UYARI: BÖLÜM KAN , ŞİDDET, ARGO VE +18 İÇERİR.
MÜZİK:
Kahraman Deniz – Böyle Sever
Senden Vazgeçemem – Semiramis Pekkan
YETİMHANE
Kocaman oda da kimse yoktu. Tek başına ranzasının üst katına tırmanmaya çalışan Seçil dışında. Düşmekten korkuyordu. Büyüdüğünde , en azından artık bebek olmadığında, kendi yaş grubunun olduğu başka bir odaya alınmıştı. Hanım Annesi , o koğuştakilerden sorumlu olan kadın, ona ranzanın üstünde yatacağını söylemişti. Seçil için orası oldukça yüksekti. İlk kez çıkmaya çalıştığında beşinci basamağa geldiğinde ayağı kayıp bacakları boşluğa düşmüştü. Bu düşüşle kafasını ranzanın demirine vurmuş ardından yere yuvarlanmıştı. Başında bekleyen Hanım Annesi öyle bir kahkaha basmıştı ki kulaklarında sesin verdiği acıyı hissetmişti. Onun gülüşü diğer çocuklara da bunun komik bir şey olduğu izlenimini vermişti. Yaklaşık otuz çocuk şen kahkahalarıyla ona gülmüştü. O an o ranzanın dibine gömülmek istemişti. Başının acısını yaşadığı utanç bastırmıştı. Ama oluşacak şişliği ve morluğu bastıramamıştı.
‘’ Kalk beceriksiz! Bir merdiveni çıkmayı başaramadın. Burada hayatta kalmayı nasıl başaracaksın!? ’’
Koluna yapışan kocaman el minik bedenini tek silkişte ayağa dikmişti.
‘’ Bir daha dene!’’
Seçil bir Hamın Anneye birde basamaklara baktı. Basamaklar gözünde öyle büyüdü ki…
Gözlerine dolan yaşla ‘’Yapamam.’’ dedi.
Minicik cılız sesi öyle titredi ki onu duymak neredeyse imkansızdı.
‘’ Ne dedin?’’ diye diretti Hanım Anne.
‘’Yapamam çok yüksek.’’ dedi.
Elleri önünde, bakışları birbirine kenetlediği avuçlarındaydı.
‘’ Yapacaksın. Benim yetiştirdiğim çocuk bir merdiveni bile çıkamadı dedirtmem. ‘’
Bu sefer koluna dolanan el birbirine dolanmış minik elleri bir çekişiyle birbirinden ayırdı.
‘’Çıkacaksın.’’
Basamakların yarısına fırlatılmıştı çoktan. Nasıl olduğunu bilmiyordu ama minicik elleri sıkıca kavramıştı. Düşmediğine çok şaşırmıştı. Bakışları yere değdi. Çok yüksek değildi belki ama incinen ruhu için oldukça yüksekti.
Bir adım attı, bir adım daha ama hala üç basamak vardı. Yer gittikçe ucu görünmeyen bir delik halini alıyordu. Korkusu körükleniyordu. Annenin bakışlarını gördü. Yüzünde bir canavarın gözleri vardı. Gözlerini ondan kaçırdı. Yoksa her an ona saldırabilirdi . Son bir basamak kalmıştı. Titreyen minik bacakları son adımını atıyordu ki bir şey onu aşa çekti.
‘’ Baştan başla!’’
Yere düşmüştü. Hatta çakılmıştı. Kulağına yine o minik kahkahalar doldu. Gözlerinden yaşlar süzülmeye başlamıştı. Tekrar merdivenin önüne geldi. Baştan başladı. Yarısına geldiğinde bir el onu yine aşağıya çekti.
‘’Bir daha!’’ diye bağırdı.
Canı acıyordu. Bunu durdurmaya, baş kaldırmaya gücü yoktu. Tekrar başladı. Bu sefer başarmıştı. Çıkmıştı ranzanın üstüne. Ama içinde başardığına dair bir sevinç yoktu. Utancı bunu da gölgelemişti. Çıktığını gören Hanım Anne tatmin olmuş bir duygu ile arkasını dönmüştü. Neyden tatmin olduğu tartışılırdı. Yaptığı eziyetten aldığı keyiften mi, sonunda çıktığını gördüğündeki başarısından mı?
Çocuklar dağılmıştı. Seçil sulu gözleri ile aşağıya baktı. Evet çıkmıştı ama şimdi nasıl inecekti? Kocaman ranzada minicik kalmıştı. Minicik elleri ile ranzanın kenarını sıkıca kavrayıp aşağıya baktı. Tıpkı onun gibi minik kara saçlı, kara gözlü , beyaz tenli bir kız çocuğu ona bakıyordu. Bakışları birbiri ile buluştuğunda kız çocuğu merdivenlerden yukarı tırmanmaya başladı. Kendinden emin ve çevik adımları ile Seçil’in dakikalarıdır uğraştığı basamakları saniyesinde çıktı. Karşısına geçip oturdu.
‘’ Canın çok acıdı mı?’’ diye sordu.
Oldukça güzel bir diksiyon ile. Seçil zayıflıklarını göstermeyi sevmezdi. O yüzden kafasını iki yana salladı. Kızın eli kafasına doğru uzandı. Az önce çarptığı yere dokunduğu an Seçil acı ile geri çekildi.
‘’ Bak acıyor işte.’’ dedi.
Seçil hem acıya hem de ona kaşlarını çattı. Sesi hala çatalıydı.
‘’Senin yüzünden acıdı.’’ deyip ellerini koltuk altına sokup kollarını birbirine kenetledi. Kız bakışlarını ondan ayırmadı.
‘’Özür dilerim. Canını yakmak istemedim.’’
Bu sefer , az önce yanağına damlamış ama akmaya gücü kalmamış yaşı minik parmağı ile sildi. Seçil’in çatık kaşları yumuşadı. Kız aşağıya inmeye yeltenirken ‘’Dur!’’ diye bağırdı.
Ama sesi o kadar çıkmamıştı ki bu bağırma bile sayılamazdı. Kız durdu ve bakışlarını ona çevirdi. Seçil ne diyeceğini bilmiyordu. Buradaki ilk günüydü. Ve görünene bakılırsa buradaki kimse ona yanaşmak istememişti. Onun dışında herkes güle güle izlemişti onu.
‘’Şey…’’
Kelimeler yoktu. Gitme diyemedi. Çok yalnızım, korkuyorum diyemedi. Minik kız konuştu bu sefer.
‘’ Ben Elçin.’’
Elini ona uzatıp bekledi.
‘’ Ben Seçil.’’ dedi uzanan eli sıkarken.
Yüzü güldü Elçin’in.
‘’ Seçilmiş kişisin yani.’’
Seçil bir şey diyemedi. İsminin anlamını biliyordu. Bu ismi ona kimin verdiğini bilmiyordu. Ne düşünüp vermişti onu bile bilmiyordu. Ne için seçilmişti? Bakışları yine korku ile aşağıya doğru uzandı.
‘’ Yüksekten mi korkuyorsun?’’ dedi Elçin.
Seçil mahcup bir şekilde ona baktı. Sanki korkuyorum derse o da onu korkusunun içine itecekmiş gibi hissetti. Bu güne kadar kime korkusunu gösterse o kişi onu korkusunun kucağına fırlatmıştı.
‘’ Ben sana öğretirim. ‘’ dedi hevesle.
‘’ Merak etme. Seni aşağıya çekmem.’’
Kollarını gösterip ‘’ O kadar güçlü değilim.’’ dedi.
Seçil duyduklarıyla bocalamıştı. Onu korkusuna hapsetmektense, hapsolduğu korkusundan çekip çıkartmayı teklif etmişti. Birkaç kez gözleri çırpıştırıp Elçin’e baktı. Gerçek mi diye anlamaya çalıştı. Birden tüm düşme korkusuna rağmen Elçin’in eline dokundu. Gerçekti , buradaydı. Onu itmiyor, çekiştirip savurmuyor ya da dövmüyordu. Tuttuğu elin onu sıkıca kavramasıyla karşılık alıyordu . Bu sefer akan yaşlar acıdan değildi. Elinde hissettiği bu his ilk defa yaşadığı bir şeydi. Onun elini kimse iyi niyetle tutmamıştı kimse sevmemiş kimse sarılmamıştı. Bugüne kadar hep kendi kendine sarılmıştı.
‘’ Gerçekten yapar mısın bunu?’’ diye sordu.
Elçin’in yüzünde bir gülümseme oluştu.
‘’Tabi ki yaparım. Ama benimde bir şartım var.’’
Seçil bunu duyunca geri çekildi. Bu iyi değildi. Ondan ne zaman bir şey istensen canı yanmıştı. Kollarını kendine dolayıp yine kendine sarıldı. Yine…
‘’ Benimle daha çok konuş. ‘’ dedi.
‘’Tek şartım bu. Buradaki çocuklar beni sevmiyorlar.’’
Seçil isteği karşısında daha da şaşırdı. Ama içinde uyanan bir merak da vardı.
‘’ Neden sevmiyorlar ki?’’
Bu sefer yüzü düşen Elçin oldu.
‘’Söylersem sende beni sevmezsin .’’ dedi.
O da ellerini bacaklarının arasına sokmuştu. Sanki utanıyor gibiydi.
‘’ Kötü bir şey mi yaptın ?’’ diye sordu Seçil.
Elçin gittikçe mahcuplaşıyordu.
‘’ Hanım Anne bana hiç kızmaz. Sever beni. O yüzden beni sevmiyorlar. Onlara kızar hatta bazen döver ama bana sesini dahi yükseltmez.”
Seçil’in anlamadığı buradaki çocuklar bunları yaşıyorsa o zaman neden başkasına yapıldığında gülüyorlardı.
“ Hediyeler verir. Çünkü ..”
“ Çünkü?”
“ İsteklerini yerine getiririm.”
“ Ne istiyor ki senden?”
“ Başarılı olmamı.”
Ne de başarılı olması? Seçil anlamasa da daha fazlasını sormadı. Çünkü elimdeki tek iyiliği de kaçırmak istemiyordu. Elçin’in yalnız kalma korkusu yüzünden okunuyordu. Seçil bilirdi bu korkuyu. Hissettiği ilk duygu yalnızlık, ikincisi ise bunun sonsuza kadar devam etme olasılığıydı.
“ Tamam seninle konuşacağım.”
Elçin anlık afallamasının ardından dudaklarına sevincin gülümsemesi yerleşti.
“ Gerçekten mi?”
Bu kadar mı yalnızdı bu odada ?
Kafasını sallayıp onaylamıştı onu. Ardında etrafına sarılan kollarla ne yapacağını bilememişti.
Sarılmak bu muydu?
Böyle mi hissettiriyordu?
Ne yapmalıydı?
Nasıl karşılık verilirdi ki?
Ona sarılan kolları taklit etti. Tıpkı bacaklarına doladığı gibiydi. Biraz daha farklısı. Kollarının birini yukardan birini aşağıdan doladı yabancıya. İçine dolan bu his çok tuhaftı. Tarif edemediği bir şeydi. İlk kez hissediyordu. Elçin geri çekilmeye çalıştığında Seçil ne kadar sıktığını fark etti. Ellerini öyle kenetlemişti ki Elçin ayrılırken zorlandı. Seçil yaptığı şey için kendini kötü hissetmişti. Kontrolsüz davranmıştı.
Küçük bir çocuğun sevgisiz büyüyüp sevgiyle karşılaşması sevgiye olan açlığının ne kadar olduğunu göstermişti.
Yabancının uzaklaşmasını izledi. Nere gittiğini anlamamıştı. Canını mı yakmıştı sarılırken? Bu yüzden mi gitmişti? Mahcubiyetinden soramamıştı bile. Kendi başına, kendi kollarıyla kalmıştı. Yataktan tek düşmeyeceği yerin tam ortasına çekmişti kendini. Bacaklarını toplayıp sıkıca sarılmıştı kendine.
Bir süre sonra ranzaya yaklaşan Elçin’i gördü. Elinde kocaman iki tane oyuncak vardı. Burada neredeyse hiç oyuncak yoktu. Ve hayatında hiç bu kadar büyük oyuncak görmemişti.
Merdivene geldiğinde birini yere bıraktı ve oldukça iyi bir şekilde Seçil’in elleri boşken bile zor çıktığı yeri elinde oyuncakla çıktı. Tepeye geldiğinde maymun peluşu ona uzattı.
“ Tut diğerini de alacağım.”
Gidip gelmesi saniyeler almıştı. Elinde siyah tüyleri olan mavi gözlü peluş bir kediyle tam karşısına oturdu. Seçil ona verdiği maymunu geri uzattı.
“ Al.”
“O senin. Yani artık öyle. Benden sana bir teşekkür hediyesi.”
Seçil önündeki kocaman peluşa baktı. Kocaman ve upuzun kolları vardı. Bacakları da öyleydi. Şaşkındı, bugün hayatının ilklerini yaşıyordu.
“Hadi şimdi sana nasıl ineceğini ve çıkacağını gösterelim.”
Tedirginliğini görmüş olmalıydı ki.
“ Yardım edeceğim korkma.” dedi.
Derin bir nefes alıp merdivenin başına geçti. Bundan ne kadar korksa da sonsuza kadar burada kalmazdı. Merdivenin basamaklarını titreyen bacaklarıyla bastı. İlk adımın peşi getirmeliydi bunu biliyordu. Derin soluklarının arasında diğer adımı da attı. İlerleyişi ona cesaret vermişti. Bir sonraki adım da bu cesaretle geldi ama o an cesareti yerle yeksan oldu.
Kayan ayağıyla birlikte iki ayağı da boşluğa düştü. Terleyen avuç içleri kaydığında koluna dolanan eli hissetti. Başını kaldırdığında Elçin elini sıkıca kavramış onu yukarı geçmeye çalışıyordu. Gerçekten ona yardım etmişti. İtmemişti, vurmamıştı, beceremediği için hakaret etmemişti. Onu sıkıca tutmuştu.
Bir dost gibi. Yardım eli uzatmıştı. Bu Seçil’e uzatılan ilk yardım eliydi. Şuan bilmiyordu belki ama ilerde öğrenecekti. Her yardım iyilikle sonuçlanmazdı. Her iyilik mutluluk getirmezdi.
⌘
ÇALINAN YAŞAM
GÜNÜMÜZÜN DÜNÜ
“ Oğlum sen salak mısın? Tamam eksik tahtaların biliyoruz . Sinirlerine hakim olamıyorsun. Ama aklını da mı kullanamıyorsun? “
Berat koskoca evde ateş saçıyordu. Salondaki sesi mutfaktaki hizmetlilere bile ulaşıyordu.
“Bir insan kendi canını bu kadar mı hiçe sayar ya !?”
Siniri geçecek gibi değildi. Kerem bile koltuğa sinmiş azarın bitmesini bekliyordu. Ama Onur oralı bile değildi. Bakışlarını elindeki bardaktan ayırmıyordu. Berat onun bakışlarının bardakta olduğunu fark edince daha da sinirlendi. Yeri ezecek adımlarla önüne gitti ve yakasına yapışıp kendine çekti. Kerem yerinden sıçrayıp Berat’ın koluna yapıştı.
“Hadi kendini bu kadar hiçe attın. Lan Afrayı hiç mi düşünmedin? Ne geçiyordu aklından?”
Kavradığı yakaları çekiştirmekten göleğin düğmesini koparmıştı ama bu sefer Berat hiç oralı olmamıştı.
“Ne isteyecek sanıyorsun senden? Akşam yemeği mi, son model araba mı, ev mi? O kadına nasıl açık çek verirsin!? Hem de seni yıllar önce terk etmiş bir kadın için. Seni zerre önemsemeyen bir kadın için nasıl tüm varlığını , canını yok sayarsın?”
Kerem’in son çekişiyle ayrılmıştılar.
“ Benim aklım almıyor ya. Nasıl abi, nasıl?”
Bakışları Keremdeydi ama sözleri Onuraydı. Onur yeterince dinlemişti.
“ Sen beni anlayamazsın.”
“ Evet anlamıyorum. Nasıl bu kadar kör oldun, anlamıyorum.”
“ Kör olmadım. Aşık oldum!”
“ Ben bu hayatta bir ona aşık oldum. İster terk etsin ister canımı söküp alsın. Ben o yaşamadan yaşayamam.”
“ Öyle de yaşarsın ki. Bak bu güne kadar nasıl da güzel yaşadın.”
“ Evet yaşadım. Çünkü o bu lanet dünyanın bir yerlerinde yaşıyordu. O yaşıyordu, bende nefes alıyordum.”
“ Yapma Onur. Kendini yine o bataklığa çekme.”
“ Ben oradan hiç çıkamadım.”
“ Kardeşim! N’olur daha fazla debelenip batma. Bizi siktir et. Bunu kendine yapma.”
“ Berat o ölürken ben yaşayamam.”
Adımları odanın çıkışına yöneldi. Sesler arkasından gelmeye devam etti ama o kulaklarını çoktan tıkamıştı. Beynindeki tek düşünce elinden giden son fotoğraf karesiydi. Onun gülüşünün doldurduğu minik kare. Sessizce yukarı çıkıp odasına girdi. Üzerini çıkartma gereksinimi bile duymadan duşun suyunu açtı. Kendini soğuk suya bıraktı. İçini yakan ateş sönsün diye, endişesi azalsın diye, korkusu kaybolsun diye.
Berat haklıydı. Gül onu terk etmişti. Bir gün kaçırıldığını sandığı, canından endişe duyduğu kadının mektubu eline ulaşmıştı. Mektubun son paragrafı:
Sana teşekkür ederim. Bana yaşattığın her şey için. Sen çok güzel seven bir adamsın Onur. Ama ben şunu gördüm ki sen birini severken diğer insanlar çok acı çekiyor. En küçük hatalarında canlarını yakıyorsun. Benim yüzümden kimsenin bu denli canının yanmasını kaldıramam. Ben artık yokum. Sana hayatında başarılar dilerim. Lütfen peşimden gelme. Beni arama. Ben geri dönemem. O insanların benim yüzümden böylesine acılar çektiğini gördükten sonra olmaz. Kendine iyi bak. Umarım tekrar sevdiğinde bunu aşmış olursun. İnsanlar hata yapar Onur. Senin de hatan buydu.
Hoşça kal ONUR SAYLAM
Onur mektubun başında saatlerce kalmıştı. Gerçekten o mu yazmıştı bunları? Biri zorla yaptırmış olabilir miydi? Aklını kurcalayan bir sürü soru vardı. Ama mektupta sadece onların bile bileceği şeyler de vardı. Onur, Gül ondan ne istediyse onu yapmıştı. Onu hep sevmişti. Ama gitmek isteyen Gül olduğunda onun sözünün üste söz söylemezdi. O ne derse oydu. Kabulüydü her şey. Uzaksa uzaktı, o böyle de severdi. Bu güne kadar tek bir haber dahi almamıştı ondan. Çok merak etmişti. Bir gece o kadar çok içmişti ki içinde yanan ateş ve kızgınlıkla var olan tüm fotoğrafları yakmıştı. Tek bir fotoğraf vardı elinde köşeleri yanık o da artık elinde değildi. Bir kopyasını bile çıkaramamıştı.
Duşun suyu onu sırılsıklam etmişti. Her şey onun yaşaması içindi. O zaman sakın peşimden gelme demişti ama artık umurunda değildi çünkü o yaşamazsa kendinin de yaşamasına gerek yoktu. Her sabah bu dünya da yeniden nefes almasının tek nedeni onunda bu havayı solumasıydı. O giderse solunacak bir hava yaşanacak bir dünya kalmazdı.
⌘
Nefesinim kesilme hissi ile uyandım. Gözlerim aralandığında her bir uzvumun sızladığını hissettim. Acı dolu bir sızıydı. Vücudumun ıslandığını esen rüzgarla hissettim. Görüşüm netleştiğinde yeniden sandalyeye bağlandığını anladım. Ellerim sandalyenin kollarında bacaklarım ise ayaklarına ayrı ayrı bağlanmıştı.
“Ne uydun be asker. Sizi bölle yan gelip yadırıp mı eğitiyorlar?“
Etrafta kahkaha tufanı koptu. Sesler etrafımı sarmıştı ama ben hala kendime gelememiştim.
” Belli ki sizi öyle etmişler ki bu haldesin.”
Etraf bulanıklaşıp tekrar tekrar netleşiyordu. Bir türlü kontrolümü sağlayamıyordum.
“ Sayın seyirciler aranın çoh kıssa olacağını söylemiş idim. Böyle de sözünde bir adamımdır.”
Kafamı sabit tutmakta zorlanıyordum.
“ Kaldıgımız yerden son sürat devam edeceğiz.”
Gözümün önünde beliren yüz “ Şimidi ayılacaksın.” dedi.
Görüntü netleşmeye sesler oturmaya başladı. Uzaktan bana doğru yaklaşan şeyin ne olduğunu anlamlandırmaya çalıştım. Altında yanan bir ateşin olduğu üzerine de sanırsam demirden yerleştirilen bir plaka vardı. İki kişi gelip ayaklarımı çözmeye çalışırken biri boynuma bir ip dolamıştı.
Ayaklarımı bırakan ipler boğazımı sıkmaya başlamıştı. En ufak bir direnişime karşı önlem alıyorlardı ama benim direnmeye halim kalmamıştı. Nefesim tam kesilmiyordu ama baskısını hissediyordum. Ordaydı , hem an nefesimi kesebilecek kadar yakınımda… Ateşle birlikte olan plakayı ayaklarımın altına getirdiler. Uzaktan vuran sıcak buz tutmuş ayaklarımı karıncalandırsa da birazdan gelecek olanın farkındaydım.
Aklıma tek bir söz yerleşti. Boşluğu bu söz doldurdu.
Acıyla kavrulan bedenler ateşi hissetmezler.
“ Şimidi diyorsunuz ki bu adam nasıl bu gadar merhametsiz? Ama unuttugunuz bir şey vardır. Ben onlara huzurlu bir ölüm hagkı sundum. Bunu badıran sizin ordunuz idi. Şuan beliki de bunular hiç olmayacadı. Ama arıtık çoh geç.”
Sözleri bittiğinde verdiği emirle ayaklarım sıcaklığa yaklaştırıldı. O kadar yakındı ki ayağımın tabanına dokunan sıcaklığı anlık da olsa soğuk gibi hissetmiştim. Ama soğuğun ardından gelen yanma tükenmiş halime rağmen vücudumun titremesine ve çırpınmama neden oldu. Çırpınışım yüzünden dolanan ip beni nefessiz bıraktı. Haykırışım boğazıma hapsoldu. Aldığım en ufak nefeste genzime yapışan acı tat , burnuma genel yanık et kokusu, günlerdir nerdeyse boş olan midemi ayağa kaldırmıştı. İp dolandıkça nefesim yok oluyor tarifsiz acı içimde özünü bırakıyordu. Kurak dudaklarıma ulaşan bir damlayla fark ettim gözlerimden yaşların aktığını.
“ Bırah.”
İp gevşedi. Aldığım ilk nefes ciğerlerimi yaktı. Ayaklarımın plakadan ayrılışı ile dişlerimi dudaklarıma geçirdim ama dudaklarımdan iniltinin dökülmesine engel olmadı. Ayaklarım kurtulmuştu ama acı geçmemişti.
“ İyi misen asker, canın çoh acıdı mı?”
Dik durmaya çalıştım. Dik durmalıydı. Ben Türk askeriydim. Damarlarımda akan dünyanın en asil kanıydı. Ve bunu bu soysuzlar tarafından lekelenmesine izin vermeyecektim. Ne olursa olsun dimdik duracağım. Kemiklerim kırık olsa da, etlerim lime lime edilse de, sırtımda yarıklar olsa da … Damarlarımdaki kanın verdiği güçle dimdik duracağım.
“ Devam edelim o zaman.”
Kameralara döndü.
“ Demi değerli seyircilerim.”
Ayaklarımı tekrar sandalyeye bağladılar. Bu seferde ellerimden çözülen ip boğazıma dolandı. Aklıma ilk gelen şey silahımdı. Tekrar tutabilecek miydim? Peki Zeliş… Ona nasıl açıklayacaktım. Bu halimi hiç görmemeli. İyileşmeden ona gidemem çok üzülür. Ne kadar sürerdi ki iyileşmem. Düşüncelerimi bölen keskin acı oldu. Parmak uçlarım sızladı. Avuçlarım kavruldu. Haykıramadım, nefesimi aldılar. Başım dik, gözlerim yaşlı kaldım öylece. Hava alamayan ciğerlerim yandı. Koku burnumun dibindeydi ama içeri giremiyordu. Yüzümün de yandığını hissettim.
“ Bırah.”
O an yine içime işledi koku. Burnuma dolan koku ağzımda acı bir tat oluşturdu ve boğazıma yapıştı. Gözlerim bir anlık parmaklarıma değdi. Derim kaybolmuştu. Kırmızı, pembe ıslak bir hal almıştılar. Titriyorlardı. Kontrol edemiyordum. Bende karşılarında böyle tir tir titriyor muydum?
⌘
“ Adam diyor kendine birde dilinin kökünü s-.” Diye televizyona bağıran Çağatay’ı Melis’in küfrü böldü.
“ Siktiğim.”
Çağatay’ın bakışları şok içindeydi. Tüm tim buradaydı. Asaf ve Baran hariç. Baran’ın durumu iyiydi lakin albay birkaç gün daha izin istemişti hastaneden durumu daha da iyi olana kadar orada kalması ve bir delilik yapmaması için. Asaf’ta ilk günden beri yanındaydı. Herkes timin dinlenme odasındaydı. Mert’te oradaydı. Seçil gittiğinden beri Seçil nerelerden geçmişse oralardan ayrılmıyordu. Nerede oturmuşsa orada oturup onun gözünden görmeye çalışıyordu. Beraber yürüdükleri zamanda onun adımları nerelere değmişse o da artık oralara basıyordu. Şuan da ne zaman bu odaya gelse Seçil’i bulduğu o köşedeki koltuğa oturmuş elinde ‘ Bu dünyanın çilesini çekmeye gelmişiz.’ yazılı Seçil’in kupasıyla sıcak çay tutuyordu. Yayını gördüğünden beri elinin içine hapsolmuştu kupa, sıktıkça daha çok hissediyordu kaynamış çayı.
“ Merhamet sende ne arar kalleş!?”
Siniri onu günlerdir boğuyordu ama buna rağmen Açelya’nın sesi oldukça net ve temizdi. Yayın ilerledi , ilerledikçe daha da gerildi ortam ve en sonunda gerginliğe nokta koyan Mert’in elinde parçalanan kupa oldu. Bu kadar sıktığının farkında bile değildi. Eline dökülen çayı hissetmeyecek kadar yoğun duygular içerisindeydi.
“ Mert iyi misin?”
Yanına ilk fırlayan Yağız oldu. Melis peçete alıp Yağız’a uzattı. Elinden damlayan çaya koyu kırmızı kanda eklendi. Yağız uzanıp kontrol etmeye kalktığında Mert elini geri çekti.
Bir anda kapının açılmasıyla tüm gözler kapıya döndü. Evet burası küçük bir yerdi lojman hemen karargahın ilerisindeydi. Hava ve kara askerleri birlikte çalışıyorlardı. Özel görevler için kurulmuş bir karargahtı. Ama burada koca bir aileydik. Küçük olması bir yana, gelen küçük misafir için oldukça büyük bir alandı.
“ Seşıl gelmiş. Seşııııl neyedesin?”
Zeliş’in bir eli ona göre kocaman olan zorla uzandığı tek kapının kolunda kalmıştı. Bakışları içeride aradığı kişiyi bulmak için bir süre gezindi. O ara Açelya o görmeden televizyonu kapatmıştı.
“ Hani neyde? Geldi dediley.”
Damla öne atladı.
“ Sen nasıl buldun burayı?”
Herkesin aklında dolanan o soruyu sormuştu.
“ Seşıl getiyiyoydu. Ordan biliyoyum. Size çayşı izini veyiyoymuş. İşte o zaman getiyoydu. ”
Ufak bir kahkaha attı ve elini ağzına kapattı.
“ Sizin dedikodunuzu yapıyıyduk buyada.”
“ Sen nerden biliyorsun dedikoduyu?”
Yağız’ın sorusuna bıcır bıcır cevap vermişti.
“ Seşıl öğyetti. Hem şok eğlenceli, biz şok gülüyoyuz.”
“ Neler dediniz bizim hakkımızda bakalım?”
“Sen süyekli kavanozdaki poytakallı şekeylerden alıyoymuşsun. Bu kaday şekey yeme dişleyin şürüyecek.”
Sözlerine Damla güldü.
“ Hem biyaz Seşıl’e da bıyak o da çok seviyor poytakallılayı.”
Damla’nın gülüşü duyduğu sözlerle soldu. Bir şeker insanın canını nasıl bu kadar yakabilirdi? Zeliş, Damla’nın solan yüzünü gördü.
“ Tayam, tayam. Üzüğme sen şekeyleyi aymadan o kendine alıyoymuş.”
Kıkırtısı o kadar tatlıydı ki söyledikleriyle ne kadar can yaktığını bilmiyordu. Hala odada Seçil’i arayan bakışları Mert’te durdu.
“ Meyt abi.”
Pıtı pıtı adımlarla önüne geldi. Mert elini saklayamadan görmüştü.
“ Ne oydu sana, sende benim gibi düştün mü?”
Gözlerini kırpıştırdı. Mert Zeliş’in önünde dizlerinin üzerine çöktü. Elleri kucağında canının acısını saklamaya çalıştı ama yapamıyordu artık.
“ Çok kötü düştüm.”
“ Çok mu canın yanıyoy ?”
Zeliş, dolan gözlerini ilk kez görmüştü. Başını sallayıp onaylamıştı.
“Evet çok canım yanıyor.”
Minik eller elini tutmak için uzandı ama Mert onu durdurdu. Ellerinde seramik parçaları olabilirdi. Onunda canını yakmak istemedi.
“ Senin de canın yanmasın Miniğim. Benim canımın canı çok yanıyor. Bari senin yanmasın.”
Zeliş usulca daha da yaklaştı. Minicik bedeniyle kocaman sarıldı. O an küçücük olan Mert’ti. Başını Zeliş’in omzuna dayadı. Gözünden süzülen yaş Zeliş’in mis kokulu saçlarına düştü.
“ Geşecek. Meyak etme. Bayk ben sayıldım sana. Daha hiçbiy şeyin kaymaz. Ama biz yine de Selşuk Abiye gidelim mi? Bana iyi gelmişti. Hem bana loyipop veymişti.”
Kıkırdadı tekrar.
“ Sana da veyiy.”
Geri çekilip Mert’in yüzüne, kızarmış gözlerine baktı.
“ Tadı da çoyk güzeydi.”
Minik dilini dudaklarında gezdirdi.
“ Hadi hadi kayk gidelim.”
Üniformasının dibinden tutup çekiştirmeye başladı.
“ Hadi Meyt.”
Sinirlenmişti gücünün yetmemesine. Mert demesinden belliydi. Sinirlenince bir tek anne ve babasına ismiyle hitap etmezdi. Mert onu daha fazla zorlamadan kalktı ve sağlam eliyle elini tuttu. Minik adımlarıyla Mert’i odadan çıkarttı.
“ N’olur bitsin bir an önce bu lanet.”
Melis’in sesi Çağatay’ın canını yakmıştı. Onun sesinde hüzün olmasından nefret ediyordu. Gerekirse bütün şartları değiştirmek için elinden geleni yapardı. Ama şuan onun bile gücü yetmiyordu.
“ Artık kurtulsun, kurtaralım onu oradan? “
Koltuğa çökmüş başını avuçlarının içine almış saklanıyordu kendince Açelya. Yağız yanındaydı ama sessizce onu izliyordu.
“ Allah’ım n’olur gelsin. N’olur onu bize geri ver.” diye sayıklıyordu ama Yağız bile zor duyuyordu sesini.
Açelya olabilecek en saf duygularıyla dua etmişti. Ama istediği şeyin ne olduğundan henüz bir haberdi. Ettiği duanın nasıl kabul olacağını bir Allah bilirdi.
⌘
Berat ve Kerem bugün yine gelmişlerdi. İçeri aceleyle girip hemen Onur’un yanına gelmişlerdi. Yayını görmediğinden eminlerdi ve onu televizyondan uzak tutmaya çalışıyorlardı.
“ Hayrola ? Niye geldiniz siz yine? Dünkü azarın yetmedi mi Berat?”
Berat hala sinirliydi bu yüzden sustu. Söze giren Kerem oldu.
” Yapılacak işler var ya hani bilader.”
Onur’un kaşları çatıldı.
“ İşten kaçmak için her haltı yiyen adam mı diyor bunu?”
“ Ne yapayım? O seninle konuşmuyor bende aracı olarak geldim işte. Böyle olmasa çoktan kaçmıştım. Ne anlarım ben ilaçmış, sevkiyatmış, zehirmiş? ”
Söze tedirgin başlamasına rağmen iyi toparlamıştı.
“Aracı …”
Güldü.
“ Dün çok güzel konuşuyordu. Bugün niye susuyor ki? ”
“ Haklıyım ama dinlenmiyorum. Ondan susuyorum. Asaplarım bozulmadan şu sevkiyatın konumunu mu ayarlayacağız ne yapacaksak yapalım!? ”
“ Önce sesini alçalt. Dün evime geldin bağırdın durdun. Dostumsun diye sana sesimi yükseltmedim . Ama bu bir daha olmaz.”
Berat sessizleşip bakışlarını cama kilitledi.
“ Boşuna aracı gelmedim. Gırtlaklayacaksınız birbirinizi kız işine sebep.”
Onur’un sert bakışları ona döndü.
“ Tamam, tamam sustum. İş konuşalım.”
Kerem’de payına düşeni almadan konuyu değiştirmişti. Onur çalışma masasındaki konumları inceledi.
“ Semirgan’ daki güney yolu olmaz polisler göz açtırmıyor. Ama Mali yolu olur. Orada dostlarımız var. Oradan iletirsek..”
“ Olmaz.”
Sözünü bölen Berat’tı.
“ En son onlara mal verdiğimizde, teslimat ulaştığında, eksikler ortaya çıkmıştı.”
Onur gözlerini devirdi.
“ Ben hallettim onu bir daha olmayacak.”
“ Neden güvenelim? Özelliklede kazık yediğimiz bir yere.”
Berat’ın sözünün üstene Kerem atlamıştı.
“ Bu konunun sevkiyatla alakası yok.”
Sonra anlık bir sessizlik oldu.
“ Ah beğ bu mim* buraya çok güzel olmuştu.”
Yüzünde bir hüzün vardı ama odadaki kimse gerçek mi yoksa sahte mi olduğunun anlamamıştı. Kerem alık bakışlarıyla onlara bakmaya devam ederken Berat konuştu.
“ Başka bir yol bulalım. Malı riske atmaya gerek yok.”
“ Mal riskte falan değil. Bana güven hallettim.”
Kerem yine ortaya atlamıştı.
“ En fazla ne olur ki . Adamlara ‘ Biz sevkiyata geç kalıcaaaaaz’ deriz.”
Bu sefer alık alık bakanlar Onur ve Berat’tı.
“ Kurban olayım bilader sen bir daha cidden gelme ya.”
İsyan bayrağını ilk çeken Onur’du.
“ Aracı diye getiren kafama sokayım.” diye isyan etti Berat.
Kapı tıklatıldığında Onur “ Gel.” diye seslendi. İçeri giren hizmetlinin gözlerinde hüzün vardı.
“ Efendim! Televizyonda görmek isteyeceğiniz bir şey olabilir.”
Kerem hemen lafa atladı.
“ Allah Allah ne olacak ki bu saatte. Disney kapandı, Cartoon NetWork de kapandı. Lan oğlum sen ne izliyorsun ?“
Bir an durup şok olmuş gibi Onur’a baktı.
“ Müge Anlıyı mı izliyorsun? Hem de bensiz. İşlere karışmıyorum diye bu kadar mı dışladınız beni be ? Yazıklar olsun.”
Kırılmış gibi görünüyordu ama Onur’un zerre umurunda değildi. Hizmetlileri tembihlemişti. Yayını gördüğünde haber vereceklerdi. Kumandayı arıyordu ama masanın üzerinde koyduğu yerde yoktu. Berat odaya girdiği ilk an cebine indirmişti.
“ La havle.”
Söylenerek çıkmak için kapıya ilerliyordu ki önünü Berat kesti.
“ Nere gidiyorsun kardeşim?”
Onur gittikçe sinirleniyordu. Derin bir nefes alıp yanından geçerek odadan çıktı.
“ Ne yapacağız şimdi? Delirecek yine.”
“ Ne bileyin evdeki tüm kumandaları götüme sokamam ya.”
Onur’un peşine takılıp büyük salona indiler. Onur kumandaya uzandı ama tuttuğu kumanda değildi.
“ Lan oğlum! İçip mi geldiniz? Çek elini!”
Kerem elini çekti ama kumandayı da beraberinde götürdü.
“ Dur ya celallenme hemen, sen otur. Ben ne istersen açarım sana. Kumandanın sağını solunu kurcalamaya başladı.
“Oynama onunla oyuncak değil o .”
Kerem’in bakışları Onur da takılı kaldı.
“ Sende biliyorsun işte mimleri. Neden bana laf ettiniz o kadar? ”
Ama hala kimse anlamıyordu onu.
“ Ver şunu.”
Elinden sertçe çekip aldı.
“ Aklı başında adamlarsınız. Nedir bu halleriniz anlamıyorum ki? ”
Kerem azar yemiş gibi hissettiği için pes edip koltuğun köşesine çöktü. Onur açmak için uğraşırken bu sefer de Berat engel oldu. Televizyonun yanına gidip tam açılmak üzere olan televizyonun fişlerinin üzerine elinde olan, az önce masadan doldurduğu suyu döktü. Onurla bakışları kesiştiğinde artık daha fazla dayanamadı Onur.
“ Gidin! Hemen gidin buradan.”
Koridorları inleten sesine karşılık içeriye narin bir ses doldu.
“ Ne oluyor? Böğürtünüz tüm evi sallıyor.”
Kerem’in bakışları ezberlemeye çalıştığı halıdan ayrılmamıştı. Berat ise sesin sahibine korkuyla bakmıştı. Korkusu ondan değil, onun içindi.
“ Biriniz cevap verecek misiniz?”
Kerem desenleri ezberlemekle meşguldü. Onur söverek televizyonla uğraşıyordu. Soruyu cevaplamak Berat’a kalmıştı. Afra’nın bakışları hepsini gezip Berat’ta takıldı.
“ Valla ne olsun, senden naber?”
Evet bunları asalak olan Kerem değil Berat söylemişti. Karşısında Afra olunca o da biraz salaklaşıyordu.
“ İyi misin Berat ?”
“ İyiyim. Sen nasılsın?”
Kafasını fişlerden kaldırdı Onur.
“ Yok değiller. Kafaları başka bir yerde ama bende anlamadım nerde!”
“ Neyse ne. Bağırıp durmayın başım çatlayacak zaten.”
Arkasını dönüp narin ve nadir bir tüyün süzülüşü gibi kapıdan çıktı. Ya da Berat’a öyle gelmişti.
Ortama sessizlik çöktü. Onur uğraşmasının boşa olduğunu anladığında çıkıp son çare mutfağa gitti. Çalışanların kullandığı bir televizyon vardı. Mutfağa girdiğinde harika kokular çarptı yüzüne. Yemeğe aşık bir adam olmasına rağmen bu bile onu yumuşatmamıştı. Onun mutfağa girmesini garipseyen çalışanlar donup kaldılar. Mutfağa girmeyen biri değildi ama çalışanlar varken girmezdi.
Sonunda başarmıştı. Peşindekilerden de kurtulmuştu. Kendini göreceği şeye hazırlamıştı. Ama pek bir işe yaramamıştı. Görüntü onun zihnine birkaç dakika işlemişti.
Yanan elleriyle inleyen Gül. Bu görüntü tüm şalterlerinin üşmesine yetmişti. Sonrası yoktu onun için. Ama mutfaktakiler için oldukça vardı ve netti. Etrafa dağılan sıcak yemekler ve tencereler, havada uçan sebzeler, patlayan un çuvalı…
Onur için gerisi aynıydı. İlaçlar, doktorlar, ufak tefek yanıklar… Tek fark vardı o da anıların yanılsamasıydı.
Güzel bir hafta sonuydu. Havanın güzelliğini bahane edip Gül’ ü yakında babasının almayı planladığı at çiftliğine götürmüştü. Güzeldi güzel olmasına ama ta ki o ana kadar.
Yere yuvarlanan Onur, bir süre yerde kaldı. Yanına koşarak gelen Gül’de yerdeki çamur yüzünden kayıp hemen yanına yuvarlandı. Onur onunda düştüğünü gördüğünde düşüşünü yavaşlatmak için onu sıkıca kavradı. Çamurun içerisinde sadece ikisi kalmışlardı.
“ İyi misin?”
Soru Gül’den gelmişti. Onur, onunda düşmesine rağmen hala onu düşünüyor olması yüreğine dokunmuştu.
“ Boş ver beni asıl sen iyi misin?”
“ Ben iyiyim. Attan düşen sensin. İyi misin?”
Onur onun düşüşünü görünce kendi düşüşüne hatta uçuşunu unutmuştu.
“ Yine beni kurtarmak pahasına canını yakıyorsun. Yapma . Senin canın bu kadar değersiz değil. “
Gül’ün yüzüne bir gülümseme yerleşti.
“ Böyle konuştuğuna göre canın acımıyor.”
“ Senin acıyor mu?”
“ Hayır.”
Onur o güzel yüzünü kapatan perçemlerini kulağının arkasına sıkıştırmıştı.
“ O zaman evet. Benim de canım yanmıyor.”
“ Doktor yine de bir görsün. Olayın sıcaklığı ile anlamamış olabilirsin.”
Onur başını sallayıp onayladı. Yedi cihana inat eden adam bir güle boyun eğmişti. Gül kalkmak için hareketlendiğinde Onur az önce inatla onu üzerinden atmaya çalışıp başaramamış gibi bu seferde üzerlerine dört nala koşan atı gördü. Gül’ü geri itip üzerine kapandı. Neyse ki şanslılardı. Üzerlerinden, onlar bir barikatmış gibi geçip gitmişti.
“ Bir şeyin var mı ?”
Onur, Gül’ün her yerini kontrol etti. İyiydi, bir şey olmamıştı. Ne olduğunu idrak edemeyen Gül “ İyiyim.” diye cevap vermişti.
Onur hemen ayaklanıp onu da elinden tutup yerden kaldırdı. At belli ki kafayı Onur’a fazlası ile takmıştı. Çünkü hızla dönüp yine onlara doğru koşmaya başlamıştı.
Buraya kadar her şey bir anıydı. Gül şuan ki kadar olgun ve de yaralı değildi. Gençti, iyiydi. Ama buradan sonrası bir yanılsamaydı.
Elini sıkıca tuttuğu Gül’ün narin elleri kanlıydı. Bakışları ona döndüğünde o güzel saçları yoktu. Yüzü morluklarla doluydu. Adımları durdu. Üstten aşağıya süzdü meftunu olduğu bedeni. İyi değildi. Etrafta kimse yoktu. Bir tek ikisi vardı. Ona gülen gözlerle bakan gözler bir hayli yorgun ve acı doluydu. Yüzünü avuçlarının arasına aldı.
“ Gülüm… Buradayım ben. Geldim. Yetiştim. İyi olacaksın.”
Morluklara dokunmamaya özen gösteriyordu. Canını yakamazdı. Gülüşü solan gözlerin bakışları donuklaştı. Kahkahalar atan dudaklar kana bulandı. Avuçlarına dolan kanın ıslaklığı tenini yaktı. Gül önünde diz çöktüğünde Onur büyük resmi görmüştü.
Onlara doğru uzatılan silah çoktan, sessiz sedasız ateşlenmişti. Gözleri, önünde yere yığılan bedene kaydı. Bakışları tekrar bunun suçlusuna döndüğünde kendi ile yüzleşti. Silahı tutan oydu. Tetiğe basan oydu. Tam karşısında duruyordu. Bir kurşun daha sıktı. Ama bu sefer silah karşısındaki kendisinin çenesinin altına dayanmıştı. Kendi kendini vurmuştu. Kendi beni gözlerinin önünde yerle bir oldu. Onur Gül’ünün bedenine sarılıp onu kendine çekmişti.
“ Uyan kurban olayım. N’olur uyan!”
Yakarışları hiddetlendi.
“ Ben ya.. yapmadım, ben.”
Ağzından saçılan tükürüklerle “Ben yapamam ki. Ben sana zarar vermem bilirsin.”
Gözlerini terk eden yaşlar Gül’üne can suyuydu. Ama can suyunun fazlası zarardı. Onur ne yaşlarını tutabildi ne de Gül’ünün canını. Kollarında solmuş bir gülle, boşlukta yankılanan haykırışlarına uyandı.
“ İyi misin?”
Afra yatağın başında oturmuş onu izliyordu.
“Seni ağlatacak ne gördün?”
Onur etrafta onu aradı ama yoktu. Yokluğuna şükür mü etmeliydi üzülmeli miydi bilemedi. Elleri yüzüne gitti. Gözlerinde akan birkaç damla yaş şakaklarına süzülmüştü. Silip hemen toparlandı.
“ Daha yeni kendine geldin . Dinlen biraz.”
“İşlerim var. Bekleme beni.” deyip odadan hızlıca çıktı.
⌘
Karanlık o kadar koyuydu ki gözlerim bir türlü alışamıyordu. Zaman yoktu, ışık yoktu, acı çoktu. Ellerim, ayaklarım sızım sızım sızlıyordu. Köşeye, acıyan sırtımı yasladım. Yanıklarıma nazaran daha az acıyordu.
İlk ışıklar söndüğünde karanlık etrafınızı sarar ve ne geleceğini bilemezsiniz ya…
Sanki etrafınızda bir evren var olur. Ama içi bilinmezliklerle doludur.
Ben o bilinmezliğe gömülmüştüm.
Çaresizce karanlığıma bir ışık doğmasını bekledim. Kollarımda varlığını ellerim yakılırken gördüğüm iğne delikleri vardı. Ne zaman, nasıl yapılmıştı bilmiyordum. Ve ne yapılmıştı?
Nefes alışlarımın sesini o kadar yüksekti ki bu beni rahatsız etmeye başlamıştı. Bir ses nefesimi kökünden kesti.
“ Buradayım Canparem. Yalnız değilsin. Ben buradayım.”
Ses vardı ama görüntü yoktu. Ses tüm acılarımı okşamıştı. Etrafımda dolanıp bana sarılmıştı adeta. Oydu, Mert’ti. Sesinin verdiği huzur, ne zaman dolduğunu anlamadığım göz yaşlarımın akmasına neden oldu. Dudaklarım tökezlese de sesini duymuştum.
“ Canım? ”
Bir süre bilinmezlikten ses bekledim. Tek bir ses… Onaylamasını bekledim. Benim demesini bekledim.
“ Sen benim kız kardeşimsin. Can dostumsun.”
Bu ses başkaydı. Bu ses Açelya’nındı. Dudaklarım yukarı kıvrıldı.
“ Sende benim kız kardeşimsin, can dostum.”
Yine ses yoktu. Bir umut görebilirim diye karanlıkta gezindi gözlerim.
“ Evet aynı yaşta olabiliriz ama biz senin abileriniz. Dimi lan Yağız?”
Asaf’ın sesinin ardından Yağız’ınki duydum.
“ Tabi oğlum.”
Sonra sesini kısıp Asaf’tan gizlemek ister gibi.
“ Eğer sen abla olmak istersen söyle ben ikna ederim onu.”
Bu sefer beklemedim. Beni duymaları için hemen seslendim.
“ Asaf, Yağız!”
Ses gelmedi.
“Neden kimse cevap vermiyor?”
Benim bilinmez evrenim onlardı. Ben burada olduklarını biliyordum. Ama onlar benim burada olduğumu bilmiyordu.
Sessizlik daha da uzadı. Umudu kesmiştim ki bir ses duydum.
“ Komutanım bana bu hayattaki en büyük dersi siz verdiniz. Canımın kıymetini siz öğrettiniz. Komutanım siz var olun tamam mı?”
Seste yoğun bir üzüntü ve korku vardı. Baran’ın sözleri benim boğazımı yakmıştı.
“ Gitmeyin komutanım. Sizin varlığınız bana destek. Canınız canım…”
Gözlerim olmayan ışığı arayıp aydınlatmaya çalıştığı dünyamın daha da karanlığa gömülmesinden yorulmuştu. Sıkıca yumup başımı duvara verdim.
“ Senin canın yaşamaya değer Baran. Ben olmasam bile.. Değer.”
Halim yoktu ama ses duyma umuduyla kendimi ayakta tutmaya devam ettim.
“ Komutanım ben bir karar verdim. Melis’ten bana yoldaş olmasını isteyeceğim. Komutanım bana söz verin sizde geleceksiniz. Siz ikimizin de saygı duyduğu ve en sevdiği kişisiniz. Affedersiniz komutanım ama timin bir annesi olsa siz olurdunuz. Hepimizin derdine bizden önce koşuyorsunuz. Bu sefer derde değil mutluluğumuza koşun olur mu? Söz verin komutanım, sizde geleceksiniz dimi?”
Çağatay’ı hayatınım büyük bir kısmını özetleyen cümlesi gülmeme neden oldu. Derin bir nefes aldım. Acıdan kısılan gözlerime rağmen gülmeye devam ettim.
“ Söz. Sana söz isteme töreninizde de düğününüzde de orada olacağım. Ama şahitlerinizden biri ben olmazsam gelmem. Ben ve kader sizi bir araya getirdi.”
Ses gelmeyeceğini bilmeme rağmen konuşuyordum.
“ Tabi ki siz olacaksınız komutanım. Eğer bir gün Çağatay bana evlenme telif ederse nedimem siz olacaksınız.”
Bu bir cevap mıydı emin değildim.
“ Değil mi komutanım? Olacak mısınız nedimem ?”
Melis o kadar heyecanlı ve bıcır bıcır konuşuyordu ki onaylamamak imkansızdı.
“ Sana da söz. Nedimen ben olacağım. Hatta baş nedimen ben olacağım Melis.”
Deliriyordum. Farkındaydım ama duramıyordum. Bir umut tutundum olmayan seslere. Son bir ses duydum.
“ Dayan sen bize lazımsın komutanım.”
Damla’nın sesi her bir kelime de daha da yok oldu. Gitmişlerdi , hepsi gitmişti.
“ Dayanacağım.” diye fısıldadım.
Ama dudaklarım birbirine yapışmıştı.
Yalnızdım.
Yapayalnızdım…
⌘
“Abi fazla ileri gidiyorsun. Bu dozlar onu öldürür.”
“ Zaten ölecek.”
O kutu gibi oda da, köşede sızmış Seçil’in başındaydılar. Yerler kan içindeydi. Teninden hala kanlar sızıyordu.
“ O zaman niye onu hala tutuyoruz.”
“ Çüngü Rojda o benim galibiyetim. O bizim Türk’e vurdugumuz bir gırbaç. Tüm Türkiye onun nasıl bu hala geldigini ve nasıl öldügünü izlecek. Ve o gururlana gururlana bahisettikleri Türk gücünün nasıl bir yalan oldugunu görecekler. Halk ne gadar yetersiz olduğunu görecek.”
Murat hazırladığı şırıngayı Seçil’e enjekte etti.
“ Tamamdır.”
“Murat sen benim sevdiğim teh Türk’sün. Bilirsen demi?”
Murat mahcup olmuş gibi başını öne eğmişti. Bakışları Murat’tan Seçil’e döndü.
“ Güzeeel. Bakalım asker daha ne gadar dayanacak.”
Artık işi bitti için odadan ayrılmıştı. Odadan çıktığından emin olmak için Rojda kapıyı kontrol etti.
“ Doğru şeyi enjekte ettin dimi?”
“ Merak etme. Hallettim.”
Rojda derin bir nefes aldı.
“ Bu işin altından nasıl kalkıcaz. Geldiği hale bak. Nefes alırken bile canı yanıyor.”
Murat malzemeleri toplamış Rojda’nın yanına geçmişti.
“ Ona yapabileceğimiz her şeyi yapıyoruz.”
Rojda elinden gelenden hiç memnun değildi.
“ Hala ulaşamadın mı?”
“ Bulduğum her boşlukta deniyorum. Ama abin fazla tedbirli. Ne beni dışarı salıyor ne de sinyal bozucuları kapatıyor.”
“ Onlara ulaşmamız lazım Murat. Yoksa hiçbir şeyin anlamı kalmayacak.”
“ Sen içini ferah tut Rojdam. Ben bir şekilde ulaşacağım.”
Üzgündü ama elinden bir şey gelmiyordu. Onu yine karanlığa teslim edip odadan çıkmışlardı.
⌘
“ Komutanım size bir telefon var.”
Korkut Albay tekrardan görevine geri dönmüştü. Hala deli gibi ama olması gereken kadar aklı başında kızını arıyordu. Son yayını izleyememişti. Evdeki çanak anteni sökmüş, internet kutusunu kapatmıştı.
Ölmemeliydi, kızını bulmadan ölemezdi. Elini uzatıp telefonu almıştı. Bu onun kendi telefonuydu. Acil bir şey olursa haber vermesi için askere vermişti.
“ Alo? ”
“ Adımı görünce açmazsın sanmıştım. Onca hakaretten sonra.”
Albay peşi sıra cevabını verdi.
“ Tek bir cümlemde haksızlık payı yoktu.”
Bir sessizlik oluştu. Tam albay ‘ Beni oyalama. Kızımı bulmam lazım.’ diyecekti ki karşı taraftan ses geldi.
“ Ben durmayacağım. Evet haklıydın iyi bir baba olamadım. İyiyi bırak ben bir baba olmadım. Ama şu hayatta bir kere de olsa yardımına koşabilme fırsatım varken daha fazla seni beklemeyeceğim.”
Albay, sözlerinin bıraktığı etki mi yoksa Şevki’nin yıllardır yüreğini yakan acıya tek bir umutla merhem arayışı mıydı onu harekete geçiren emin değildi.
“ Ne geçiyor aklından? “
“ Gerekirse her şeyimi uğruna harcarım. Sokaklara haber saldım, bekliyorum.”
Korkut, Şevkinin içinde bulunduğu bu şeyin büyüklüğü ile tekrar yüzleşmişti. Sokaklar Türkiye değildi. Sokaklar Avrupa değildi. Sokaklar Asya değildi. Sokaklar tüm Dünyaydı. Albay sessizleşti. Bir asker olarak bir örgütün ayaklanmasına izin veremezdi. Kızının ölümünü de izleyemezdi. Ama bildiği bir şey vardı. O da artık Şevki’ye ne derse desin durmayacağıydı.
“ Elime net bilgiler geçmedi. Çok fazla söylenti var. Ama her birini değerlendiriyorum.”
Köşe bucak tüm dünya da kızını arıyordu.
Bir umut.
“ Benden ne istiyorsun ?”
Bir süre ses gelmedi.
“ Sadece bil.”
İki kelime: koca bir yetersizlik, koca bir çaba, koca bir… Telefon bu iki sözün ardından kapandı. Korkut yıllarca anlamaya çalışmıştı Şevki’yi. Askerliktendi mazileri. Korkut hiç beklemezdi Şevki’den bunları. Şevki İşlerinin pek hoş olmadığını söylemişti ama güzel seven bir adamdı. Korkut bunu o zamanlar görmüştü. Bu yüzden içi kaynamıştı.
Görevlere gittiğinde nereye soktuğunu anlamadığı bir sürü çikolata çıkarırdı. Tek bir tanesini bile yemezdi. Açlıktan öleceğini bilse bile. Korkut söylenirdi. ‘ Her yerinden çikolata çıkan adam açlıktan ölecek. Ulan çıkart da yiyelim.’ . Bu sözleri duyunca varlıkları aklına gelmiş gibi olurdu. Mecburi yiyince de ‘ Oğlum bunların sahipleri vardı ya.’ diye yakınırdı. Korkut’ta askeriye ye adım atar atmaz herkese bunları anlatıp söylenirdi. ‘Neymiş efendim ilerideki köyün çocuklarınınmışlar. Noel baba mübarek.’
Köy köy çocuklara çikolata dağıtan adam kendi kızını doğduğu ilk an terk etmişti. Çocukların gözlerinde çikolataları aldıkları anki olan mutluluk ışıklarının hayatını uzattığını söylerdi. Peki kızının gözleri…
Onun yüzünden o gözler etrafına hiç ışık saçamamıştı. Ne bir çikolata o ışığı geri getirirdi ne de bir baba artık.
⌘
GEÇMİŞTE KALAN MUTLULUK
“ Tamamdır abla sen hiç merak etme. Her şeyi çanta da dimi?”
Yasemin abla tam cevap verecekti.
“ Tabiy ki çantamda. Annemle beyabey hazıyladık Meyt abi.”
Kucağıma kurulmuştu premses.
“ Tamamdır abla.” diye önce Yasemin ablayı sonra “ Tamam prenses.” deyip Zeliş’i onaylamıştı. Ardından yanıma, arabaya bindi.
“ Kemerler takıldı mı?”
İkimizde aynı anda “ Evet.” diye bağırdık. Sanki arabada bir yetişkin, iki çocuk vardı. Bu düşünce bana ne kadar kasvet getirse de peşinde hepsini kovaladım. Ne var yani sevdiğim adamın ve dünya tatlısı bir kız çocuğunun yanında bende minik bir kız çocuğu oluyorsam. Kime ne?
Arabayı çalıştırıp hala bizi izleyen Yasemin ablaya korna çaldı. Görkem abi de son anda binadan çıkıp eşine sarılmış el sallıyordu bize. Dikiz aynasına yansıyan görüntüleri öyle güzeldi, öyle hoştu. İnsanın elinde değildi imrenmemek.
Kaçıyorduk, daha doğrusu Zeliş’i kaçırıyorduk. Hafta sonunu geçirmek için mükemmel bir plan yaptığını iddia eden diğer çocuk gibi bıcır bıcır yetişkinimizle yollardaydık. Planından zerre bahsetmemişti. Ne Zeliş’in merakla dolu onlarca sorusuna cevap vermişti. Ne de benim bin bir cilve ile sorduğum sorulara. Nuh der Peygamber demez bey. Yeni adı buydu Nuh Bey.
Radyodan çalan Senden Vazgeçemem – Semiramis Pekkan bize eşlik ediyordu. Tabi bununla birlikte Zeliş’in sesi de vardı. Şarkıyı söylemek için oldukça büyük bir gayreti vardı.
“ Şenden vayzgeçemem beyn.”
Mert’in arada bize dönen gözlerindeki mutluluğu dünyalara değişmezdim. Burasıydım ben. Bu kadardım. Şarkı bitti ve daha sakin bir şarkı başladı bu sefer şarkıya eşlik eden Mert’ti. Kahraman Deniz – Böyle Sever
İkimiz de hiç ölmeyecek gibi gülersin
Yâr, bana düşmanım ol, gel!
Düşür beni koynuna, boğuver!
Bu garibin ömrü sensiz geçer mi?
Gel bana, zindanım ol, gel!
Kelepçeyi vur, zulüm ol, gel!
İnsan insanı böyle sever mi?
Saatler geçmişti. Zeliş’in uykusu tüm direnişlerine rağmen galip gelmişti. Bu kadar enerjiyi nerden buluyordu asla anlamıyordum.
“ Sende uyu istersen biraz Canımın içi.”
O kadife ses bana da ninni gibi gelmişti .
“ Yok canım.”
Eli yanağımı nazikçe okşadı. Yol devam etti. Bir yanımız deniz bir yanımız harika ağaçlarla doluydu. Sanırım direnmenin bir faydası yoktu. Gözlerimin kapandığını hissediyordum. Görüntü küçüldü ve yok oldu.
“ Yaman, canparem hadi uyan. Cimcime sende uyuyor taklidi yapma. Ben, alttan alttan baktığını görüyorum”
Sesleri duyuyordum ama gözlerimi açamamıştım daha. Kucağımda bir kıpırtı hissettim.
“ Uyuyoydum biy keye ben. Tayam mı?”
Mert’in kıkırdadığını duydum.
“ Uyuyordun evet . Ben yanlış görmüşüm. Pardon.”
“ Geydik mi şimdi biş ?”
Merakla ve hevesle sorduğu soruya “ Geldik.” diye cevap aldı. Kucağımda zıplamaya başlayıp “ Geldik geldik. Hadi kalk Seşıl gelmişiz.”
Daha fazla durmazdım. Durursam bir yerlerim patlayacaktı.
“ Uyandım uyandım.”
Mert arabadan eşyaları indirmeye başlamıştı bile.
“ Hadi inelim. Dışarısı çok güzel görünüyor.”
Kucağımdan uzanıp cama yapışmıştı.
“ Tamam geri çekil açalım kapımızı.”
Kafasıyla onaylaması yetmezmiş gibi “ Tayam.” dedi.
Allah’ım ben nasıl yemiyim bunu? Bir yol göster. Kapıyı açtığımda elleri bana uzandı. Kucakta gezmeye bayılıyordu. Sıkıca tutup arabadan indim. Etraf o kadar güzeldi ki Zeliş haklıydı.
Güneş sıcacık, deniz ışıl ışıldı. Çiçekler öylesine renkliydi öylesine güzeldi. Az ileride ufak bir ev vardı. Mert’in yanına yaklaştım ama gözlerim hala etraftaki güzelliklerdeydi. Buraya aşık olan tek kişi ben değildim bunun için mutluydum. Zeliş’te aşık gözlerle bakıyordu. Küçücük çocuk aşktan ne anlar demeyin. Bana ‘Sen Meyt’te aşıksın dimi?’ diyen bücür bu. Ama ‘ Sen aşk ne demek biliyor musun?’ dediğim de verdiği cevabı kırk yıl düşünse o yaşta kuramaz insan.
“ Burası mı gerçekten?”
Bu sorumun içindeki duyguyu anlamak için gözlerime bakmıştı. Yüzüm genelde hissettiklerimi zor belli ederdi. Ama o gözlerimin içinde görürdü beni. Yalan yok başta baya çıplak hissetmiştim. Ama buna alışınca bozulmasından korkar oldum.
“ Hadi gidelim Seşıl.”
Kıpraşması durmayan zillim az kalsın kucağımdan düşecekti.
“ Tamam gideceğiz Zeliş. Önce annene haber verelim değil mi?”
Dinlememişti bile. Bende mecburen yere indirmiştim. Mert eşyaları taşırken bir an gerçekten büyülenmiş gibi onu izledim. Vücudu bir baş yapıt gibiydi. Görünüşüne fazlasıyla önem veren biriydi. Bunu biliyordum ama vücuduna verdiği önemin yarattığı eser dillere destandı.
Hayır benim dilime destandı. Eline yapışan Zeliş’in minik elini sıkıca tutmuş eve ilerliyorlardı. Zeliş’in elini o kadar narin tutuyordu ki kırılmasından korkar gibiydi. Avucunun içinde nerdeyse yok olacak o el elini bırakıp serçe parmağına sıkıca tutundu. Rahat tutunması için Zeliş’e doğru eğilmişti.
“ Gelmiyor musun Canparem?”
Allah’ım bu adam beni kendine gerçekten meftun ediyordu.
“ Geliyorummm. Yasemin ablayı arayacağım.”
İki saniyede bana ne yapacağımızı unutturdunuz beyefendi. Hemen arayıp geldiğimizi haber verip yanlarına pıtı pıtı gittim. Ben böyle biri değildim yaa. Ayakları yere sağlam basan hatta gerekirse yeri göğü inleten biriydim. Korkuyordum aslında böylesine sevilmekten, yumuşamaktan… Sevgiden mahrum kalan güçlü olurdu. Bunu öğrenmiştim ben. Bunca yıl güçlü olmak için uğraşmıştım. Bunca yıl, 26 yıl. Sevginin esirgendiğinde neler olduğunu da, fazlasının verildiğinde neler olduğunu da görmüştüm. Hepsi zarardı. Ama o… Bakışlarım buz dolabına aldıklarını dizen o şahane adama kitlendi. O başkaydı bu sevgi nasıl açıklanır bilmiyordum. Bu yüzden beni korkutuyordu. Kafamı iki yana sallayıp kendime gelmeye çalıştım. Mutsuz kendime değil mutlu olmaya çalışan kendime.
“Zeliş nerde?”
Sorumla birlikte içerden sesi geldi.
“ Buyadayımkine.”
Ses geldiğine göre iyiydi diye düşünüp Mert’ e yardıma gittim.
“ Bende yardım edeyim.”
Bakışları üzerimde gezindi.
“ Yardım ha?”
Kapağı kapatıp yaklaştı.
“ Et.” deyip ellerini belime doladı.
Başını boynuma gömüp derin bir nefes aldı. Verdiği nefes tüylerimi diken diken etti.
“ Tüm huzurum burada.” Diye fısıldadı.
“ Denic çoh Gökşin.”
İkimizde mutfağa koşarak giren Zeliş’e döndük.
“ Sen gökçinin ne olduğunu nerden biliyorsun?”
Sorumuza ciddiyetle cevap verdi.
“ Babam söyledi. Anneme süyekli Gökçinim diyoydu. Bende soydum ne demek diye. Çok güzel bir mavimşi demekmiş.”
Gülmemek elde değildi.
” Kız sen mavi ne onu öğrendin birde mavimsi mi kaldı?”
Mert’in sitemine kıkırdayarak karşılık verdi. Yaşıtlarına göre oldukça zekiydi. Belimde olan elleri tekrar varlığını hissettirip belimi okşadı ve geri çekildi.
“ Eee kim Gökçin denice geliyor?”
“ Ben, ben, ben.”
“ Hadi hazırlanalım o zaman.” deyip Zeliş’in elini tutum.
Ama peşinden sürüklenen bendim. Çantasını açıp kararsız bakışlarını bana çevirdi.
“ Şimdi hangisini giynicem beyn ?”
“ Aslına bakarsan bende kararsızım.”
Bakışlarım kıyafetlerim de gezindi.
“ Hadi birbirimize seçelim.”
Önerim hoşuna gitmişti. Ve iki kararsız sonunda seçmiştik. Zeliş’i bazen çok fazla kendime benzetiyordum.
“ Hazırsanız gidelim mi artık?”
Bir süredir kapıda beklediği sesinden anlaşılıyordu.
“ Hadi hadi.”
Zeliş’i aynanın önünden kovaladım. Süslü Pakize yaa. Arkada kalıp mutluluğu izlemek hoşuma gidiyordu bu yüzden yine arkada kalıp gülüşler eşliğinde denize koşmalarını izledim. Mert Zeliş’in boyuna yetişebilmek için denizin dibine oturdu. Zeliş kendini denize atıyordu. Mert ‘te atladığı yerden onu çıkarıyordu. Süper kahramanlar bunu yapardı. Düştüğün yerden çıkarırlardı. Bende yanlarına gittim.
“ Sen biraz Seçil ablanla oyna olur mu ? Ben ilerilere gidip geleceğim.”
Zeliş’in kaşları çatıldı.
“ Beni de al o caman.”
“ Kız zilli beni mi beğenmedin?”
Çattığı kaşları bana döndü.
“ Hayıy. Sende gel. Beyabey gidelim.”
“ İlla engin denizlere açılacağım diyorsun.”
Mert’in sözleri kafasını karıştırmış olmalı ki gözlerini kıstı.
“ Engin denic ne?”
O kadar tatlıydı ki gülmeden edemedim.
“ Engin deniz, ucu bucağı çok uzaklarda olan demek.”
Evet an itibariyle küçücük çocuğa bu kadar karmaşık kelime edilmemesi gerektiğini ona attığım bakışlarım hatırlattım.
“ Bu söylediklerimi unut, sil. En baştan açıklıyım. Çok büyük deniz demek.”
Bakışlarını denize döndü. Ufuk çizgisine bakıyordu.
“ Kayboluy muyum?”
“ Merak etme biz seni asla kaybetmeyiz.”
Sözlerimi Mert’te desteklemişti.
“ Biz hep buradayız. Kaybolmayacaksın.”
Zeliş’in yüzünde güvenin verdiği bir gülüş oluştu.
“ Tayam o zaman engin denicleye acıyalım.”
Mert’in omuzlarına atladı. Adım atacak olduğunda bağırdı.
“ Duy!”
İçime bir anlık endişe doldu. Her bir yerine dikkatlice baktım. Bir şeyi yoktu.
“ Gidemeyiz ! Denic açıymadı.”
Allah’ım benim aklım çıktı. Ya rabbim sen yenisini ver, n’olur. Mert’in kahkahası denizi gerçekten açabilirdi. Neyse ki derin bir soluk alıp durumu açıklamaya başladı.
“ Kız bu öyle bir şey değil. Denizde ilerilere gitmeye açılmak denir. Ayrıca oralarda su senin boyundan da yüksek. Sakın ben ineceğim diye tutturma. Hiçbir yere bırakmam seni.”
Onaylarken başını aşağı yukarı salladı. İki yandan topladığım bukleli saçları da uçlarından damlayan sularla onunla birlikte sallandı. Belki bir anne değildim ama kız çocuğu çok güzel bir şeydi. Ve Zeliş çok güzel bir kız çocuğuydu. İlerledikçe tedirgin olacağını düşünmüştüm. Ne de olsa yüzmeyi bilmiyordu. Ama tam tersine kendi uydurduğu daha doğrusu yeni öğrendiği kelimeyle tatilimizi ve denizi anlatıyordu.
“Biz geldiyk tatile e e e.
Buyası çoh güzel. Çoh çoh.
Engin denicleye açıydık. Biz biz.
Lay lay lay la la.”
Nakarat buydu. O kendince eğlenirken biz çoktan suyun boynumuza geleceği yerlere gelmiştik. Adımlarım suyun eşliği ile Mert’in önüne geldi. Gölgesi güneşi kesen bir çınar ağacı gibiydi. Yine de denizin yüzeyi ışığı yansıttığı için gözlerimi kısmak zorunda kalmıştım. Beklemediğim daha doğrusu ne olduğunu anlamadığım bir anda dudaklarını dudaklarım da buldum. Şaşkınlığımı atamadan kafama yapışan iki minik el saçlarımı avuçladı. Dudaklarımı ger çekip inledim. Mert’in eğilmesiyle Zeliş ufacık da olsa dengesini kaybetmişti.
“ Düşgün duy Meyt düşücem.”
Ellerini tutup saçlarımdan ayırdım. Artık kafam yarısı yonulmuş bir tavuktan farksızdı.
“ Ne hale getirdin güzelim saçlarımı Zeliş?!”
“ Ne yapayım beyn? Düşse miydim çoh deyin denice?”
“Tabi ki düşme. Düşme de madem tuttun neden çekiştiriyorsun.”
Dudaklarını ve bakışlarını yukarı dikti. Hiçbir şey yapmadığı iddia ettiği zamanlarda bunu yapardı. Madem hiçbir şey yapmamıştı. Birazda biz oynayalım o zaman demi?
“ Gel kız buraya.”
Mert’in omuzlarından aldığım gibi suyun içerisine soktum bedenini. Kucağımda ,beraber denizde dolanmaya başladık. Mert ilerilere doğru yüzüyordu. Yalan yok. Arada, yani Zeliş’i kontrol etmediğim zamanlarda Mert’i izliyordum. Yine fazla yükselmiştim. Onu izlemek keyif veriyordu. Ama artık kıyıya çıkma zamanı gelmişti. Çünkü çocukla deniz iki kat daha fazla yoruyordu. Kıyıya gelip Zeliş’i güzelce kurulayıp gitmek için çırpındığı kum oyuncaklarının yanına bıraktım. Bende şezlonga oturup onları izledim. Bir Zeliş’e bir Mert’e bakıyordum. Kesin başım tutacaktı. Bir süre sonra ağrının geldiğini hissedip Zeliş’in yanına gittim en azından biri yakınındayken kontrol etmek daha kolaydı. Çok geçmeden Mert’te denizden çıkmıştı. Ama ne çıkma. Zeliş’ten utanmasam bir ıslık patlatırdım.
Kurulanıp mangalı yakmaya koyulmuştu. Mert’in çıktığını gören Zeliş kumu etrafa fırlatarak koşa koşa yanına gitmişti. Bu yaşlarda çocuklar karşı cinsin ilgisini ister ve hissederlerdi. Bu yüzde erkek anneci, kız babacı olur derler. Peki ya annesi babası olmayanlar, onlar kimci olurlar?
Valla ben Zeliş’in beni daha çok seveceği günleri bekliyorum. Eminim bir gün beni de çok sevecek. Yemek hazırlığıydı, yemek yemekti derken oldukça yorulmuştu Zeliş. Ama yine de GÖSE diye tutturmuştu. Göse minik bir kızı canı pahasına koruyan bir kahramanın hikayesiydi. Kızın başına ne gelirse gelsin onu tüm musibetlerden korumuştu. Tabi bu çizgi filmde böyleydi. Aslı nasıldı kimse bilmiyordu. Dedikodularda ona ihanet ettiğini söyleyenlerde vardı. Onu yarı yolda bıraktığını söyleyenlerde. Ama en acısı aslında onu hiçbir zaman koruyamadığını söyleyenler.
Çizgi film bitmeden Zeliş uyumuştu bile.
“Ben yerine götürürüm.”
Mert minik bedeni kucaklayıp gitmişti. Öylesine odaklanmıştım ki çizgi filme Mert’ in geldiğini bile fark etmemiştim. Ta ki yanıma gelip kollarını bana dolayana kadar. İrkilmemle onu endişelendirmiştim.
“ İyi misin?”
Bakışlarımı odaklayıp onu gördüğüm de iyiydim. Kafamı sallayıp bende ona sarıldım.
“Canparem.”
Sesinde sanki bir ateş vardı. İçimi yakıp kül etmek için bekliyordu.
“ Kızıl Fırtınam.”
O kızıl fırtınaydı. Namı değer KIZIL FIRTINA : Yer yüzünü kızıla boyayan, asla nerden geldiği anlaşılmayan… Gökten gelen bir felaket.
Gülüşüyle birlikte gözlerini kapatıp başını iki salladı.
“ Bana böyle seslenme.”
“ Neden? Sen Kızıl Fırtına değil misin?”
Bakışları derinleşti.
“ Kızıl Fırtınayım. Ama sana değil. Sana asla ama alsa zarar vermem. Canının tek bir parçasına bile.”
“ Ama benim hoşuma gidiyor namın.”
Dudakları dudaklarımın ucuna fısıldadı.
“ Biliyorum.”
“ Benimde hoşuma neler gidiyor biliyor musun?”
“ Bilmiyorum. Nelermiş?”
Yalan kıvırmam hoşuna gitmişti. Aramızdaki ateş artık harlanmıyordu çünkü biz yanıyorduk. Ateşi harlayanlarda ateşe tutulmuştu. Çizgi film bitmiş , dakikalar saati kovalamıştı. Tenimde soluklanırken “ Şu huzuru ne kadar özledim bilemezsin.”
Sözlerine kaşlarımı çattım.
“ Asıl sen bilemezsin benim nasıl özlediğimi.”
“ Kavga mı istiyorsunuz Yüzbaşı Hanım?”
“ Valla olabilir. Size düello talep ediyorum.”
“ Bu arada ateş kes. Senin sırf keyif aldığın için topuklu ayakkabı giyinip Yağız’la dövüştüğünü duydum. O yüzden ben başka bir dövüş talep ediyorum.”
Kıs kıs güldüm. Demek o dövüş askeriyede yayılmıştı.
“ Gerçekten çocuğu topuklu ayakkabı giyinip mi o hala getirdin?”
Sesinde tedirginlik vardı. Bu sefer gülen bendim. Masum masum baktım. Hiçbir şey yapmamışım gibi. Ama evet yapmıştım.
“ Şimdiden uyarıyorum bu kavgada topuklu ayakkabıyı bırak üstünde fazlalık hiçbir şey olmayacak. Şuan gibi.”
Yüzündeki haylaz gülümseme ile dudaklarını boynuma gömdü. O öptükçe bende kendimden geçtim. Elleri üzerimde gezinmeye başladı. Soluklarım gittikçe hızlandı. Huzurun başka bir boyutundaydık ki bir ağlama sesi duydum. Mert’te duymuş olmalı ki sırtımdaki eli durdu. İkimizde toparlanıp yukarı çıktık. Zeliş yorganın altında top gibi olmuş ağlıyordu. Yorganı açıp yanına girdik.
“ Miniğim ne oldu sana?”
“ Çok koyktum Seşıl.”
Kollarını açıp bana kocaman sarıldı .
“Kabus mu gördü benim premsesim?”
“ Eveyt Meyt. Çoyk kötüydü.”
Benden ayrılan bir kolu da ona dolandı. İkimizde tüm sevgimizle onu sarıp sarmaladık.
Herkes buradaydı . Tüm timim, Mert, Korkut Albay ve ileride çoğunu tanımadığım bir kalabalık. Güneş tüm gücüyle bahçeyi aydınlatıyordu. Etraf tüllerle, balonlarla ve çiçeklerle süslenmişti. Bir kutlamaydı ama neyin kutlaması? Çağatay ve Melis karşılarındaki tanımadığım insanlarla sarılıp tokalaşıyorlardı. Mert, Yağız ve Baran’la koyu bir sohbetin içindeydi. Açelya, Damla ile birlikte ellerindeki pasta tabaklarını minik çocuklara dağıtıyorlardı. Korkut Albay bir ağacın altında tüm olan biteni izliyordu. Herkesin üzerinde dolanan gözleri bir bana değmiyordu. Yanına gidip oturdum.
“ İnsanları izlemekten yorulmadın mı ? Aralarına karışma vakti geldi de geçmiyor mu sence de?”
Soruma cevap vermedi. Yanımdan ayrıldı ve Çağatay’la Melis’in yanına gidip aralarına karıştı. Herkes bir şeylerle uğraşıyordu. Ama kimse beni gömüyordu. Fark etmiyordu.
“ Gelsene canım.”
Sese döndüğümde Mert’in bakışları ile karşılaştım. Beni gören ilk kişiydi. Ona doğru yöneldim . Onun bana uzanan eline dokunmak için elimi uzattım. Ama hala aynı yerde olduğumu gördüm.
“ Canım hadi.”
Bu sefer adımlarımı daha büyük attım. Ama olmadı. Hala çok uzaktaydı ve ben o ağacın dibine çakılmıştım. Koştum, tüm gücümle ona yetişmek için koştum. Ben koştukça o uzaklaştı. Benim nefesim kesildikçe onunda sesi kesildi. Etrafta kimse kalmamıştı. Bir tek ben ve o çınar ağacı kalmıştık. Koca dalları üzerime doğru geliyordu. Koşmam ondan uzaklaşmamı sağlamıyordu. Dallar her yeri kapatmıştı. Bir çıkış yolu bulmak için ağacın etrafını kaç kere turlamıştım?
Çıkış yoktu. Geriye bir ben kalmıştım birde hapsolduğum çınar ağacı .
Derin bir nefesle yerimden sıçrayarak uyandım. Etraf karanlıktı ama görüşüm kısa süre de netleşti. Zeliş yanımdaydı. Onun yanında da Mert vardı. İkisi de birbirine sarılmış huzur içinde uyuyordu. Hareketlenmem Mert’i uyandırmıştım.
“ Bir şey mi oldu?”
“ Kabus gördüm.”
Kollarının arasındaki Zeliş’e rağmen dikkatlice, onu uyandırmadan bir kolunu bana uzattı.
“ Gel bakıyım şöyle. Taaa nere gitmişsin.”
Yatağın benim olduğum ucunu gösterdi.
“Tabi kabus görürsün. Huzurdan uzaklaşmışsın. Gel hele koynuma.”
Sözünü dileyip koynuna yanaştım. Haklıydı kokusu bile rahatlamamı sağlamıştı. Derin bir nefes çektim.
“ Sen merak etme güzelim. Ben şimdi bütün o kötü kabusları…”
Bir an durdu. Hala uyku sersemiydi.
“ İyi kabusları da hepsini kovarım. Korurum seni korkma.”
Sıkıca sardım kollarımı ona ve beraber uykuya daldık.
⌘
ÇALINAN YAŞAM
Yine o kadının karşısındaydı. Etrafını saran parfüm kadından yayılıyordu. Bu sefer depoda teklerdi. Masalar boştu. Girişte onu içeri alan kadın da ortadan kaybolmuştu. Karşısında oturan kadın gözlerinin içine bakıyordu. Ve Onur bu bakıştan oldukça rahatsızdı. Ama bunu başarılı bir şekilde sakladı. O oyun kurucuydu ve ne hissederse hissetsin eğer istemezse bunu kimse bilmezdi.
“ Haberler iyi. Senin kıza dair elime bilgiler geçti.”
Gerginlikten çarpan kalbi duyduklarıyla göğüs kafesini tepmeye başladı.
“ Her şey dosyanın içerisinde.”
Önümdeki dosyayı arzu dolu ağır hareketlerle uzattı. Onur dosyayı alacaktı ki dosya bir anda geri çekildi.
“ Umarım bunun bedelini unutmamışsındır.”
Ortamı sessizlik ele geçirdi. Sessizlikte bile kadından etrafa arzu dolu bir kasvet yayılıyordu. Sanki her yerdeydi. Hakimiyet ellerinin arasında gibiydi.
“ Salak birine benzemiyorsun. Ya da sözünden dönecek bir şerefsiz. Ki dönsen de artık çok geç. İmzaları attın. ”
Eli dosyayı adeta okşuyordu.
“ Değilim. Unutmadım , unutmam da.”
Onur da kendinden bir şeyler saçıldığına emindi. Kadının hakimiyetini öfkesi kamçılamıştı.
“ Şimdi o dosyayı ver.”
“ Nezaket çok önemli bir görgü kuralı Saylam.”
“ Benimle oynama! Buna çok pişman olursun!”
“ İplerin benim elindeyken mi?”
Kendinden emin gözleri dosyada gezindi.
“ Dosyayı ver. Sonrası neyse ne!”
Sabrının sınırı yoktu çünkü sabrı yoktu.
“ Peki.”
Ellerini dosyadan çekti. Onur dosyayı aldığı gibi hareketlendi.
“ Acele etsen iyi olur. Pek iyi değilmiş. Yazık.”
Son kelimeyi duyması için bağırsa da çok geçti. Onur çoktan gitmişti.
“ Zaaflar insanları tüketen bir tümör gibi. Hem can yakıcı hem de can sıkıcı ve seni nasıl bulduğunu bile bilmiyorsun.”
Bir ah çekti.
“ Gerçekten yazık.”
Onur’un haline acımıştı.
Yüzüne çarpan hava bile ferahlatmamıştı içini. Kapıdan çıktığı an dosyayı açmıştı. Ayakları yere çakılı kalmıştı. Gözlerinin üzerinde gezindiği kelimeler gerçekten olmuş muydu? Ona bunları yapmışlar mıydı?
YAZIMDA BİR HATA OLDUYSA AFFOLA 🤎🪖💚