenden dağ ayısı olarak tanınmak nasıl bir his?

“ Ben Mert Tunca Karayel.”

Elini tanışmak için uzatmıştı. Uzanan ele elimi doladım. Ve yine o soğuk etrafımı sardı.

“ Seçil Yaman.”

Dudağının bir tarafı yeniden havalandı.

“ Tanıştığıma memnun oldum. Seçil Yaman.”

Elimi çevirip dudaklarına yaklaştırıyordu ki burnuma bir yanık kokusu geldi. Birden elimi çekip “ Köfteler!” diye cıyakladım.

Adamdaki nezakete bak birde bana bak. Bu arada kaçıncı biz yüzyıldayız? Bu adam zaman yolcusu mu? Hala el öperek tanışan erkek kaldı mı?

Benim ciyaklamamla o da yanmaya yüz tutan köfteleri çevirmeye başladı.

“ İkimizin de adı çıkacaktı.”

Bakışları şaşkınlıkla bana döndü. Hay ağzıma tüküreyim.

“ Şey… Yani bende mangalı iyi yaparım. Yaksaydık susmazlardı.”

Kendine gel Seçil. Ne bu haller? Liseli ergen misin?

Ki benim ergenlik baya sıkıntılıydı. Acaba o zaman yaşayamadığım huzurlu ergenliğin acısı mı çıkıyordu?

“ Ama yakmadık. Merak etme adımız çıkmaz.”

Hiç duymadın Seçil. Sen Köfteni diz.

“Şey..”

“Ney?”

“ Tabak.”

“He.”

Evet yine ‘He.’ Sende kelime dağarcığı yok mu be kızım?

“ Tabak, evet.”

Tabağı tuttum ve köfteleri topladık. Etleri de bir güzel dizelim derken parmağım ızgaraya değdi. Sıcağın ilk olarak soğuk olarak anlaşılması tuhaftı. Elimi aniden çekmemle koluna çarpıp elindeki eti düşürmesine neden olmuştum.

“ Ah.”

Parmağımın ucunu görmeye çalışırken reflekssen üflemeye başladım.

“ Yandın mı?”

Tüm dikkatiyle salladığım ellerimi yakaladı. O kadar hafifti ki dokunuşları, tutmuyor gibiydi. Ama ben hala sallanıyordum. Aslında elim oldukça hissizdir ama sanırım elimde köfteler gibi ızgarada pişmeye niyetliydi.

“ Dur bakmama izin ver.”

“ Sorun yok ya. Biraz sızlar geçer.”

“ Yaralarının sızlayıp geçmesini mi bekliyorsun?”

“ Daha ne yapayım?”

“ Tıp çok gelişti ama sen bilirsin ?”

“ Dağ da o kadar tıp yok.”

“ Havada da yok.”

Laf yarışı mı yapıyorduk?

“ Ama şuan şehirdeyiz. Yerinde dur da bakıyım.”

Sessizleşip dediğini yaptım. Parmağımın sağına soluna bakıp inceledi.

“ Bekle beni geliyorum hemen.”

Birden uzaklaşıp parktan çıktı. Öylece kala kaldım. Ne oluyor lan bana ? Ben niye elin adamının sözünü dinliyorum ? Hem ayrıca acı geçmişti bile. Kalan etleri de dizmeye devam ettim. Yelpazeyi elime alıp mangalı yelleyecektim ki bir anda bir el kolumu kavradı.

“ Bekle demiştim. Ne laf dinlemez bir Teğmensiniz.”

“ Sizin sözünüzü dinlemek zorunda değilim.”

“ Aslında senden daha rütbeliyim.”

“ Vay beğ! Komutanım da deyim mi?”

“ Yok ama illa bir şey demek istersen Canparem diyebilirsin.”

Kaşımın teki halay mendili gibi havalanmıştı. Tam çıkışacakken elindeki eczane poşetinden bir krem çıkarttı. Nazikçe parmağıma sürdü.

“ Şimdi lütfen otur. Geri kalanını ben hallederim.”

Madem kendi yapmak istiyordu. Yapsın o zaman. Hemen yanımdaki tabureye oturdum. Yıllar olmuştu belki de biri bana böyle davranmayalı. Kendimi dağlara vura vura ciddi anlamda kurda dönüşmüştüm. Tabi bunda damarlarımdaki kanın yan etkisi de vardı. Gözlerim tekrar ona kaydı. Büyük bir özenle etleri pişiriyordu. İçimdeki beyaz atletli, pala bıyıklı dayı şuan bu sandalye de nasıl oturduğumu sorguluyordu. Sorma dayı bende bilmiyorum. Zalımın oğlu ne yaptıysa artık?

“ Komutanım salata hazır.”

Baran’ın seslenmesiyle masaya baktım. Dumandan kaçan Yağız ve Açelya da sofrayı kurmuşlardı.

“ Sofra da hazır.”

Mert’in gör sesi ile bakışlarım tarumar olmuştu.

“ Etlerde pişti sayılır.”

Ayaklanıp etleri toplamak için yanına gittim. O ise köfte tabağını bana uzattı.

“ Sen köfteleri al sofraya geç ben etleri toplar gelirim. Olur mu?”

Hayır yani hem ben hallederim erkeği hem de ‘Olur mu?’ diye sorup gönül kırmıyor.

“ Olur.”

“ Komutanım be! Öldük açtan hadi.”

Baran avucunda tuttuğu ekmekle bekliyordu.

“ Ölmezsin sen korkma.”

“ Ayıp ediyorsunuz komutanım. Açlık çok zor.”

Tabağı masaya bırakıp yerime geçtim. Yanımda onun için boş bir sandalye vardı. Yemek için salataya uzandığım sıra da Yağız’ın sandalyeye olan kaçamak bakışlarını yakaladım. Hayırdır ifademi takındım. Ama çoktan bakışlarını yemeğine dikmişti. Seni kurnaz tilki, var bu işte bir şey ama hadi bakalım.

“ O zaman afiyet olsun.”

Mert tabağı bırakıp yanıma oturdu.

“ Afiyet olsun.”

Parkı tabak, çanak ve fıkır fıkır konuşma sesleri esir almıştı. Birden yanımdan gelen kısık sese kafamı döndüm.

“ Nasılsın?”

Dönmez olaydım. Dönmemle yüzlerimiz nerdeyse birbirine çarpacaktı. Sessizce söylemek için kulağıma eğilmiş olmalıydı. Tabi benim refleksler bunu hesap edemedi.

“ Nasıl?”

Geri de çekilmiyordu. Tövbe estağfurullah.

“ Elin diyorum. Nasıl oldu?”

“ He. İyi.”

Beni taklit ederek.

“ He.”

Deyip kafasını salladı.

“ Beni mi taklit ediyorsun?”

“ Yo.”

“ Ettin.”

“ He diyemez miyim, bu sadece sana özel bir kelime mi?”

“He.”

Bu sefer ben onu taklit edip kafamı salladım. Dudaklarının arasına ufak bir kahkaha sıkıştırdı. Tabağına bir şey almaya başladı.

“ Börek?”

“ He.”

Bana da bir dilim börek koydu.

“ Eee Yüzbaşı nasıl gidiyor hayat?”

Birden gelen Asaf’ın sorusuyla ifadesini topladı.

“ Yüzbaşı demene gerek yok Asaf. Soruna gelecek olursak. Hayat hep bir yerlere gidiyor. Ama bu sefer ipleri elime aldım. Gittiği yönü ben belirleyeceğim.”

Cümlesinin sonuna geldiğinde bakışları bendeydi hissedebiliyordum. Ama tamamen yemeğime yumulmuş haldeydim.

“ Seçil sakin ol. Baran’a diyordun açlıktan ölmezsin diye. Şimdi sen boğulacaksın.”

Baran adının geçtiğini duyduğunda ancak kafasını kaldırmıştı. Ağzıma tıktığım köfteyle konuşmaya çalıştım.

“ Korkma Yağız’cığ...”

Cümlenin devamı gelmedi. Keşke köfteyi yutup konuşsaydım. Büyük bir parçası boğazıma kaçmıştı. Öksürük gözlerimi yaşartmıştı. Baran’ın gülüşünü duydum.

“ Komutanım yavaş olun.”

Mert sakince öksürük krizimin bitmesini bekledi. Sonunda boğazıma takılan parçadan kurtulmuştum. Önüme su ve peçete uzattı. Suya hızlıca kaptım. Ve içmeye başladım. Bardağı indirdiğimde suyu hem onun hem de kendi üstüme döktüğümü fark ettim.

“ Pardon.”

“ Sorun değil. Sadece su.”

Sen rezil olmadın kızım rezil doğdun.

“ Eee ipler diyordun.”

Hay ağzına tüküreyim Asaf. Sus artık be. Sana ne adamın ipinden?

“ Asaf, kardeşim nedir senin bu ip merakın? Hatırlat bana dönünce seni halat bağlama eğitimine yollayacağım.”

“ Emredersiniz.”

Aybüke bu haline minik bir kahkaha attı.

“ Sarı kola nerde?”

Çağatay’ın sorusuyla tüm gözler sarı kolayı aradı. Onunkiler hariç çünkü hala benim üzerimde geziniyorlardı.

“ Arabada kaldı her halde. Ben alıp geleyim.”

Yağız Açelya’nın kalkmasına izin vermeden ayaklandı.

“ Sen otur, devam et. Ben alır gelirim.”

Yine ufak bir fısıltı duydum ama bu sefer dönmedim.

“ Baya baya aşık. Biz bir bardak su istesek getirmez.”

Benimle timimin dedikodusunu mu yapıyordu?

“ Ama helal olsun erkek adam dediğin böyle olur.”

“ Nasıl olurmuş?”

Kafamı çevirmeme konusunda emindim. Ama o oldukça yakındı. Saçlarıma değen yüzünü hissedebiliyordum.

“ Önce Allah’ın sonra karısının kulu.”

“ Hımm.”

“ Nazik, cömert bir beyefendi olmalı. Yoluna taş çıkmasın diye dağı bile yerinde kaldırıp atmalı. Kadını kadın gibi yaşatmalı.”

Fısıltısı güçlendi.

“ Yani adam dediğin adam böyle olmalı. Öyle mi?”

“ Öyle.”

“ Sen öyle misin?”

“ Bilmem. Bunu ben değil kadınım anlar. Ben adam gibi davranırım. Eğer o da layık görürse adamlığıma adamlık katar.”

Kafamı birazcık çevirdim.

“ Hım.”

Dedim. O da yine beni taklit edip “ Hımm.” dedi.

GÜNÜMÜZ

ÇALINAN YAŞAM

Onur bir an önce eve varıp bilgisayarın başına oturmuştu. Dosya da bir bellek vardı. Bilgisayara takıp açtığında bir sürü video ile karşılaştı. Hangisine basacağını seçemedi. Rast gele birine girdi.

Tek bir ışıkla aydınlatılmış Gül’ünü gördü. Yüzü kan içindeydi. Gözleri kapılıydı. Kayıttan bir ses yükseldi.

“ Bu gün nasılsın asker?”

Gül sese kulak kabartmıştı.

“ Bana sorarsan hariha görünüyon.”

Siyah bir gölge ona doğru yaklaştı.

“ Ama daha da hariha görünecehsen.”

Üzerine yürüyüp yakasına yapışmıştı. Onur’un nabzı damarlarını dövüyordu. Boğazında şişen damarları sınırları oldukça zorluyordu. Siniri tüm hücrelerini tırmalıyordu.

Üzerindeki tişörtü sökercesine çıkarttı. Vücudundaki tüm yaralar gözler önüne serilmişti. Her yeri mosmordu. Özenle yapışmış kesiklerin yanında rast gele kesikler de vardı. Yanıklar, ezikler, kırıklar, soyulmuş deriler, çekilmiş tırnaklar kollarında oldukça fazla iğne yarası, damar yolu izler …

Görüntüye iki kişi daha girdi. Tişörtünü yırtan adam geri çekildi. Diğer ikisi onu kaldırdılar. Bacakları öylece sallandı. Hiçbir direniş yoktu. Öylece sürüklendi.

Ruhu yaşıyordu ama bedeni ölmüştü.

Arka tarafta tavandan asılan kelepçelere bileklerini bağladılar. Ayakta bile duramıyordu. Onu ayakta tutan tek şey bilekleriydi.

“ Şimidi seni kendine getirecem.”

Bu az önce konuşan adamdı. Video ilerlerken bir anda bir şey oldu. Gül acı ile çırpındı. Onur ne olduğunu anlayamadı. Kaydı geri saracaktı ki. Tekrar ve tekrar aynı şey oldu. Onur’un parmakları durdurma tuşuna bastı. Nefes almakta zorlanıyordu. Görüntüyü yaklaştırdı. Gül’ün ufacık kalan sırtı kana bulanmıştı. Kaydın devam tuşuna basmaya yüreği yetmemişti. Bilgisayarı da kapatamamıştı. Kana bulanmış Gül’ünden bakışlarını alamıyordu.

Ona ‘ Sen benim gülümsün bense senin dikenin. Sana dokunmayı göze alan herkesi mahvedeceğim. Seni her şeyden koruyacağım.’ demişti. Gül ise tereddütle aklındaki o soruyu soruştu.

‘ Peki ya bana batarsan?’

‘ Batmam Gül’üm. Gülün dikeni hiç gülüne batar mı?’

Daha videonun yarısına gelmemişti. Derin bir nefes alıp tuşa bastı ve videonun sonunu açtı.

“ İşte şimidi daha güzel görünüyon vallah.”

Gülün suratını avuçlayan adam gibi o da masanın kenarını avuçlamıştı. İt konuşmaya devam ettikçe Onur’un ellerinin arasındaki masa eziliyor, ahşap çatırdıyordu. Adam geri çekildi.

“ Bu da son kez o güzel çığhlığını duymah için.”

Var gücüyle kırbacı sırtına geçirmişti. Gül’ün çığlığı tüm odayı sarmıştı. Ama en çok Onur’un kulaklarına dolmuştu. Video bitmişti ama Onur’un kulakların da hala acı dolu çığlıklar vardı. Derin nefesler alıp var gücüyle bağırdı.

Afra yatağından sıçrayarak uyandı. Yataktan çıkıp Onur’un odasına koştu. Ama orada kimde yoktu. Çalışma odasına gittiğinde içeriden çıkan Nevzatla karşılaştı.

“ Ne oluyor Nevzat?”

“ Siz yatağınıza geri dönün efendim.”

“ Sana ne oluyor diye sordum.”

Nevzat sessiz kalınca Afra içeri daldı. Manzara onu şaşırtmamıştı. Ne zaman Onur bağırsa kıyamet kopardı. Gözleri Onur’u aradı ama kimse yoktu.

“ Nerde o?”

“ Biraz önce çıktı.”

Hızlı adımlarla evden çıktı ama çoktan araçlar hareketlenmişti. Arkasından bir hırka ile gelen Nevzat’a döndü.

“Hemen bana ne olup bittiğini anlatıyorsun!”

Nevzat bunu yapmaması gerektiğini bilse de Afra hanımın emrine karşı gelemezdi.

⌘

GÜNÜMÜZ

Yine bir sandalyenin üstündeydim. Görüntü artık hep koyu kırmızı ve bulanıktı.

“ Seninle bir oyun oynayalım asker. Ama bu sefer kameralar yok.”

Başımı zorda olsa ona çevirdim.

“Bahalım ihna becerin ne hadar yühsek?”

Odaya birinin girdiğini anlamam oldukça zaman almıştı. Ama o biri değildi bir çocuktu. Kırılmış kemiklerim beni bu iplerden daha çok bu sandalyeye bağlamıştı. Üstümdeki üniformamın parçaları çoktandır kırmızıydı. Derin ve acılı yaraları gizlese de kapatmıyordu.

“ Bu minik çocuhta çok güzel oyuncahlar var. Ve eğer sana gelirse hepsini kaybedeceh. Demi ufahlıh ?”

Çocuğun kafasını salladığını gördüm. İt herif yanıma yaklaşıp kulağıma çocuğun duyamayacağı bir sesle konuşmaya başladı.

“ Bilir misen asker o oyuncahlar çoh patlayıcı?”

Devamını sesli bir şekilde söyledi.

“ Ama çok güzel oyuncaklar.”

Tekrar fısıldadı.

“ Onu vazgeçir ki yaşasın.”

Kafasını sağa sola sallayarak uzaklaştı.

“ Siz askerler bu ufahlıkhara kıyamazsığız. Bende kıyamıram. O yüzden tüm oyuncahlar onun. Ama hiç birini sana vermiceh. Yohsa hepisini alırım ve ömrü boyunca bir daha asla oyuncahı olamaz.”

Çocuğa gülümseyerek odanın çıkışına yöneldi.

“ He bu arada asker, süren azalıyor.”

Ardından koca kapı kapandı. Bulanıkta olsa oyuncakları saymaya çalıştım ama olmadı.

“ Merhaba oy.. oyuncakların gerçekten çok güzel.”

Bana bakmadı bile. Bana vermesini isteyemezdim. Ama şansımı denemek zorundaydım.

“ Onları bana vermek istemezsin dimi?”

Sorumla birlikte oyuncaklara daha çok sarıldı. Gözlerim o an sadece bir şeye takıldı. Koçağındaki peluşa oyuncağa. Kollarının arasındaki ufak bir maymundu.

“ Be.. benim…”

Dilim damağım öyle kurumuştu ki konuşmak çok zordu. Her denememde öksürük beni ele geçirip boğazımı yırtıyordu.

“ Benimde bir tane maymunum vardı.”

Kucağındaki maymuna odaklandı.

“ Benim ilk ve tek oyuncağım oydu biliyor musun? Ben ona sarılırdım geceleri beni korusun diye. Asla da bırakmazdım.”

“Hemen ayrıl şu lanet oyuncaktan.”

“ Hayır.”

“ Sana ayrıl dedim.”

Hanım annenin sesi yetimhanenin bom boş duvarlarına çarptı.

“ Sen hangi yüzle Elçin’in oyuncaklarını çalarsın?”

“ Ben çalmadım. O verdi.”

Beni duymamıştı bile. Oyuncakla birlikte beni ranzadan yere fırlatmıştı. Yere değmemle kalkmam bir olmuştu. Kucağına aldığı gibi duşların oraya götürmüştü.

“ Seni ukala hırsız.”

Sıcak su derime nüfus ettiğinde acının soğuğunu hissetmiştim. Çünkü bunun daha acısı da vardı. Kapıdan kafasını uzatan Elçin’in yüzünü gördüm. Ağlamaktan gözleri kızarmıştı. Yardım çığlıklarım duşu inletmişti. Ama kimse yardıma gelmemişti. Hayatımda ilk ve de son kez baba ve anne diye ağlamıştım. İlk ve son yardım çığlıklarımdı. İkisi de yoktu. Hiç olmamışlardı. Ne bu gün ne de bir gün …

Yüzümde acının tatlı tebessümü vardı.

“ Senden oyuncaklarını istemeyeceğim. Onları almayacağım da sadece bir şey isteyeceğim. Ben oyuncağımı kaybettim.”

Bakışlarım maymunun üzerindeydi.

“ Benim yanıma gelip bana oyuncaklarını gösterir misin?”

Bakışları benden oyuncaklara kaydı. Ardından ayaklanıp oyuncak maymunu bana getirdi. Önümde yere bırakıp bana yaklaştı. Ellerini yüzüme doğru uzatınca eğildim. Minik parmakları yüzüme değdi. O an anladım gözlerimden yaş aktığını.

“ Senin adın ne ?”

“ Seyit.”

“ İsmin çok güzel Seyit. Bana oyuncağı göstermeyi kabul ettiğin için teşekkür ederim.”

Geri dönüp peluşu aldı. Ellerini, bacaklarını, kulaklarını gösterdi.

“ Gerçekten çok güzelmiş. Peki oyuncağın içinde sert bir şey var mı?”

Oyuncağı biraz daha elleyip kafasını aşağı yukarı salladı.

“ Peluşun içini açabilir misin?”

“ Açacak yer yok ki.”

Bu oldukça tehlikeliydi.

“ Tamam peki oyuncakları bana verme ama sende alma olur mu?”

“ Ama neden?”

“ Çünkü o oyuncaklar tehlikeliler.”

“ Ama bunlar çok yumuşaklar. Hem kardeşime söz verdim. Ona oyuncak götüreceğim.”

“ Başka oyuncaklar götürürsün.”

“ Başka oyuncak yok ki.”

“ Eğer sana oyuncak getirebileceğimi söylersem onları bırakır mısın?”

Kafasını aşağı yukarı salladı.

“ Ama sen bağlısın ve iyi görünmüyorsun. Bu halde nasıl oyuncak bulacaksın .”

“ Sen hiç omuzlarında ay yıldız bayrağı olan insanlar gördün mü?”

Yüzünde kocaman bir gülümseme oluştu.

“ Gördüm. Hatta onlar bize hep gagacık* veriyorlar.”

“ Ben onlardanım. Bana güven ve buradan çık olur mu? Onları gördüğünde ‘Yüzbaşı Seçil Yamanın bana bir sözü vardı. Bana bir sürü oyuncak alacaktı.’ de. Onlar sana bir sürü oyuncak alır.”

“ Alırlar mı sahiden?”

“ Alırlar.”

Kafası karışık gibi duruyordu.

“ Bak bunlar çok tehlikeli oyuncaklar. Kapının ardındaki insanlar da çok tehlikeli. Sen ay yıldıza güven onlar sana hiçbir tehlikesi olmayan bir sürü oyuncak alacaklar.”

Bakışları gözlerimle buluştu. Gözlerinden öyle bir mazlumluk akıyordu ki ciğerim parçalandı. Oyuncakları alamadığı için, şuan ona oyuncak alamadığım için yüreğim sızlamıştı.

“ Tamam.”

Arkasını döndü ve kapıya ilerledi. Minik yumruklarını kapıya birkaç kez geçirdi. Kapı, demirin gıcırdaması ile açıldı. İt herif içeri girdi. Ufaklık o konuşmadan konuşmaya başladı.

“ Ben oyuncakları istemiyorum. Sizin olabilirler.”

Uzakta olsa bakışlarındaki siniri okuyabilmiştim.

“ Öyle mi minik adam?”

“ Öyle.”

Arkasındaki adamlar birden hareketlendi ve çocuğu yakaladılar.

“ Bırak. Bırak eve gidicem ben.”

Bağırışlarını hiç aldırış etmedi.

“ Demeh ahlına girmeyi başardın ha.”

“Bırak çocuğu gitsin.”

“ Keşke her şey senin söylemen ile olsa.”

Bakışları adamın kucağında çırpınan çocuğa döndü.

“ Bu senin son şansın. Bu oyuncahları gerçehten istemiyor musun?”

“ Hayır istemiyorum. Bırak gidicem.”

“ Peki öyle olsun. Bırak gitsin.”

Çocuğun yere indiğini ve son bir kez bana baktığını gördüm. Ve ardından kapıya doğru koştu.

PAT.

PAT.

PAT.

Üç el patlama sesi geldi. Bakışlarımı ayırmadığım çocuk artık kapının dibinde yerde yatıyordu. Etrafa sızan kan benim gözlerimden olmalıydı. Ben öyle görüyordum. Sadece düşmüştü. Ayağı takılmıştı.

“ Seyit! Seyit kalk git. Kaç buradan!”

Bir ses gelmedi. Kalkmak için bir hamle yapmadı.

“ O çohtan getti asker. Hemi de bir daha dönmemek üzere.”

Az önce onu yakalayan adam onu yerden kaldırdı. O mazlum mazlum bakan gözler artık donuktu.

“ Seyit !”

Çırpındım ama kemiklerimin içten içe beni kestiğini hissettim. Göğsüme batan şey acı mıydı yoksa kırılan kaburgalarım mı?

“ Seyiiiit!”

Geride kalan kan havuzuna daldı gözlerim. Gözümde ağlayacak yaş kalmamıştı.

“ Kaybettin asker. Başaramadın onu kurtaramadın. Hakkatten neden aldın ki elinden oyuncahlarını?”

Odanın içinde volta atıyordu. Bir yandan da oyuncakları tekmeliyordu.

“ Masum bir çocuh senin yüzünden öldü. Aç gözlülüh yapmana değdi mi?”

“ Alt tarafı tatlı masum oyuncahlardı.”

Önümde eğildi ve yerdeki maymunu aldı. Ardından eline bastırdı ve maymundan şarkı sesi yükselmeye başladı.

“ Bunu bomba mı sandın asker? Ben o kadar cani miyim?”

Oyuncağı duvara fırlatıp kırdı.

“ Ben saadece sözümün eriyem. Oyuncahları bırakırsa ona çoh kızacağımı bilerdi. Ama o ne yapdı? Sana uydu. Ve artık o yoh. Cezasının bedelini ödedi.”

“ Off asker off. Şimdi ne diyecehiz çocuğun ailesine. Evladınızı bir Türk askeri öldürdü desek?”

Düşünürmüş gibi bir volta daha attı.

“ Bence aynen öyle diyem. Hatta ‘Oğlunuzu aç gözlünün tehi bir Türk askeri öldürdü.’ diyelim.”

Kahkaha atarak odadan çıktı. Kapı kanın üzerinden geçerek kapandı.

Artık sandalye bile taşımıyordu beni.

“ Aaaaaaa…”

Derin nefesler almaya çalıştım. Ama masum bir canın kan kokusu burnuma doldu.

“ Aah Aaaaa!”

Ne bağırışlarım onu geri getirdi ne de ben bağırmaktan, haykırmaktan ya da tek damla göz yaşım kalmasa da ağlamaktan vazgeçtim.

⌘

“ Abi ne yaptın sen?”

“ Ne yaptıhsam yaptım Rojda. Seni ilgilendirmez.”

Rojda’nın eli ayağı buz kesmişti. Az önce önünden bir çocuk geçmişti. Ama içeri giren masum çocuk dışarı çıktığında artık masum bir ruhtu. Giden abisinin peşine takıldı.

“ Bunu nasıl yapabildin? O daha minicik bir çocuktu.”

“ Ben yapmadım Rojda. O pis asker yaptı.”

“ Kemikleri paramparça, olduğu yerden kalkmayı bırak kıpırdarken bile acıdan bayılacak hale geliyor. Alçıya bile almamıza izin vermedin. Nasıl yaptı bunu?”

“ Birini öldürmeh için illa silahı elinde tutmah gerehmez.”

“ Evet abi ama tetiğe basmak gerekir.”

“ Defol başımdan Rojda.”

Olduğu yerde kala kalmıştı Rojda. Kendine geldiğinde koşarak Murat’ın yanına döndü.

“ Hemen onlara ulaşmamız lazım. Abim zıvanadan çıktı.”

“ Sakin ol. Ne oldu?”

“ Minicik bir çocuğu öldürdü.”

“ Ne?”

“ Bağırma.”

“ Sen ne dediğinin farkında mısın?”

“ Evet diyorum ki buradan çıkmamız lazım.”

Murat aklına mukayyet olup düşünmeye çalıştı.

“ Abim bu akşam bölge toplantısına gidecek.”

“ O gittiğinde sinyal bozucuyu kapatma şansımız olur.”

“ Evet ama yine de çok tehlikeli.”

“ Endişeni anlıyorum Rojda ama bu bizim tek şansımız.”

“ Yakalanamayız.”

“ Korkma yakalanmayacağız.”

⌘

Onur ne kadar adamı varsa hepsini toplamıştı.

“ Bu görev hayat memat meselesi. Anlaşıldı mı?”

“ Anlaşıldı.”

“ Onu oradan canlı çıkaracağız. Ama o piç kurusunu bana bırakın.”

Emir ile herkes arabalara binmişti. Afra malikanenin camından onu izliyordu. Onur hiç istifini bozmadan arabasının açılan arka kapısından bindi. Karşılaştığı manzarayla şaşkına döndü.

“ Sizin ne işiniz var lan burada ?”

“ Dik kafalının tekisin ama kardeşimizsin sonuçta. Seni böyle bir tehlikeye yollayacak değildik ya.”

Berat’ın sözleri içine dokunmuştu. Kerem’de ön koltuktan kafasını uzatıp “ Bizsiz bir yere gidemezsin.” demişti.

Araç hareketlenmişti bile. Berat başını malikaneye çevirdiğinde kapıdan fırlayan Afra’yı gördü. Narin vücudu bu soğuğa incecik kıyafetlerle çıkmamalıydı. Maazallah hasta olurdu falan Allah korusun. Araç gittikçe uzaklaştı ama Berat gözlerini ayıramadı. Afra oldukça arkada kalmıştı ama Berat’ın zihninde hala gözünün önündeydi.

“ Nerden Haberiniz oldu?”

Berat Onur’un merakını giderdi.

“Afra sana ulaşamadığı için bizi aradı. Bende ulaşamadım. Ve en son ulaşamadığımda o kadına gitmiştim. Yani tahmin etmek zor değildi. çabucak toplanıp buraya geldik.”

Artık her şey için çok geçti. Ne Berat’ın ne de Kerem’in çabaları Onur’u durdurmaya yetmişti. Güçlerinin yetmediğinin farkına varıp en azından ona gelebilecek zararı önlemek için yanında olmaya karar vermişlerdi.

⌘

Rojda ilaçlar için ayrılmış küçük odadan içeri girdi. Murat sabırsızlıkta beklediği camın köşesinden ayrılıp perdeyi iyice çekti.

“ Abim birazdan çıkacak.”

Sessiz fısıltısını duymak için Murat yanına yaklaştı.

“ O gittiğinde ben çıkıp ortalığı kolaçan edeceğim. Sinyal kesici abimin odasında, kapıda iki kişi bekliyor. Bu akşam nöbet değişimi yok. Kişi sayısı az olacak. Kendini korumak içinde seçtiği kişileri yanında götürecek.”

“ Tamamdır. O zaman ben çayları hazırlayayım.”

Rojda onu onayladığında ilaç dolabından bir şişe alıp mutfağa gitti. Çay demleyip bardaklara koydu. Etrafı kontrol edip ilaçtan iki bardağa da döktü. Dikkat çekmemek için kendine de bir bardak doldurdu. Kenarına limon koyup doğruca hedeflerine yöneldi. Tam koridoru döndüğünde karşısında izbandut gibi adamı görünce frenledi.

“ Ooo Murat çay getir götürü de sana mı kaldı?”

“ Adam azlığından ben yapıyım dedim. Zaten işim de yoktu.”

“ Ne güzel düşünmüşsün. O zaman bir bardakta ben alayım.”

Tam tepsiye uzanıyordu ki Murat tepsiyi geri çekti.

“ Bunları çocuklar istedi onlara vereyim geleyim. Sana ayrıca dökeyim.”

Adamın tuhaf bakışlarına karşı hemen bir şeyler uydurdu.

“Soğumadan gideyim de sonra adım kötüye çıkmasın. “

İlerliyordu ki durdu.

“ Sen nasıl içersin?”

“ Demli ve şekerli.”

“ Tamamdır.”

Koridoru dönüp odanın önüne geldi.

“ Beyler size çay getirdim.”

Tepsiyi önlerine uzattı. Biri bardağı almıştı. Diğeri ise limonluya uzanıyordu ki “O benim. Ben limon olmadan içemiyorum.”

“ Hee öyle mi?”

Deyip diğer bardağı almıştı. Murat’ta kendi çayını alıp onlarla yudumlamaya başladı. Bardakların dibini gördüklerinde sohbet daha da koyulaşmıştı. Murat görevi tamamlamıştı.

“ Ben gideyim. Size iyi nöbetler.”

“ Sağ ol.”

Mutfağa geri dönüp dikkat çekmemek için diğer çayı da hızlıca götürdü.

Rojda tüm binayı dolanıp nerde kaç kişi olduğunu not almıştı.

“ Kendilerinden geçmişlerdir.”

Murat’ın sözlerine olan güveni ile abisinin odasına yönelmişti. Olası bir duruma karşı Murat koridorun sonunda onu bekleyecekti.

Rojda odaya girip cihazı aramaya başladı. Bulduğunda kapıyı açıp Murat’a hallettiğini işaret etti. Murat telefonuna daha önceden hazırladığı mesajı yolladı. Rojda’ya başını sallayarak attığını söylemişti. Rojda cihazı tekrar açıp odadan ayrıldı. Murat’la birlikte ilaç odasına geri döndüler.

“ Sence ne zaman gelirler?”

Rojda’nın endişesi her halinden belliydi. Kendi için değil asker için endişeleniyordu. Durumu hiç iyi değildi. Gizlice verdikleri ilaçlarda artık onu iyileştirmeye yetmiyordu. Durumu gittikçe ağırlaşıyordu. Rojda’nın abisinin yani Zafir’in askerin ölmesiyle bir derdi yoktu. Onu yaşatmak için değil gücünü kanıtlamak için kullanıyordu. Zevk aldığı için işkence ediyordu.

“ Sabah olmak üzere. Umarım erken gelirler.”

Rojda’yı teselli etmek istiyordu ama durum fazlasıyla kötüydü.

“ Hadi git biraz uyu yarın zor bir gün olacak.”

Rojda onu onaylayıp odasına gitti. Murat ise yarını düşünmeden edemedi. Güneş ışığı yüzünü yıkarken gelen araçları gördü. Zafir geri gelmişti.

“ Kıyametin yaklaşıyor Zafir. Türk’e bulaşan herkesin yaşadığı gazabın tadına sende bakacaksın.”

⌘

Toplantı odasında sadece üç kişi vardı. Operasyon başkanı olan Furkan Budak ve Hakan Gedikli . MİT başkanı Ahmet Çağlar.

“ Başkanım sahadaki ajanımızdan ulaşım sağlandı. Bize askerimizin olduğu koordinatların bilgilerini ulaştırdı.”

“ Onu hemen kurtarmamız gerekiyor. Ülke bu durum yüzünden oldukça tedirgin ve öfke dolu. Evladımızı onların eline bırakamayacağız.”

Dosyaları inceleyip kararını açıkladı.

“ Seçil Yaman’ın timini görevlendirin.”

“ Başkanım bu oldukça riskli olacaktır.”

“ Onların şuan içi yanıyor. Bırakalım da içlerindeki o ateşle o şerefsizleri yaksınlar.”

“ Tamamdır Başkanım.”

Başkan odadan ayrıldı ve oda sessizliğe gömüldü. İkisine de bu fikir oldukça tehlikeli görünmüştü.

⌘

Sabahın erken saatlerinde kameralar yeniden kurulmuştu.

“ Türkiye bu sabah felakete uyanacah.”

Fabrikanın ortasına yerleştirilen bombaları teker teker kontrol etti.

“ Bir sorun yaşansın istemirem. Bu gün Türkiye gücünün her şeye yetemediğini göreceh. Bir askerini bile kurtaramayacah kadar aciz olduğunu göreceh.”

Dışarıyı gören camlardan aracın geldiğini gördü.

“ İşte misafirimiz de geldi.”

Dışarı çıkıp kafasında çuval olan Seçil’i karşıladı. İki kişi kollarından tutarak sürüklüyordu. Açık havaya bakıp derin bir nefes aldı. Ardından Seçil’in kafasına yaklaşıp duyduğundan emin oldu.

“ Bu gün bu hava dumana bulanacah. Alacah bir nefesin bile kalmayacah.”

Geri çekildi.

“ İçeriye götürün, bağlayın.”

Son kez gökyüzüne bakıp o da peşlerinden içeri geri döndü.

“ Her şey tamam . Emrinizi bekliyoruz.”

“ O zaman başlayalım.”

⌘

Aynı berrak gökyüzünün altında tim albayı dinliyordu.

“ Her birinizin içindeki acıyı biliyorum. Şimdi bu acının dikkatinizi dağıtmasına izin vermeyin. Şuan bir gaflete ihtiyacım yok. Aklı başında kanı dişinde erlere ihtiyacım var.”

Tim tam kadro karşısındaydı. Bir tek Seçil eksikti. Onun yerini de Mert doldurmuştu. Üstlerinden izin istemişti. Üstleri de ona izin vermişti.

“ Gazanız mübarek olsun Zafer timi. Onu alın ve vatanına getirin. Getirin ki bu topraklarda tekrar nefes alsın. .”

“ Emredersiniz komutanım!”

Kükremeleri göğü inletti. Albayın emri ile helikoptere bindiler.

Kimseden ses çıkmıyordu. Herkesin gözü boşluğa dalmıştı. Akıllarında aynı şeyler dönüp duruyordu. Onu buldukları an , kurtardıkları an… olası bir durum da kurtaramadıkları an…

⌘

“ Değerli izleyenler, ekranı başındakiler. Bu günde sizlerle birlikteyiz. Bu gün bizim son yayınımız.”

Ekranda Seçil belirdi. Etrafına bombalar sarılmıştı. Kendinde olduğundan emin olamadı Bahadır. Yoldaydı yetişmeliydi.

“ Daha hızlı sür şu aracı.”

İçindeki bir his geç kalacağını yine başaramayacağını haykırıyordu. Ama o hisse inat çabalıyordu.

⌘

“ Size bir daha böyle bir şov hazırlamayı o kadar çok isterim ki. Ama maalesef bazı şeylerin bitmesi gereh.”

Onur arabanın koltuğuna sağlam bir yumruk geçirmişti.

“Bekle beni orospu çocuğu senin canını ben alacağım.”

Ekrana Gül’ü gelince sakinledi.

“ Geliyorum Gülüm çok az kaldı. Yetiştim sana bekle beni.”

Berat ekranda olanları gördüğünde kafasındaki plan uçup gitti. Akşamı bekler , ki bunun Onur yüzünden nerdeyse imkansız olduğunu biliyordu, sessizce yaklaşıp işlerini bitirip Gül’ü alırlardı. İşte zafer ama şimdi her şey yerle yeksan olmuştu. Sessizce yaklaşmak imkansızdı. Onur ortalığı inletecek, taşı taşın üstünde bırak hiçbir şerefsizin ruhunu bendenin de bırakmayacaktı.. Peki ya bombalardan nasıl kurtaracaklardı? Her şey belirsizliğe bulanmıştı.

⌘

Kameraları ayarlayıp çoğu çıkmıştı. Göz kapaklarımın izin verdiği kadarını gördüm. Sadece o ve iki kişi kalmıştı. Biri güzel bir kadındı. Ya da bulanık olduğu içim ben öyle görüyordum. Diğeri ise bir erkekti.

“ Bu yayının adı Son Veda. Artık sizi yalnız bırakma zamanı geldi.”

Kameralardan ayrılıp bana yaklaştı.

“Sonun geldi asker.”

Gülüp fabrikanın çıkışına gitti. Diğer ikisi bir süre daha yerlerinden kıpırdamadılar. Sonrasında onlarda çıktı. Sadece ben , etrafıma döşenen bombalar ve üstüme bırakılan bomba kaldı. Kafamı kaldırıp kameralara baktım. Hala kayıtta olmalılardı.

Sonum gelmişti. Şehit olacaktım. Ama ya ölüm… Canım acıyacak mıydı, patlamayı hissedecek miydim? Ya ölümden sonrası… Timimi bir daha göremeyecektim. Onlarla günler önce vedalaşmıştı. Bu son muydu? Geri geleceğime söz vermiştim. Hem daha misket bile alamamıştım. Zeliş’e bir daha asla misket alamayacak mıydım? Onu göremeyecek saçlarını öremeyecektim. Peki dostlarım, daha geçen benimle o lanet odadalardı. Duymuştum onları oradalardı. Ben ölmeye hazır değilim. Ardımda bu kadar sevdiğimi bırakamam. Ben ölmek istemiyorum.

Kameraların arkasında yine o küçük kız çocuğu belirdi. Küçük ben yanıma yaklaştı.

“Üzgünüm seni koruyamadım.”

Gözlerimden yaşlar süzüldü.

“ Sana söz verdim. Bize kimse dokunamayacak dedim. Ama yapamadım. Sözümü tutamadım.”

Eli yanağıma gidip akan yaşımı sildi.

“ Sen elinden geleni yaptın.”

Beni teselli etmeye çalışıyordu.

“ Daha fazlası gelmeliydi.”

“ Ama yine de daha fazlası için çabaladın.”

“ Sana bunları yaşatmaya hakkım yoktu. Sana bu kadar acı çektirmeye hakkım yoktu.”

Minik avucunu kalbimin üzerine koydu.

“ Benim değil senin canın acıyor.”

Artık yaşlarım bir sel taşkını gibi gözlerimden akıyordu. Maymunu kaldırıp bana uzattı.

“ Al bu acılarını dindirir.”

“ Ama artık kolları beni sarmalayabilecek kadar büyük değil.”

“ Olsun onun yetmediği yerde ben sarmalarım seni.”

Göğsüm hıçkırıkla kalkıp indi.

“ Gerçekten sarmalar mısın?”

“ Hı hı.”

Kafasını sallayıp maymunun kollarını bana doladı. Beraberinde o da bana sarıldı. Minik elleri o kadar hafifti ki onu hissedemiyordum bile.

Gözüm yerdeki bombalarda olan geri sayıma takıldı. Zaman yok oluyordu. Benim zamanım yok oluyordu. Ama zihnimin bulanıklığı bombaları yok etti. Sadece karanlık vardı.

Kapkara bir karanlık…

⌘

Ekranları başındakilerin gözleri Seçil’den ayrılmıyordu. Ağlayanlar gözlerindeki yaşları siliyor. Korkanlar dualara sarılıyor. Üzülenler umutlarına sarılıyorlardı. İçlerinde hala bir umut vardı. Biri çıkıp onu kurtaracaktı. O kurtulacaktı. Bu son değildi.

Dakikalar geçti. Zaman ilerledi ama gelen olmadı. Ve her şey kayboldu. Ekran siyaha büründü. Artık geriye sonsuz karanlık kalmıştı. Hüzün, acı, keder ve yas kabul edinilmişti.

3…2…1…0

YAZIMDA BİR HATA OLDUYSA AFFOLA 🤎🪖💚

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.