UYARI: BÖLÜMDE KAN, ŞİDDET, ARGO BULUNABİLİR.
MÜZİK: SUZAN HACİGARİP – KUL
AYDİLGE/ AŞK PAYLAŞILMAZ
NİLÜFER – SON ARZUM
ÜMİT SAYIN / GÜL BEYAZ GÜL
DÖNÜM NOKTASI: GERÇEK OLMAYAN DOĞUM
‘’Şevki!’’
Sonunu uzatmıştı Nilüfer. Şevki telaşla içeri girmişti. Telaşı doğumu an meselesi olan kızı yüzündendi. İçini saran telaş o kadar tatlıydı ki hemen karısına koştu. Koltukta uzanmış kitap okuyan karısı gördü. Her şey normal gibiydi.
’’ Efendim çamurumda açan nilüferim.’’
Nilüfer sürekli itiraz ederdi bu dediğine. Onun bir çamur olmadığını iddia ediyordu ama Şevki çamurun ta kendisiydi ve Nilüfer onun mucizesiydi.
‘’ Deme şöyle dedim sana kaç kere Şevki?’’
Şevki karısını bu haldeyken asla kıyamıyordu. Yaklaşık dokuz aydır ne derse yapıyordu. Kulu köpeğiydi. Gerçi Şevki her zaman böyleydi ama bir evladı olacağını öğrendiği anda iki kat daha kul köpek olmuştu.
‘’Sen ne dersen öyle olsun hayatım.‘’
Nilüfer zorda olsa koca göbeğini hareket ettirmeyi başarıp yana dönmüştü.
‘’Aşkım’’ demişti uzata uzata.
‘’ Ben çok sıkıldım burada. Tamam kitap okumak falan çok güzel ama gözlerim acımaya başladı biraz dışarı çıkıp yürüsek. Hem doktorda yürüyüş yapmamı söyledi. Yoksa valla doğmayacak babası kılıklı. ‘’
Şevki bu sözlerine güldü. Birkaç aydır şehirden biraz uzaktalardı. Nilüfer, Şevki dışında kimseyi görmüyordu ; annesini, babasını, kardeşini, arkadaşlarını, dostlarını … Şevki onu bu harika eve getirmişti ama dışarı çıkmak istediğinde bile zor izin veriyordu. Nilüfer anlıyordu onu: kızını da karısını da korumaya çalışıyordu. Ortalık karışıktı. Şevki durmadan gidip geliyordu. Nilüfer bazen çok korkuyordu: evden gelen seslerden ya da Şevki yokken doğumun başlamasından. Evde bir kadın doğum uzmanı onlarla yaşıyordu her şarta karşı ama bu Nilüfer’in korkusunu engellemiyordu.
‘’Benim karım bahçeye mi çıkmak istiyor?’’
Nilüfer en tatlı haliyle büyük kozunu oynamıştı.
‘’ Bir tek ben değil, kızımızda istiyor. Bizi kırmayacaksın dimi babası ?’’
Şevki çoktan mest olmuştu. Nilüfer karnında hissettiği hareketlenmeyi eşinin de hissedebilmesi için elini alıp karnına koymuştu.
‘’ Tamam hanımlar bana sadece bir saat verin olur mu ?’’
Nilüfer neden bu kadar uzun bir zaman istediğini anlamamıştı ama kafasını tatlı tatlı sallayıp kabul etmişti.
Tam bir saat sonra geri gelmişti Şevki. Nilüfer aynı yerinde duruyordu. Uyku onu ele geçirmişti. O kadar güzel görünüyordu ki : kumral dalgalı saçları etrafa dağılmıştı, elleri şiş içindeydi ama yine de çok güzeldi. Hamile kadının bebeği kızsa annenin güzelliğini alır derlerdi.
‘’Yalancılar.’’ diye fısıldadı Şevki çünkü karısının güzelliği daha da artmıştı. Yanaklarındaki çillere dokundu parmakları. Öyle bir özenle yerleştirilmişti ki yüzüne meftun olmamak imkansızdı.
Nilüfer kıpırdandı ve gözleri aralandı. Kocasını görünce dudaklarına bir gülücük yayıldı.
‘’ Gidiyor muyuz bahçeye ?’’
Uyanır uyanmaz bunu sorması buruk bir gülümsemeye neden olmuştu Şevki’de.
‘’ Özür dilerim sevgilim. Seni böyle tutsak gibi yaşatmayı hiçbir zaman istemedim. N’olur anla beni?’’
Nilüfer’in eli kocasının sakallı yanağına gitti.
‘’ Anlıyorum sevgilim, anlıyorum. ‘’
Şevki sözlerine güvenmişti. Onları korumak için yaptığını anladığına inanmıştı. Nilüfer’in gözlerine ufak bir hüzün çiçeği dokundu.
‘’ Çıkamayacak mıyız dışarı?’’
Karısının şiş ellerini öptü.
‘’ Çıkacağız hayatım. ‘’ deyip karısının kalkmasına yardım etti.
Ona bir baston gibi destek olup bahçeye götürdü. Kocaman bir ağacın altına doğru ilerletti.
‘’Hava çok güzelmiş.’’ diye bir mırıltı döküldü Nilüfer’in dudaklarından.
‘’ Nasıl istediysen Allah duymuş sesini Nilüferim. Yoksa Şubat ayında böyle güzel bir havanın görülmesinin başka bir açıklaması olamaz.’’
Nilüfer kıkırdadı.
‘’ O ilerideki ne ?’’
Şevki, işaret ettiği yere baktı. Yalandan bir tepki verdi.
‘’ Aa a neymiş o?’’
Nilüfer’i oraya getirdi. Nilüfer yere serili örtünün üstündeki şeylere tek tek bakarken ağzı sulandı. Şevki karısının en sevdiği yemekleri, meyveleri , çiçekleri sermişti örtünün üstüne. Nilüfer’e yardım edip onun oturmasını sağladı ve hemen yamacına oturdu.
‘’ Evet benim güzeller güzeli karım ilk ne yemek ister?”
Gözü yemeklerde gezindi ama bir türlü seçemedi. En son bakışları çilekli yaş pastaya takıldı. Dışı beyaz krema ile süslüydü, üstü ise çileklerle. Çileklerden birine uzandı ve ağzına attı.
‘’ Kesiyim hemen bir dilim sevgilim. ‘’
Tam kesmek için uzanmıştı ki yine fikri değişti.
’’ Dur kesme.’’ dedi.
Gözü bu seferde koca bir tabak mantıya kaydı.
‘’ Mantı istiyorum yani istiyoruz.’’
Deyip kollarını karnına doladı.
‘’ Tamamdır. Hemen servis edeyim.’’
Bir servis açtı ve karısına verdi. İştahı iyice açılmıştı. Kaşığı ağzına tıkışını izledi Şevki ve gülmeden edemedi.
’’ Ne var yaa ?’’
Ağzı dolu olmasına rağmen sitemini esirgememişti.
‘’ Bir şey yok karıcım. Seni izlemek beni güldürüyor. Sen benim huzurumsun.”
Deyip yanağına kocaman bir öpücük kondurdu. Nilüfer tam bir şey diyecekti ki ufak bir öksürük böldü onu. Şevki su yada bir içecek aradı ama yoktu.
‘’ Bekle hayatım hemen su getiriyorum.’’
Hızlıca ayaklandı ve içeri gitti. Kısa süre sonra şükür ki Nilüfer’in öksürüğü kesilmişti. Ama bu huzurlu ortamı başka bir ses bölmüştü. O keskin ses tam yanından geçmişti Nilüfer’in ve önündeki o güzelim çilekli pastayı delip geçmiş, mahvetmişti.
Nilüfer arkasını dönüp baktığında ellerinde tüfeklerle koşan silüetleri gördü. Acele ile kalkmaya çalıştı. Zor olmuştu ama canı acısa da başarmıştı. Ayaklandığı an eve koşmaya çalışmıştı. Yalın ayakları toprağa ve otlara eze eze ilerlemişti.
Yavrusunu korumak için ellerini karnına dolamıştı. Ama silah sesleri kesilmedi. Yanından yöresinden geçen kurşunlardan var gücüyle kaçtı. Eve az kalmıştı ki dışarı çıkan kocasını gördü.
‘’Şevki!’’ diye bir feryat döküldü dudaklarından.
Elini ona uzatmıştı. Onun güvende olduğu ellerdi, Şevki’nin elleri. Şevki’nin bakışları onu bulduğunda ona doğru hamle yaptı. Lakin yetişememişti. Nilüfer’in etrafında vızır vızır dolanan kurşunlardan biri ona isabet etmişti. Kendini de kızını da daha fazla taşıyamamıştı. Dizlerinin üzerine düştüğünde kızı da düşmüştü bu lanet dünyaya.
‘’ Nilüfer’im!’’ diye haykırmıştı.
Yere düşmesini önleyip tutmuştu ona uzanan eli ama koruyamamıştı. Etrafta koca bir çatışma vardı ama umurunda değildi Şevki’nin. Onun umurunda olan tek şey kollarında olan canlardı. Nilüfer zorlukla derin bir nefes almıştı.
‘’Şev.. Şevki.’’ diyebilmişti.
Acı hissetmiyordu ama içi sıkışıyordu. Nefesi daralıyordu.
‘’Şev..’’
‘’Zorlama kendini güzelim. Zorlama hayatımın anlamı. Dayan, n’olur dayan.’’
Kelimeler boğazına dizilmişti. Nilüfer’in gözleri derinden gelen acı karmaşası ile titredi. Dudaklarından acı dolu bir haykırış döküldü. Şevki’nin eli kanamayı önlemek için karısının göğsünü delen kurşunun üstüne kapandı. Bir haykırış daha döküldü dudaklarından ama bu daha çok bir uğultu gibi derinden gelmişti.
Eli zorlukla karnına dolanmıştı. Şevki’nin gözleri karısının karnına kaydı. O an görmüştü olan biteni. Suyu gelmişti Nilüfer’in. Şevki kala kalmıştı ama bu çokta uzun sürmemişti. Karısının yavaşlayan hareketleri ve gittikçe kaybolan sesi onu kendine getirmişti.
‘’ Ebeyi getirin, ambulans çağırın, bir şeyler yapın laaaann!!’’
Haykırışları kurşun seslerini bastırmaya yetmemişti. Etrafta yerde yatan adamların yanı sıra etrafına toplananlar da vardı. Denen emirleri yerine getirmeye çalışıyorlardı. Çatışma sesleri son bulmuştu. Nilüferin baygın gözlerinde gözlerini ayırmıyordu.
‘’ N’olur dayan kurban olduğum.’’
Onu kan gölünün ortasından kucağına alıp içeri taşıdı. Ebe, elinden geldiğince müdahale ediyordu.
‘’ Durumu çok ağır. Kendinde değil ve doğum başladı. Yarası göğsünü delmiş. Hastaneye gitmemiz lazım. ‘’
Deyip duruyordu. Şevki’nin bağırışı yükseldi.
‘’Nerede lan bu ambulans!’’
Bir eliyle yaraya baskı yapıyordu diğer eliyle saçlarını okşuyordu karısının.
‘’Nilüfer’im sık dişini.’’
Nilüferle konuşurken sesi o kadar naifti ki az önce bağıran, sesiyle etrafı inleten bir başkasıydı sanki. Gözleri hafifçe tekrardan aralanmıştı. Şevki bunun iyiye işaret olduğumu düşünmüştü.
‘’Şev.. Şevki.’’
Şevki alnını yarayı tuttuğu elinin üstüne koyup göz yaşlarını gizlemeye çalışmıştı. Ama Nilüfer konuşmaya devam edince gözlerinin içine baktı.
‘’ Ona iyi bak, kızımıza iyi bak. ‘’
Sözünü kesti Şevki .
‘’ Bakacağız karıcım. Biz bakacağız kızımıza.’’
Nilüfer’in bir eli karnını asla bırakmıyordu. Diğer elini ise zorda olsa yanağındaki elin üzerine getirmişti.
‘’ Ona, onu çok sevdiğimi ve bunun hiçbir zaman değişmeyeceğini söyle. Ona.. Annen seni çok sevdi de. O sana emanet.’’
Solukları gittikçe yavaşlamıştı.
‘’ Yavrum sana emanet.’’ demişti ve bu sondu.
Son nefesinin yettiği cümle bu olmuştu. Kocasının elinin üzerindeki eli düşmüştü. Karnını sıkı sıkı tuttuğu eli, kızına sarıldığı eli, artık boşluğa tutunuyordu.
Şevki’nin eli karısının yüzünü iyice kavradı.
‘’ Nilüfer, Nilüfer’im!’’ diye seslendi ama bir karşılık alamadı.
Kapıdan siren sesleri yükselmişti ama onlar bile yetişememişti Nilüfer’e. İtiraz ettiği o çamur bataklık onu derinlere çekmişti. O kökleri çok güçlü olduğuna inanan bir nilüferdi. Köklerini kocasına bağlamıştı ama o bağlar onu hayatta tutmaya yetmedi. Gerçeği değiştiremedi. O köksüzdü bu yüzden savrulup gitmişti. Yuva dediği yerden bataklığın en derinlerine hem de. Bir daha kökleri hiçbir yere bağlanamayacaktı.
Ama o bu dünyaya bir kök bırakmıştı. Kendi köklerinde büyüttüğü bir nilüfer bırakmıştı ve içten içe tek umudu. Onun köklerinin olması ve bağlandığı yerden asla kopmamasıydı.
⌘
GÜNÜMÜZ
Kadir’ in alnına sıktı. Sıra bana gelmişti. Namlunun ucu alnıma değdi. Saniyeler saatmiş gibi geliyordu. Her şeye veda ediyordum. Aileme, mesleğime, vatanıma…
Vatanım sağ olsun, ailem var olsun, mesleğim gayrı benden şad olsun...
Beklediğim o yüksek ses gelmedi. Sesi algılayacağımdan da emin değildim. Ama kulaklarıma başka bir ses geldi. Beni buradan çekip çıkartacak bir umuda sebep olan birkaç kelime.
‘’ Buldular bizi, geliyorlar. Gitmemiz lazım.’’
Sesteki endişe ve korkuyu hissetmiştim. Yüzümde buruk bir gülümseme oluşmuştu.
‘’ Türkler asla geride adam bırakmaz. Ölü ...’’
Bakışlarım silah arkadaşlarıma kaydı. Sonra ise tüm kinimi gözlerimle itin üstüne saçtım.
‘’ Ya da diri.’’
Bakışlarında saklamaya çalıştığı endişe vardı, görmüştüm.
‘’ Öyle mi asker ?’’
Endişesine rağmen sesinde hala tehditvari bir tını vardı.
‘’ Alın bunu! Bizimle geliyor.’’
Kameraya dönüp gülümsedi.
’’ Şovumuz aslında bitmişti yani bitecekti ama maalesef edilen müdahaleler nedeniyle şovumuzun sonu ertelendi. Bir daha ki yanına kadar acı ile kalın.’’
Acıyı üstüne basa basa vurgulamıştı. Verdiği acı yetmezmiş gibi. Yayın kapanmıştı, kameraları toparlıyorlardı.
’’ Haydeyin lan! Çabuk olun.’’
Bakışları yine bana döndü. Bu sefer bakışlarında endişenin yanında minik bir kıvılcım ateşi vardı ama bu ateş neyin nesiydi anlamamıştım. Düşünecek zamanımda olmamıştı. Bir ses duymuştum, tok bir sesti. Sesle gelen keskin acı enseme saplanmıştı. Gördüğüm gözler bulanıklaşmıştı. Kimdi lan benim güzelim gözlerimin suyuna çomak sokup karıştıran. Hoşt olan git kendi suyunda oyna.
Ne bulandırıyorsun suyumu?
Valla kim yapıyorsa bokun çıkartmıştı çünkü artık hiçbir şey görmüyordum. Sesler peşi sıra kaybolmuştu.
⌘
BİR SÜRE ÖNCESİ
‘’Tim beni duyuyor musunuz?’’
‘’ Evet Albayım.’’
‘’ Kurtlarım! Yetişin onları alıp yuvaya gelin.’’
Kendini dik tutmaya çalışıyordu. Bunca acı görmüştü omuzları ama bir evlat acısı görmemeliydi. İçi keşkelerle doluydu. Keşke onu göndermeseydim. Keşke pusu olduğunu anlasaydım. Keşke onların yerine orada ben olsaydım. Keşke Seçilim, evladım burada olsaydı.
Keşkeler ağır gelmişti yaşlı omuzlarıma. Zor tutuyordu omuzlarını, tutmalıydı da herkes onun gözünün içine bakıyordu. Mert yayını gördüğünden beri kapının dibinden ayrılmıyordu. Elinde telefon çöktüğü yerden olup biteni izliyordu. Kapı her açıldığında aynı soruyu tekrarlıyordu.
’’ Nerde Seçil Albayım?’’
O da bilmiyordu. Dakika başı Zafer timinin bir başka eri bilgi almak için uğraşıyordu.
‘’ Albayım bir haber var mı, neredeler ? Hemen gidip alalım.’’ diye soruyordu.
Albay en son dayanamayıp kapıya çıkmıştı.
‘’ Bir daha her hangi biriniz dikkatimi dağıtıp evlatlarımı bulmama engel olursa tutuklatırım. Anlaşıldı asker?!’’
Bu bir soru değildi, bariz bir tehditti. Çünkü bir cevabı yoktu ve bulmasına engel oluyorlardı. Koordinatları bulunmuştu ama timi oraya yollayamazdı. Seçil’e bir sözü vardı. Timi ona emanetti. Ve yaşanan olaylara oldukça duygusal bakıyorlardı. Haklılardı ama fazla duygu hata yaptırabilirdi bunu biliyordu Albay. Onlara haber vermedi. Son tehdidinin üzerine kimse de kapıya ilişmemişti. Hemen bir ekip yönlendirmişti.
‘’ Az kaldı Albayım. Alacağız evelallah şehitlerimizi de arkadaşlarımızı da.’’
Zaman daralıyordu. Her tik tak da birine daha veda edebilirlerdi. Geriye tarihe geçecek dört er kalmıştı.
’’ Biz hazırız Albayım. Etrafı kuşattık.’’
‘’ Girin!’’
Emrin ardından ortalık birbirine karıştı. Silah seslerinin ardı arkası kesilmedi .
‘’ Komutanım sağ taraf piri pak.’’
Telsizde gelen sesin ardından başka bir ses daha geldi.
‘’ Sol kanatta aynı komutanım.’’
‘’ Arka taraf ne alemde?’’
Komutanın sorusuna Necmi ‘’ Ava çıkan kurdun avdan aç döndüğü ne zaman görülmüş komutanım?’’ diye cevap verdi.
Bunun üzerine Asiye ‘’ Çavuşum helal olsun size!’’ dedi.
Komutan tantanayı uzatmadan ‘’ Önde temiz o zaman içeri giriş yapıyoruz emrim ile. ‘’
Hepsi emiri pür dikkat bekledi.
‘’ Şimdi!!’’
Emriyle içeri daldılar. Büyük bir sessizlik kol geziyordu. Ölümün sessiz çığlıkları yerini buz gibi bir ıssızlığa bırakmıştı. Telsizden gelen birkaç ‘’ Temiz’’ cızırtısından sonra tüm umutlar son bulmuştu.
Koca fabrikayı kan kokusu rehin almıştı. Komutan Selim’in gözüne bir damla yaş yerleşti. Yerler kan , etraf ruhu şad olmuş dostlarıyla doluydu.
‘’ Albayım yetişemedik.’’
Albayın duyduğu bu iki kelime canından can kopartmıştı. Sandalyenin koluna sarıldı elleri . Zira bu sandalye bile onu zor taşır olmuştu. Boğazı kenetlenmişti. Kapıdan gelen sesler vardı ama anlaşılmıyordu. Sadece o iki kelime zihnine kazınmış ve bozuk plak gibi tekrar ediyordu.
‘’Albayım yetişemedik. ‘’
Hepsi şehit mi olmuş? Bu sorusuyla yalnız kaldı bir süre. Tüm odayı acı bir hüzün sarmıştı. Başaramamışlardı. Selim şehitlerin sayısını aldı. Her birinin önüne geldiğinde dolan yaşları saklamaya çalıştı.
Nasıl yanmıştı canları, nasıl bir katliamdı bu?
‘’ Albayım on şehidimiz var. Dört kadın er , altı erkek er.’’
Konuşması zor olmuştu. Vahşet damarlarında akan kanı yakıp geçmişti.
’’ On bir kişiydiler. Komutan bir kadın asker kayıp. ’’
Odanın içinden bir ses yükseldi. Yayının başındaki kişiden gelmişti.
‘’ Yüzbaşı Seçil Yaman Komutanım. ’’
Yayında zaman akışından geç geliyordu.
“ Komutanım yeni çıkış yapmışlar.’’
Belki yapmamalıydı, diğerlerinin yasının üstüne yaşıyor olabilmesinin umuduna bu kadar mutlu olmamalıydı. Ama içinden geçmişti bir kere Umarım yaşıyorsundur yavrum. Bir Albay olarak utanmıştı belki bu sözlerinden ama bir baba olarak bağrına bastığı, evlat diye kabul ettiği yavrusunun yaşıyor olmasını dilemek en büyük hakkıydı.
‘’ Albayım etrafta aramalara başlayalım mı, emriniz nedir?’’
‘’ Başlayın arkanızdan gelen ekiplerde size yardım edecek.’’
Odadakilere döndü.
‘’ En yakındaki ekiplerin varış süresi nedir?’’
Simsiyah saçlı bir kadın konuştu.
‘’ Takribi 20 dakika Albayım.’’
‘’ Bir ekip daha çıkartın. Yoldaki ekip alana varıp şehitlerimizi vatan toprağına getirsinler.’’
Kadın kafasını sallayıp önüne döndü. Albay tekrar telsize bağlandı.
‘’ Selim bulun onu ! ’’
‘’ Anlaşıldı Albayım.’’
Bu katliamı yapanlar ona neler yapmazdı bir an önce bulmaları lazımdı.
‘’ Şehitlerimiz gelince kimlikleri teşhis edilsin ve memleketlerine götürülmeleri için hazırlansınlar .’’
Sözünün ardından ayaklandı Albay ama sanki tüm dünya da peşine ayaklanmıştı. Yer yerinden oynadı. Arkadan bir ses işitti.
‘’ Albayım iyi misiniz? Oturun lütfen.’’
Koluna yapışan elleri geri itekledi. Kapıya doğru ilerledi. Duvarlar üstene biniyordu. Üstünde tepinmekten de çekinmiyorlardı. Kapıyı açtığında karışında bu manzarayı göreceğini unutmuştu.
Zafer timi kapıdaydı. En önde Mert vardı ve timinden birkaç sima da arkasındaydı. Bade de oradaydı. Arkalara sinmiş Seçil’in ölüm haberini bekliyordu.
‘’ Albayım durum nedir?’’
Sorusu Açelya’dan gelmişti. Gözünde korkunun her zerresi vardı. Arkasında ise yaslandığı Yağız vardı. Onun da bakışları endişe doluydu. Bakışlarında acı olan tek bir kişi vardı. Tam karşısındaki Mert.
Gözünde pınarlarından akmaya hazır acının yaşları vardı. Saatlerdir canından can kopmuştu. Her yeni seçilen kişide bin bir dua edip ondan uzak durmalarını dilemişti. Ama yayının sonun da duaları kabul mu olmuştu yoksa yetmemiş miydi ?
Dili damağını kurutan duaları bilememişti.
‘’ On şehidimiz var. Bir askerimiz kayıp.’’
Zorlukla çıkmıştı sözcükler ağzından. Hatta şehit derken sesi titremiş. Kayıp derken sesi neredeyse kaybolmuştu. Yılların korkusuz albayı, Korkut Albay’ın sesinde korku vardı. Mert atladı söze.
‘’ Yaşıyor yani.’’
Sesinde umut vardı.
‘’ Bilmiyoruz. Sa.. sadece kayıp.’’
Kelimeleri boğazına dizilmişti. Asaf’ın sesi çıkmıştı bu sefer.
‘’ Tamam gidip bulalım o zaman. Neyi bekliyoruz?’’
Hepsi albayın emrini bekliyordu ama albaydan bir emir gelmedi. Arkasını dönüp odaya geri döndü. Bu kadar bile iyi konuşmuştu.
‘’Bu da neydi şimdi?’’
Melis ne olduğunu anlamamıştı. Albay gelmiş Seçil komutanın kaybolduğunu söyleyip gitmişti. Onu aramayacaklar mıydı, onu öylece bırakacaklar mıydı? Aklındaki soruyu Çağatay seslendirmişti.
‘’ Komutanımı öylece bırakacak mıyız, aramayacak mıyız?’’
Sorusuna şoku atlatamasa da Asaf cevapladı.
‘’ Albay emir vermedi.’’
Dedi ama bu onlar için yeterli bir cevap değildi. Mert başını alıp gitmişti o dakikalarda.
‘’ Komutanım böylece bekleyemeyiz. Yayını gördünüz neler yaptılar. Madem en son nerede olduklarını biliyoruz gidip bulalım komutanımızı.’’
Bu bir istek değildi yalvarmaydı. Asaf’ın sesi yükseldi.
“ Öyle bir emir verilmedi asker! Kimse emirlerin dışına çıkmayacak.’’
Deyip o da postallarını vura vura gitti. Bakışlar bu sefer Yağız’a döndü. Ağzından çıkacak tek bir sözle hazırlanıp bölgeye gitmeye hazırlardı. Yağız’ da bunu söylemek için çok hazırdı ama…
‘’ Emirleri bekleyeceğiz.’’ diyebildi.
Açelya’nın sinir tüm beynini ele geçirmişti. Saatlerdir adres beklemişlerdi. Adres bulunmuştu ama onlara haber verilmemişti. Yetmezmiş gibi can kardeşi kayıptı ve onu aramaya bile gidemiyorlardı.
’’ Emir falan beklemeyeceğim.’’
Deyip bir hışımla çıkıp hazırlanmaya gitti. Yağız’da peşinden onu sakinleştirmek için gitti. Geri kalanlar ne yapacaklarını bilemez halde birbirine baktılar. Komutanlarını bulmak istiyorlardı ama tüm üstleri onlara emiri beklemelerini söylemişlerdi. İçleri acıya acıya, canları sıkıla sıkıla timin dinlenme odasına geri döndüler.
⌘
Mert timinin odasına hışımla girmişti. Dolabına ilerleyip eşyalarına yönelmişti ki bu davranışına komutanı tepki verdi.
“ Mert, ne yaptığını sanıyorsun?’’
Haberleri ve yayını görmüştü. Şuan onu psikolojisini anlamaya çalışıyordu. Tüm Gökbörü Timi hareketlerini izliyordu.
“ Asker sana bir soru sordum!’’
Sesinde dominant bir tını vardı.
“ Hazırlanıyorum Komutanım.’’
Eşyalarını toplamıştı. Ne yapacağını bilmiyordu ama bir şey yapmak istiyordu. Uçağı öylece alıp gidemezdi ama duramazdı da.
‘’ Neye hazırlanıyorsun? Bana hazırlanın diye bir emir gelmedi.’’
Mert sözlerini duymazlıktan geldi.
‘’Dışarı çıkın.’’ diye emretti Aktan.
Mert hariç herkes dışarı çıktı.
“ Gördüğün şeyler çok kötüydü. Hepimiz için öyleydi. Ama bize bir emir gelmedi Mert. Öylece kendi başına hareket edemezsin.’’
Mert hala onu dinliyormuş gibi değildi. Kişisel eşyalarını dolaba kitlemekle meşguldü. Aktan, Mert’in kolunu kavradı.
‘’ Ben senin bir kardeşinim ve seni anlamaya çalışıyorum.’’
Kolunu çekip yüzünü yüzüne yaklaştırdı.
‘’ Ama unutma ki burada komutanın benim ve benden emir almadan bir sik yapamazsın!’’
O an da içeri can canhıraş Bade girdi peşine de Işıl.
‘’ Burası Dingo’nun ahırı mı? ‘’
Aktan’ın sesine sinir bulaşmıştı. Bade soluk soluğa konuştu.
‘’ Afedersiniz komutanım. Tabi ki değil ama Mert her hangi bir emir verilmeden Seçil’in peşine gidecek ve buna izin veremeyiz.’’
‘’ Evet Mert komutanının bunu yapmasına izin veremeyiz.’’ Bakışlar Mertteydi ama o kimseye bakmıyordu. Kapıya adım atmıştı ki. Bade büyük bir şovla önüne koşmuştu.
‘’ Saçmala Mert bunu yapamazsın. Onun için askeri kariyerini yakamazsın. Bizi, timini bırakamazsın, beni bırakamazsın!’’
Sonunu vurguyla üstüme basa basa postalıyla eze eze söylemişti.
Evet kesinlikle sensinnn sensin.
‘’ O buna değmez, yapma.’’
Gözleri dolmuştu.
Büyük şov.
Işıl arkadaşının bu haline şok geçirmişti. Ne saçmalıyordu, hangi kafayla yapıyordu bunları?
Zaten kaybettiği bir adam için kendini gerçekten bu kadar düşürmesi çok onur kırıcıydı. Mert tüm siniri ile Bade’nin üzerine yürüdü.
’’ Mert değil komutanım, bu bir. Bu konu seni ilgilendirmez iki. O her şeye değer bu da üç. Bir daha onunla ilgili ağzından bir şey duyarsam fena olur asker. Şimdi çekil önümden .’’
Bade tam konuşup büyük bir şov daha yapacakken Aktan lafa girdi.
‘’ Mert bize bir emir gelmedi. Seni anlamam imkansız ama canının yandığını ve acı çektiğini görebiliyorum. Ama ya kendi isteğinle emir gelmesini beklersin ya da ben zor kullanmak zorunda kalırım.’’
Mert’in bakışları Aktan’a döndü. Gözlerinden anlaşılıyordu içindeki kaos. Tek kelime etmedi. Bade’nin yanından geçip kapıyı açmıştı.
’’Bunu senin için yapıyorum Mert.’’
Asker arkadaşı içindi. Onun komutanıydı ve onu korumalıydı.
‘’ Perk , Göker komutanınız Mert’i tutun.’’
Emrini yerine getirmek üzere harekete geçtiler. İkisi de kollarına sarıldılar.
‘’ Bırakın beni. Onu bulmam lazım.’’
Kendini onlardan kurtarmaya çalıştı. O çekiştirdikçe onlar daha çok yapıştılar. Arbede bir süre devam etti.
‘’ Çekilin dedim size. Beni oyalıyorsunuz. Sizin yüzünüzden ona bir şey olacak.’’
Komutanının sesi doldu kulaklarına.
‘’ Mert nerde olduğunu bilmiyoruz. Onu kurtarmak için bizde sana yardım ederiz ama biz emir almak zorundayız. Her başını alan istediğini yapamaz. Burası askeriye ahır değil. Ne yapacaksın o kapıdan çıkınca? Askeriyenin sana tahsis ettiği uçağı mı alacaksın? Unutma o uçak sana tahsis edildi ama senin değil. O bu milletin ve devletin. Peki diyelim bunu yapmadın. Uçak bileti mi bakacaksın. Sence şuan oraya uçuş var mıdır yüzbaşı ? Sen söyle var mıdır ? Seni dinliyorum. Ne yapacaksın? Onu nasıl kurtaracaksın? ’’
Mert sessizliğini korudu. Artık çekiştirmiyordu. Sakin adımlarla kapıdan uzaklaştı. Aktan’ın emri ile Perk ve Göker onu bıraktı. Bade odanın bir kenarında göz yaşlarına hakim olmaya çalışıyordu. Mert adımlarını Aktan’a yöneltti. Önüne geldiğinde durdu.
‘’ Sen söyle ben ne yapayım ? Canımın canını yakıyor olabilirler ve ben bunu bile bilmiyorum. Bu benim canımı nasıl yakıyor biliyor musun? Çünkü ben o nerde bilmiyorum. Ne halde bilmiyorum. Lan benim nefes aldığım huzur bulduğum saçlarını yok ettiler. Ben nefes alamıyorum. Sen söyle bana ,ben ne yapayım. Ya canı yanarsa ya çoktan öld...’’
Devamını getirememişti. Ciğerleri yanıyordu. Canı acıyordu.
‘’ Se.. sen sö..söyle.’’
Nefes alamıyordu. Aktan onu anlayamazdı belki ama canının nasıl yandığını görüyordu. Aktan kollarını açıp Mert’e sarıldı. Mert’in gözleri dayanamıyordu artık. Nasıl dayanabilirdi bu bilinmezliğe? Yumdu gözlerini umursamadı gözyaşlarının akmasını. Sesi artık bir fısıltıdan farksızdı.
‘’ Nefes alamıyorum Aktan. Yardım et.’’
Aktan’ın eli Mert’in sırtını sıvazladı.
‘’ Kardeşim… ‘’
Çok şey söylemek istiyordu ama yapamadı. Kurtaracağız demek istedi. Sapa sağlam dönecek demek istedi. Korkma demek istedi ama yapamadı.
⌘
Açelya çoktan timin teçhizat odasına girmişti. Dolabının önüne gelmiş yeleğini giyiniyordu. Yağız girdi içeri, ardından kapıyı kapattı.
‘’ Ceylan.’’ diye seslenmişti.
Açelya’nın yakıcı ve sinirli bakışları gözlerine değdi.
‘’ Ben Ceylan falan değilim. Ben korkak değilim, ürkek değilim, kaçmam ben. Ben bir Türk askeriyim.’’
Her değilim dediğinde bir adım daha Yağız’ın üstüne yürüdü. Ama Yağız geri adım atmamıştı.
‘’ Sen Ceylansın Açelya. Sen benim gözümde bir Ceylansın.’’
Benim Ceylanımsın.
‘’Evet herkese göre korkusuzsun, kaçmazsın, ürkek değilsin ama benim gözümde Ceylansın. Çünkü ben seni görüyorum Açelya. Değer verdiklerine zarar gelecek diye korkuyorsun. Onlara gelen kurşunlara ,siper oluyorsun. Kendini o kadar önemsemiyorsun ki sana ne olursa olsun ama onlara hiçbir şey olmasın istiyorsun.’’
Titreyen ellerini, soğuyan parmaklarını avuçlarının içine alıp sakinleştirmeye çalıştı. Bu sefer acı ve korku Yağız’ın bakışlarındaydı.
“ Sana da bir şey olmasın Ceylan. Sana bir şey olması da beni korkutuyor.’’
Bakışları kenetlemişti. Bir süre sonra Açelya’nın hareketlenmesi ile bozulmuştu bu an. Dolabının başına geri dönmüştü. Yağız derin bir nefes aldı. O da Seçil’in iyi olmasını istiyordu. Lise arkadaşıydı, asker arkadaşıydı ama en önemlisi gerçekten kardeşiydi. Sırt sırta vermiş dağları teröristlerden temizlemişlerdi. Yaralandıklarında birbirine destek olmuşlardı. Birbirlerinin içini dışını bilirlerdi. Ama onlar askerlerdi. Onlar için emirler esastı. Seçil de böyle olmasını isterdi. Yani Yağız’ın tek temennisi buydu.
⌘
Odaya geri döndüğünde telefon elinde bir kadın yanına yaklaştı.
‘’ Albayım hatta biri sizinle görüşmek istiyor ve çok ısrarcı. Müsait olmadığınızı söylüyoruz ama ısrarla arıyor.”
Bu cümleleri o hiç duymamıştı. Bir uğultu yayılıyordu kulaklarında. Acı bu sefer daha sert saplanmıştı kalbine. Bıçakla deşilmiş gibiydi göğsü. O bıçak kalbine batmıştı hatta saplanmıştı. Nefesi boğazına hapsolmuştu. Eli boynuna gitti. Ellerinin içi terlemişti, alnı da.
‘’ Albayım iyi misiniz?’’
Değildi. Yakasına yapışan el onundu ama o bile boğuyordu onu.
’’ Albayım.’’
Ortalık biranda ayaklanmıştı ama Albayın ayaklanacak gücü kalmamıştı. Boğulmasına gözlerini yummuştu. Bunca şeye göğüs geren Albay boğmacaya kurban gitmişti.
Bileğine yapışan kişi ‘’Nabzı yok!’’ diye şaşkınlıkla bağırmıştı.
5 GÜN SONRA
‘’Onlar benin miskeytlerim.’’
Elinde sıkıca tuttuğu kocaman misket torbasını çekiştiriyordu Zeliş .
‘’Kaybettin Zeliş. Mızıkçılık yapma.’’
Askerideki çocuklarla oynadığı oyunu kaybetmişti. Ve belli ki kazanan misketleri almakta ısrarcıydı.
’’ Hayıy dedimmmm. Onları bana Seşıl aldı. Onları veymeyecem sana.’’
İkisi de tüm gücüyle asılmıştı misket torbasına.
‘’ Ama ben onları istiyorum. Ve sen kaybettin.’’
Zeliş’ in minik parmaklarındaki boğumlar beyazlaşmaya başlamıştı sıkmaktan ama bırakmaya niyeti yoktu.
’’ Hayıy!’’
Daha fazla dayanamamıştı inik parmakları. Kendinden yaşça büyük bir çocuğa bu kadar direnebilmişti. Bırakmamıştı ama inatçı keçi. Çocuğun sert çekişine yenilmişti. O çekişle birlikte Seçil yere düşmüştü ve kese yırtılmıştı . Etraflarına toplanan çocuklar saçılan misketlere uçuşmuşlardı. Zeliş var gücüyle bir ağıt koparmıştı.
‘’ Miskeytlerim!’’
Dizleri ve avuçları kan içindeydi ama onun derdi misketlerindeydi. Gözleri yaşla dolmuştu. Çocuklar çokta hepsini toplayıp kaçmıştı. Aslında mızıkçı biri değildi Zeliş severdi oyun oynamayı ama konu Seçil’in ona verdiği misketler olunca ortalığı ayağa kaldırıyordu. Hepsinin gittiğini görünce daha da içli ağladı. Hepsi gitmişti, biriktirdiği tüm misketler. Ayağa kalkmaya yeltendi ve o zaman gördü dizlerini. O zaman fark etti canının acıdığını. Ellerini toprağa koyup destek almak istedi. Bu sefer canı daha çok yandı. Ellerini baktı ve soyulmuş avuçlarını gördü.
Kesik nefesleri daha da arttı yeni bir ağlama krizi daha geliyordu ki eteğinin kenarından yuvarlanan misketi gördü. Bunu hatırlıyordu. O hepsini hatırlardı. Bu Seçil’in aylarca dönmediği sınır görevinden getirdiği bir misketti. Zeliş’in onu görmediği en uzun görevdi.
‘’Nerden buydun çoyk güzelimiş.’’
Dediğinde ‘’ Ben bulurum.’’ demişti ama görevden dönecekleri gün yana yakına her yerde aramıştı.
Eğilip miskete uzandı. Eline aldığında ellerindeki kan miskete bulaşmıştı. Tam tekrar ağlayacaktı ki ona seslenildiğini duydu.
‘’Zeliş, ne oldu sana ?’’
Mert’ti seslenen. Hızla yanına geliyordu. Zeliş gözlerini silmeye çalıştı ama yüzüne de kan bulaştırdı.
‘’ Zeliş!’’
Yanına geldiğinde dizlerinin üzerine eğildi. Kan bulaşan yüzünü avuçlarının içine aldı. Her bir zerresini kontrol etti. Zeliş ağlamasını durdurup konuşmaya çalıştı ama olmadı. Kelimelerinin arasına hıçkırıklar ve derin nefesler doldurdu.
‘’Miskeytlerimi aldılar.’’
Avucunun içindeki son kalan misketini gösterdi. Mert avuçlarının soyulduğunu gördü. Ellerini alıp toprağı silkelemeye çalıştı ama daha çok canını acıtmıştı. Ağlaması şiddetlendi.
‘’ Tamam güzellik. Şimdi gidip seni temizleyeceğiz sonrada pansuman yaptıracağız. Anlaştık mı?’’
Zeliş kafasını sallayıp kollarını ona doğru uzatmıştı. Mert ona uzanan minik kolları tuttu.
Aslında onlara tutundu.
Kaldırıp kucakladığında dizlerini de gördü. Lojmanın bahçesindeki çeşmeye yöneldi. Çeşmenin önünde eğilip Zeliş’i dizine oturttu. Tüm yaralarını tozdan ve çakıldan temizledi.
‘’ Seşıl gelmedi mi hala Meyt ?’’
Mert derin bir nefes aldı.
‘’ Gelmedi daha güzellik.’’ Diyebildi.
‘’ Çok uzun zaman olmadı mı? Hiç bu kadar süre gitmemişti.’’
Aslında bundan daha uzun süre gitmişti ama Zeliş için birkaç saatle birkaç gün aynıydı. Mert bir şey diyemedi sorusuna ya da sitemine. Onun içinde çok uzun bir, beş gün olmuştu.
‘’ Hadi Selçuk abine gidelim de baksın yaralarına.’’
Usulca denilene uymuştu Zeliş. Yanağını Mert’in göğsüne yaslamış, yaralı avuç içlerini gökyüzüne çevirmişti. Kapıyı çalıp içeri girmişlerdi . Mert’i gören Selçuk bir anda masasından ayaklandı. Günlerdir herkesin yüreği ağzındaydı ve gözlerin çoğu Mert’in üzerindeydi.
‘’Bir şey mi ol- ‘’
Diyecekti ki kucağındaki Zeliş’i gördü. Mert ilerleyip onu sedyeye oturttu.
‘’ Ne oldu sana minik kız ?’’
Derken ellerine eldiven geçirmekle meşguldü. Ama Zeliş sorusuna cevap vermemişti çünkü gözleri Mert’teydi.
‘’ Meyt abi yanımda otuysan oluy mu?’’
Mert, Zeliş’in her dediğini yapardı.
‘’ Tabi ki güzellik.’’
Deyip yanına oturdu. Zeliş yine yanağını ona yaslamıştı. Mert ona sığınan Zeliş’in saçlarına eğilip bir öpücük kondurdu. Selçuk da Zeliş’in önüne yerleşip dizleriyle ilgilenmeye başladı.
‘’ Kim yaptı bunu sana, doğruyu söyle bir taş mıydı, taşa takılıp düştün mü? ’’
Selçuk onu konuşturup dikkatini dağıtmaya çalışıyordu. ‘’Efe yaptı. Oyunu kaybettim.’’
Sesini üzüntü sarıp sarmalıyordu.
‘’ Ama o miskeytlerimi almaya şalıştı. Ben miskeytlerimi vermedim. Bana mızıkşı dedi. Şekiştiymeye başladı toybamı sonra da toyba yıytıldı bende düştüm.’’
Yaşlar tekrar gözlerine doluyorlardı.
‘’ Miskeytlerimi alıp kaştılar. Onlayı bana Seşıl almıştı. Hediyeydiley bana. ‘’
Dolan yaşları daha fazla tutamadı. Ama Mert akan yaşlarını yakaladı ve sildi. Zeliş’in bakışları yine Mert’e döndü.
‘’ Meyt abi Seşıl bana yine alıy onlayı demi? Hem yeni de getiyecekti. Bunlayı da alıy. Daha çok miskeytim oluy. Ama bu sefey söz kimse benden alamicak. Kaybetmicem onlayı.’’
Mert kendini Zeliş’in saçlarına gömdü, dolan gözlerini görmemesi için. Seçil onun korkmasını istemezdi, Mert’te öyle. İçine çekti saçlarının çiçek kokusunu. Keşke göz yaşlarını da içine çekebilseydi. Belki çekememişti ama Zeliş’in pansumanları bitene kadar toparlamıştı kendini.
‘’ Ve bitti. Geçmiş olsun minik kız. ‘’
Masasına gidip çekmecesinden bir lolipop çıkartmıştı.
“ Bu da sana benden. Tatlı kıza minik bir tatlı.’’
Zeliş ona uzatılan lolipopu aldı.
‘’ Teşekküy edeyim Selşuk abi.’’
Deyip Mert’e döndü.
‘’ Beni eve de taşıy mısın Meyt abi ?’’ dedi.
‘’ Taşırım güzellik.’’
Zeliş’i kucaklayıp kapıya yöneldi.
‘’ Kolay gelsin Selçuk.’’ dedi.
‘’ Sana da kolay gelsin.’’
Demişti Selçuk ama kapı kapanmıştı bile.
⌘
‘’ Yasemin abla merak etme ben askeriyedeki doktora götürdüm. Çocuklar oyun oynarken olmuş.’’
Yasemin abla çoktan paniklemişti. Her yerini kontrol ediyordu Zeliş’in.
‘’ Hayıy oyun falan değildi. Benim miskeytlerimi aldılar. ‘’
Annesinin onu çevirip durmasına rağmen hala derdini anlatmaya çalışıyordu.
‘’ Kız misketlerin sırası mı şimdi ne hale gelmişsin?’’
Annesine engel olup elinden kurtulmuştu.
‘’ Onlayı bana Seşıl aldı.’’ diye bağırıp içeri koşmuştu.
Yasemin ablanın yüzü düştü.
‘’ Bir haber var mı Seçil’den?’’ diye sordu.
Yoktu, günler hiçbir haber yoktu. Neredeydi, nasıldı kimse bilmiyordu.
‘’ Yok abla. Ben artık gidiyim.’’ deyip merdivenleri indi.
Kapının kapanma sesini duyduğunda basamağa çöküp oturdu. Başını demirliklere dayadı. Dayanmak istediği omuzu orada yoktu. Derin bir nefes çekti içine. Ağırdı bu belirsizlik. Aklını kontrol etmek çok zordu. Ne haldeydi, dövülmüş müydü, vurulmuş muydu, canı yanıyor muydu yoksa çoktan ölmü… Durdurmaya çalıştı tüm bunları. Çünkü taşıması çok ağırdı. Ayağa kalkmalıydı ama başaramadı. Günlerdir dua ediyordu. Her secdeye gittiğinde yalvarıyordu hayatta olması için, iyi olması için.
Demir kapı açıldı birden , kafasını kaldırıp bakamadı bile.
‘’ Oğlum ne yapıyorsun burada , iyi misin?’’
Gökmen abinin sesiydi. Kendini toplayıp bu soruya cevap vermeye çalıştı.
“ Abi kızını eve bıraktım.’’
Ayaklanmaya çalıştı.
‘’ Gidiyordum şimdi.’’ dedi ama kalkamadı.
‘’ Dur oğlum.’’
Omuzundan tutmuştu.
‘’ Kalkmana gerek yok.’’
Elindeki market poşetlerini üstteki basamağa bırakıp yanına oturdu. Dizine elini koyup destek vermeye çalıştı ona ama onun desteğe değil Badem gözlüsüne ihtiyacı vardı.
‘’ Seni anlamama yeter mi bilmiyorum ama o yangın haberi geldiğinde o kadar korkmuştum ki. Karıma ve daha yeni doğmuş kızıma bir şey oldu diye. Sevdiğin ne halde bilmiyorsun. Tek bir haber gelse her şeyi yaparsın onlar için. Benim sana ve Seçil’e can borcum var. Siz o gün o ateş kapanına girmeseydiniz ben şuan burada olamazdım. Dayanmak çok zor bilirim. Ben sınır dışında olduğum için gelememiştim ama çabalamıştım. Komutanlarım yapma oğlum demişti. İnsanın o an düşündüğü tek şey canları oluyor. Eğer bir haber gelirse, bir yardımım dokunursa haber ver. Sen çok güçlü bir adamsın unutma. ’’
Dizindeki elini dizine vurdu.
‘’ Burada bir abiniz var. Bunu bil. Seçil benim ailemi kurtardı, korudu. Elimden ne gelirse yapmaya hazırım.’’
Elini çekip ayaklandı. Poşetleri alıp onu yalnız bıraktı. Yukarı kapısına geldiğinde Mert onları duyuyordu. Kapıyı çalışını Zeliş’in ‘’ Babacım.’’ diye koşuşunu. Bıcır bıcır bugün başına gelenleri anlatışını duyuyordu.
O da hep bunu hayal etmişti. Bir gün elinde kızına ve karısına aldığı çikolatalar, akşam yemeği için ekmek. Kapıyı tıklatacaktı ve cennetin kapıları ona aralanacaktı. Kapıyı Badem gözlüsü açacaktı. Peşinden baba diye çığlıklar atan kızı koşacaktı ona. Ona koşan bu meleği kucaklayıp sıcacık yuvasına girecekti. Badem gözlüsüne sarılıp tüm günü unutup o ana hapsolacaktı. Onların kokusuna, seslerine, kahkahalarına…
Ama şimdi elinde hiçbir şey yoktu. Badem gözlüsü bile.
⌘
ÇALINAN YAŞAM
‘’ Hala bir haber yok mu ?’’
Onur’un sesi güçlü çıkmıştı ama değildi. İlaçların etkisi geçtikten sonra hiç uyumamıştı.
‘’ Maalesef yok efendim. Sınırdaki tüm adamlarımız onu arıyor ama bulamıyorlar.’’
Adamın bakışları yerden asla kalkmamıştı. Kimsenin Onur’un gözlerine bakmaya cesareti yoktu hele de olanları görenler ona bakmayı geç kendi ayaklarına bakarak konuşuyorlardı. Odaya girmeden önce bir şey yapmasın diye dua ediyorlardı çünkü günlerdir hiçbir gelişme yoktu ve her olumsuz haberde Onur daha da deliriyordu.
‘’ Nasıl bulamıyorlar? Ben onlara boşuna mı para ödüyorum? Ben sana boşuna mı para ödüyorum?”
Onur’un sesi şiddetinden titremeye başlamıştı.
“ Bana cevap ver.’’
Sandalyeden ayağa kalkıp masaya ellerini koydu. Boynu eğik adamın yüzünü görmek için o da eğildi.
‘’Sana , bana cevap ver dedim.’’
Diye bağırıp avuçlarını masaya vurdu. Adam korkudan kekelemeye başladı.
“ Konuşsana lan.’’
Adam her ağzını açtığında kelimeler birbirine giriyordu.
“ Bu koku da ne ?’’
Onur burnunu kırıştırdı. Bakışlarını adamın üzerinde gezdirdiğinde yere bulaşan sarı sıvıyı gördü. Hışımla masadan uzaklaşıp kapıyı açtı.
“ Alın şu beceriksizi şuradan.’’
İçeri giren adamlar sorgusuz dediğini yapmışlardı.
“ Ben gelmeden burası temizlenmiş olsun.’’ deyip ofisten çıkmıştı.
Saat 21.00’ a geliyordu. Görüşme için belirlenen yere gitmesi için yarım saati vardı.
‘’ Çıkıyoruz.’’
Emriyle altı araba ile birlikte otoparktan ayrıldı. Her şey hazırdı. Anlaşmayı yapacaktı. Herkese ve her şeye rağmen. Telefonundan gelen ve durmak bilmeyen bildirim sesi sinirlerini bozmaya başlamıştı. Eline alıp Gül’ den mi haber var diye baktı ama yoktu.
Kerem’den ‘’ Neredesin kardeşim? Saatlerdir senden haber alamıyoruz. Açmıyorsun da telefonlarını. Görünce ara. Ve başını belaya sokma.’’
Mesajını gördü ama geri dönmedi. Bazı önemsiz yerlerden gelen mesajları es geçti.
‘’Teslimatta sorun çıkmamıştır umarım evlat. Raporun hala elime ulaşmadı.’’
Mesajını görünce küfür fısıldadı. Aramalara girip Necmettin’i buldu. İlk çalıştı açılmıştı.
“Nevzat son teslimatın raporu masamdaydı. Onu , sana atacağım kişiye gönder hemen.”
Necmettin bir şey diyemeden telefonu kapatmıştı. Diğer mesajlara baktı. Afra ‘’Dün akşam geleceğini söylemiştin. Bekledim seni ama gelmedim. Sana çok kırdın. Bir özür bekliyorum.’’
Bu mesaja daha sonra cevap verecekti. Berat’ta bir mesaj atmıştı.
“Her ne yapacaksan sakın yapma!’’
Berat anlamıştı. Onur’un ne yapacağını ya da bir şekilde haberi olmuştu. Arkadaşları da bu alemdeydi ama Berat daha çok içindeydi. Kerem bu işlerle uğraşmayı sevmezdi. Telefonunu kapatıp koltuğa bıraktı. Araba boş bir fabrikanın önünde durdu. Kapısı açıldı. İndiğinde gözleri etrafta gezindi. Fazla sessiz ve karanlıktı. Ama bunlar umurunda değildi.
Fabrikanın önüne yürüdüğünde arkasında on sekiz adam vardı. Diğerleri arabada hazır bekliyorlardı. Fabrikanın demir kapısını tıklattı ve kapı gerisin geri açıldı. Görünürde kimse yoktu. Adamlarından birkaçı içeri girip ortalığı kontrol etti. Bunun üzerine Onur içeri giriş yaptı. Hala kimse yoktu. Ama karşıdaki kapının aralığından ışık saçılıyordu. Adamlarından birine kapıyı işaret etti. Adam kapıya yaklaşmıştı ki kapı açıldı. Ama bu sefer kapıyı tutan bir kadındı.
‘’ Hoş geldiniz Onur Bey buyurun. ‘’ deyip içeriyi gösterdi.
Tam kapının önündeki adam içeri girecekken. Kadın birden nereden çıktığı bilinmeyen bıçağı adamın boğazına dayadı.
“ Sadece Onur Bey Koca adam. Sadece o gelecek.’’
Onur adama çekilmesini söyledi. Tüm adamlarını kapıda bırakıp içeri girmek için kapıya geldi. Kadın zarif el hareketiyle içeriyi işaret etti. Onur da beklemeden girdi. Etraf masalarla doluydu. Ama hiçbir yerde adam yoktu, erkek sinek bile yoktu. Kadınlar masalara oturmuş fısıldaşıyorlardı. Ama ne dediklerini anlamak çok zordu. Hepsi rengarenkti biri hariç.
O siyahlar içinde tam karşısındaki masada tek başına oturmuş onu izliyordu. Onu inceliyordu ama bakışları tuhaftı. Bakışlarında arzu yoktu ama var gibiydi de. Daha çok merak vardı. Bu kadının gözleri tehlikeliydi. İnsanı yoldan çıkartırdı. Masasına geldiğinde kadın bakışlarını sandalyeye indirdi. Onur sandalyeye oturdu.
“ Buraya geldiğine göre çaresiz kalmışsın Onur Saylam.’’
Kadının aurası konuştukça daha da etrafa saçılıyordu.
“ Senden birini bulmanı istiyorum.’’ derken önüne gelen kağıtları gördü Onur.
“ Bunlarda ne ?’’
Kadın bakışlarına kağıtlara indirdi.
“ Açık çekle iş yaparım ben. Eğer istediğin şeyi bulursam senden istediğim şeyi alırım. Ve kandırmaca olmasın diye bu kağıtları imzalaman gerek. Formalite, bilirsin.’’ deyip göz kırptı.
Onur önüne konan kalemi alıp kağıtlara bakmadan imzaladı. Kaybedecek bir dakikası bile yoktu.
“ Bana bulmanı istediğim kişi bu. ‘’
Deyip onda olan tek fotoğrafını masanın üzerine koydu. Kocaman bir kahkaha vardı yüzünde Seçil’in. Dalgalı saçları o kadar güzeldi ki. O günü dün gibi hatırlıyordu Onur.
Onunla birlikte at çiftliğine gitmişlerdi. Atları çok sevdiğini söylemişti. O gün elinde fotoğraf makinesiyle onu ölümsüzleştirmişti. Ama onu gerçekten ölümün elinden kurtarabilecek miydi bilmiyordu. Bu uğurda her şeyini vermeye hazırdı. Aslında Seçil orada kameraya bile bakmıyordu. Bakışları başka bir şeydeydi. Gülmüyordu da ama kameraya bastığı an kahkahası doldurmuştu kulaklarını sonrası ise kaostu. Çünkü atlardan biri Onur’dan açıkça hoşlandığını göstermişti. Onur kocaman aletten kaçmak için ona kahkahalarla gülen kadına doğru koşup onu kucağına aldığı gibi kaçmaya başlamıştı.
Evet o an o kadar salak davranmıştı ki at onlara yetişip onları düşürmüştü. Neredeyse ezecekken son anda kurtulmuşlardı. Ama Seçil’in kahkahaları hala kesilmemişti. Hala kulaklarındaydı ta ki kadının sesini duyana kadar.
‘’ Tamamdır. Sana haber yollarım.’’ deyip arkasına yaslanmıştı.
Onur fotoğraftan gözlerini alamamıştı. Sesi de gülüşü de on iki yıl önce de kalmıştı. Onur ayaklanıp masaya arkasını dönüp çıkışa yöneldi. Onu bulmak için her şeyi yapacaktı. Bunca yıl aramıştı ama bulamamıştı. O asker olmuştu. Koskoca bir kadın olmuştu. Onur yıllarını kaybetmişti. Gül’ünü kaybetmişti. Ama daha fazla kayıp olmayacaktı. Gerekirse kendini kaybederdi ama Gül’ünü bir daha asla.
⌘
GEÇMİŞİN İZİ ( SOKAKLARIN EVİ)
‘’Bir an önce ayağa kalk Albay.’’
Hastane odasında sadece ikisi vardı. Bu özel bir görüşmeydi. Şevki günlerdir haber almaya çalışıyordu. Ama eli de kolu da sadece sokaklara uzanıyordu. Kızına uzanamıyordu.
“ Kızımı sana emanet ettim ben. Onu koruman için. Korkut kızım nerde?’’
Korkut beş gün önce kalp krizi geçirmişti. Doktorlar hala kontrol altında olmasını istedikleri için hastaneden çıkamamıştı. Az kalsın evladını bulamadan ayrılacaktı dünyadan. Ondan önce ölmek duasıydı aslında. Evladının naaşını görmeden. Bencillikti belki de ama dayanamazdı buna. Çok fazla evlat toprağa vermişti ama Seçil’ i daha on beş yaşında almıştı kanatlarının altına. Kendi kızının yerine koymuştu. Kendi kızını ise toprağın altına ve bu acıyı biliyordu.
Evlat acısını biliyordu. Bunu bir daha yaşayamazdı. Kalbi de dayanmamıştı zaten. Başındaki adam o kadar umurunda değildi ki. Ne dediğini bile dinlememişti.
“ Korkut bana onu koruyacağına dair söz verdin. Ben denedim ama yapamadım. Sen yaparsın diye sana güvendim.’’
Korkut’un duydukları sinirlerini tepesine çıkartmıştı.
“ Keşke onu korumak için daha çok şey yapsaydın da bana gerek kalmasaydı. Mesela o doğduğunda onu bir yetimhanede terk etmeseydin. Yıllarca ondan kaçmasaydın. O seni bulduğunda onu görmezden gelmeseydin. Benim senin gibi bir evladım yok demeseydin. Sen onu korumaya çalıştın ya düşmanlarından. Hani ödün koptu ya ona bir şey olur diye. Aslında başardın biliyor musun ? Onu düşmanlarından korudun ama onu kendi sokaklarından koruyamadın. O kız on üç yaşında yetimhaneden neden kaçmış biliyor musun ya da nasıl bir halde bulunmuş olduğunu biliyor musun ? Bilmiyorsun… Ben sana söyleyeyim Şevki. Dayak yemiş, kemikleri kırılmış. Kim bilir daha neler yapmışlar ama kayıtlara geçmemiş. Bir yıl hareket edememiş. Bir yıl o kaçtığı yetimhanede kalmış. Ama ayaklanmayı başardığı ilk an ne yapmış dersin? Yine kaçmış. Neden kaçtı sence hem de dayak yediği yere sokaklara tekrardan? Seni mi bulmak istedi? Ya da belki de yetimhane de daha beter şeyler gördü. Senin bunlardan haberin var mı Şevki? O kızcağazı babasız, ataşız bırakıp korurken başına neler geldiğinden haberin var mı ? ‘’
Sesi kendi boğazını yakmıştı. O bile bilmiyordu neler yaşadığını. Soramamıştı cesaret edipte. Gözlerinde görmüştü canını nedenli yaktıklarını.
‘’Düşmanlarının değil sokaklarının kendi kızına cehennem olduğundan haberin var mı ?’’
Konuşması burada kesildi çünkü tansiyonu çıkmıştı. Bağlı olduğu ve yeniden bir kalp krizi anını haber veren cihaz hemşirelere bir terslik olduğunu haber vermişti. Hemşireler hemen odaya dolmuştu. Şevki ise duyduklarıyla oturduğu yerde kala kalmıştı. Hemşireler ona çıkmasını söylediğinde kala kalmışlığını da alıp kapıya yönelmişti.
“ Keşke onu yanından ayırmasaydın.’’
Sözlerini duyduğunda adımları durmuştu ama diyecek bir şeyi yoktu.
“ Onun her şeyden çok sevilmeye ihtiyacı vardı. Onun tüm dünyadan korunmaya ihtiyacı vardı. Sen beceriksiz bir babasın Şevki. Beceremedin evladını korumayı. Onu kendinden uzaklaştırıp o kadar savunmasız bıraktın ki.. Kolu, kanadı kırıkmış bir meleği canice katlettin.’’
Bu haykırışları hem kendineydi hem de Şevki’ye. O da kızını koruyamamış bir babaydı, Şevki ‘de. İnsan bazen kendine diyemediklerini, sustuklarını bir başkasına haykırırdı.
Şevki daha fazla duramadı. Koridorlarda ilerliyordu, nere gittiği bilemeden. Etraf insan kaynıyordu. Acısı olan, sevinci olan, korkusu olan ama orada pişman olan tek bir kişi varsa o da Şevki’ydi. Haklıydı Korkut hem de her bir hecesinde. Ama Şevki bunu bilememişti. O zaman geleceği görememişti. Benden uzakta daha korunaklı olur sanmıştı daha mutlu olur sanmıştı. Bilememişti dünyanın yer altından daha iğrenç olduğunu. Becerememişti, bunu kendi de söylemişti ama bu denli çuvalladığını bilmiyordu.
Hastaneden çıkmıştı ama uzaklaşamamıştı. Banklardan birine çökmüştü. Yanına yaklaşan adam’’ Bahadır Abi iyi misin?’’ demişti. Ama Bahadır’ın kafasında az önce duyduğu gerçekler dönüp duruyordu.
Onu kendi sokaklarından koruyamadın. Kemikleri kırılmış.
Kendi kızımı kendimden koruyamamışım. Ben ne diyeceğim karıma, ne diyeceğim Nilüfer’ime?
Boğazına öküz oturmuştu. Hem de bunca yıldır haberi olmayan kocaman bir öküz. Şevki ayaklanıp arabasına bindi ve vicdanının onu çekiştirdiği yere sürdü. Dakikalar sonra kabristanın önündeydi. Adımlarını geri geri atmak istese de yapamamıştı. İşte o mezarın başındaydı. Nilüfer Berker ve yanındaki minik ama boş olduğunu bir tek onun ve Korkut’un bildiği Bebek Nilüfer Berker.
Karısı öldüğü an köksüz nilüferinin ölüme nasıl sürüklendiğine şahit olmuştu. Kızına bu adı vermesinin sebebi bir nilüferin köklerinin gerçekten olmadığında hayatta kalabileceğine inanmaktı ama olmamıştı. Kendi köksüz bıraktığı nilüfer oradan oraya sürüklenip durmuştu. Her seferinde ölümün girdabına girip çetin bir savaş vermişti. Bu sefer ki çetin savaşı kazanabilecek miydi kimse bilmiyordu.
“Nilüfer’im ben çok kötü bir hata yapmışım.’’ dediği gibi yaşlar gözlerini terk edip mezarın üstündeki beyaz güllere damladı.
Çiçekler bile hissetmişti acısını. Damlayan yaşlarla boyunları eğilmişti.
“ Ben kızımızı koruyamadım. O koskocaman korkusuz bir kadın olmuş. Benim yüzümden korkmuş. Ben korkutmuşum onu Nilüfer’im. Sokaklarım korkutmuş onu , canını yakmış. ‘’
Kelimeleri hıçkırıklarının arasına sıkışmıştı.
“ Ben başaramadım. Baba olamadım, onu koruyamadım, ona sevgimi gösteremedim. Neler yaşadığını bile göremedim. Ne acılar çekmiş daha küçücükken.‘’
Nefes almaya çalıştı ama olmadı. Başını dayadığı mezar taşı bile canını yaktı. Sesini duyabiliyordu.
‘’Ben kızımı sana emanet ettim Şevki. Sen benim , bizim bir parçamızı nasıl koruyamadın?’’
Ağlaması derinleşti.
‘’ Seni koruyamadığım gibi onu da koruyamadım Nilüfer’im.’’
Gök üstüne gürledi. O bile kızgındı sanki ona.
‘’ Özür dilerim.’’ diyebildi sadece.
Gök susmadı. Gürlemelerine yağmur eklendi. Yağmur hem Şevki’yi dövdü hem de iki mezara da dikilmiş taze gülleri. Çiçekler de Şevki gibi ezildiler bu hüsranın altında.
⌘
Her bir yüzünü ezberlediğim bu duvarlar artık bana farklı görünmeye başlamıştı . Belki yediğim dayaklar yüzündendi belki de artık tırlatmama az kaldığından. Mesela şuan karşımdaki duvarda odadaki tek ışık kaynağı olan kör bir ampulün aydınlattığı leke adeta minik bir kız çocuğuna benziyordu. Onu tanıyor gibiydim ama onu gördüğümü hiç hatırlamıyorum. Neden onu tanıdığımı hissettiğimi bilmiyorum.
‘’Kimsin sen kız çocuğu ?’’
Işığın bir anlık titremesiyle kız yok oldu. Şekiller değişti ama ne olduğunu anlayamadım. Belki de dümdüz duvardı ve ben gerçekten aklımın benimle oyun oynamasına izin veriyordum. Gözlerimi sıkıca kapattım
‘’ Kendine gel Seçil !’’
Derin bir nefes alıp gözlerimi geri açtım. Evet karşımda lekelerle dolu bir duvar vardı sadece bu kadardır. Lekelerle dolu duvar.
Tamam nilüferler anlıyorum sizi. Ben sizin kökünüzü bıraktım diye böyle deli divane dolaşıyorsunuz. Ama oturun oturduğunuz yerde. Lütfen garipsemeyin herkesin kafasının içinde sesler , akıl varlığını koruyan sesler, vardır. Benimkiler : Nilüferler yani ben onlara öyle diyorum. Hem çiçekler her zaman güzeldir. Ve bence bu metafor çok mantıklı çünkü ben köksüz bir nilüferim. Beni terk eden ailemin bile bana verdiği isim Nilüfer. Bu kadar çok köke sahip ve bir yerlere sürekli yeni dallar atan bir bitkiyi kızlarına ad olarak verip sonrasında tüm o dalları kesip kökleri sökmek nasıl bir caniliktir? Neyse lafın kısası benim içimdeki her bir sesinde kökleri bende ama tabi arada kopuyorlar. Şuan onları zapt etme aşamasındayım.
Her şey normaldi. Gözüm bu sefer solumdaki duvara kaydı. Benim onurlu bayrağımın orada ne işi vardı?
Tökezlesem de durmadım. Duvarın önüne geçip var gücümle lekeleri kazımaya çalıştım. Benim bayrağım böyle bir yerde olmayı hak etmiyordu. Onun yeri uçsuz bucaksız göklerdi. Tırnaklarımla duvarı kazıdım. Geri çekildim ve duvarı izlemeye başladım. Artık bayrağım yoktu ama duvar kana bulanmıştı. O gün gibi. Her yeri kandı. Onların kanı…
Parmaklarım o kan lekelerinin üzerine doğru gitti. O an elimi fark ettim. O da kan içindeydi.
“ Ben ölmedim ki. Onlar öldü. Ben ölmedim!’’
Sanki tüm gücüm ellerime toplandı. Bağırışlarım yükseldi.
‘’ Ben ölmedim. Ben niye ölmedim!?’’
Onların kanlarına arkamı döndüm. Onlara bakmak bana daha çok acı veriyordu. Sıla, Bülent, Mustafa Sanem…
Karşımda gördüğüm lekeyle dona kaldım. Ordaydı Cengiz eliyle beni işaret ediyordu. Lekeler değişti. Bu sefer lekelerde bende vardım. Askeri üniformalarlaydık ama yine her yer kandı. Bu da o günlerden biriydi. İlk kez onu kaybetmiştim. Cengiz kollarımın arasındaydı. Kanlar içinde bana bakıyor ve bir şeyler diyordu. Sesler kulağıma geç ulaşıyordu. Sanki aramızda bir ses duvarı vardı.
‘’ Seçil komutanım.’’
Ağzından kanlar fışkırmaya başladı.
‘’ Hayır!’’ diye bağırdım.
Karşımdaki Seçil’de öyle bağırmıştı. Hatırlamıştım cümlenin devamını ve duymak istememişti. Cengiz hayatta kalan son gücünü kullanmaya çalışıyordu.
‘’ Eşhe..dü enla ila..he….’’
Sözcükler boğazına dizilmişti. Yetmemişti, hayatta kalan son gücü de yetmemişti. Tıpkı Seçil’in onu kurtarmaya gücünün yetememesi gibi. Görüntü tekrar değişti. Yine Cengiz vardı karşısında bu sefer parmakları ellerimi işaret ediyordu. Avuçlarıma baktım. Kana bulanmışlardı.
‘’ B..ben yapmadım. Ben yapamadım. ’’
Artık daha dizlerim tutmadı. Az önce ellerime doluşan o güç beni öyle bir terk etmişti ki giderken kalan gücümü de çekip almıştı benden. Kulaklarıma az önce duyduğum ses tekrar ulaştı ama bu sefer daha önce hiç duymadığım şeylerdi bunlar.
‘’ Yapamadın. Beni de onları da kurtaramadın. Mutlu musun? Biz öldük sen yaşıyorsun. Her yer kan ama sen hala yaşıyorsun. Ne kadar kan dökülmesi gerek senin de ölmen için ?Ne kadar daha canın kopması gerek bu dünyadan?”
Kala kaldım. Duyduklarımla kala kaldım. Ağzımı açtım ama belli belirsiz birkaç ses çıktı. Cengiz ‘in üstten bakışları altında keşke mezara onlar yerine ben girseydim diye düşündüm. Söylemek istediğim çok şey vardı. Özür dilemek, kabuslar gördüğümü söylemek… Ama ben hiç birini yapamadım. Derin bir nefes çektim içime. Söylemek istediklerim kafamın içinde bin bir farklı şekilde sıralandılar ardı ardına. Söylemek için bir nefes daha aldım ama kafanı kaldırdığımda karşımda sadece lekeler vardı. Arkama dönüp baktım. Duvarda yine kanlar vardı ama az önceki kadar fazla değillerdi. Bakışlarım bu sefer ellerime kaydı. Parmak uçlarımda, ellerimin üstünde ve avuçlarımın içinde yaralar vardı. Bazılarından sızan kanlar.. Benim kanımdı. Köşeye çekildim.
Ne kadar sürüklendiğimi? Bilmiyorum.
Ne zamandır buradayım ? Bilmiyorum.
Burada tek miyim ? Bilmiyorum.
Bildiğim tek bir şey var nilüferlerim artık benden çok uzaklara sürüklenmişti. Ne kadardır sindiğim o köşede gözlerimi yumup ellerimle kulaklarımı kapatarak o köşeye sığındığımı bilmiyorum. Ama kenarlarından bile ışık gelmeyen kapı açılmıştı. Kapattığım gözlerime rağmen içeri dolan ışıkla anlamıştım bunu ve peşi sıra gelen seslerle.
“ Nasıl olmuş benim askerim? ’’
Kafamı dahi kaldırmadım.
“ Ben senin askerin değilim.’’ dedim.
“ Anlaşılan hala benim istediğim kıvama gelememişsin askerim.’’
Evet aklımı kaçırıyor olabilirim ama kim olduğumu çok iyi biliyorum. Ben şanlı Türk askeriyim . Yüzbaşı Seçil Yamanım .
“ İlaçların dozunu arttırın askerimizin.’’
Bu söylediklerini ilk kez duyuyordum.
“ Ne dedin sen?’’
Kafamı kaldırıp bakışlarımı ona çevirdim. Bana sadece dik dik baktı. Adımları tekrar kapıya döndüğünde ayaklandım.
‘’ Bana ne yaptınız? ‘’
Deyip üzerine yürüdüm ve onu tuttuğum gibi yakasına yapıştım.
‘’ Bana ne verdiniz?’’
Dememin ardından suratına bir yumruk geçirdim. Yanında onu dinleyen adam sarıldı kollarıma, ben bırakmayınca belimden tutup çekmeye çalıştı ama yapamadı. Yumruğumla sersemlemişti ama hala bir cevap vermemişti. Yakasını daha sıkı tutup gözlerinin içine baktım ve ben bile gözlerimdeki ateşi hissettim.
‘’Bana ne veriyorsunuz? Dedim sana. ‘’
Gözlerimin içine bakıyordu. Bu uzun sürmedi. Odaya başkaları dolmaya başladı. Ben bırakmadım ama ellerim yakasından ayrılmıştı. Nasıl olduğunu dahi anlayamadığım bir hızla kendimi odanın köşesine savrulmuş halde buldum.
Beş, altı kişilerde ama kapıda duran ve hazırda bekleyen iki kişi daha vardı. Ben sana güveniyorum. Sen bu dallamaların pestilini çıkartırsın. Kendime verdiğim bu gazla iyi çalışırdım. Derin bir nefes alıp en yakınımdakilerin hamlelerini düşündüm. Öne atılıp sağdakinin karnına tekmeyi geçirdiğimde arkasındaki ileri atıldı. Ama benim hedefim o değildi . Daha da yakınımda olan elemandı. Yumruğunu savurduğunda onu savuşturdum . Tam o esnada yaptığım hamleyle yere serildi . Bunlar birkaç saniyede oldu. İleri atlayan o herifin bana oldukça yaklaşmasına neden oldu bu birkaç saniye . Bu benim için iyiydi ama onun için kötüydü. Dövüşte ya aranız uzak olacaktı ya da oldukça yakın. Dönüşümle çenesine oldukça sert bir yumruk geçirdim. Darbe ile yumruk yaptığı elleri çenesinde birbirine kavuştu. Bu esna da bende olduğum köşenin duvarına sert bir şekilde çarptım. Biri karnıma güzel bir tekme geçirmişti. Bunu tüm karın kaslarımda hissettim. Bir tekme beni yenemezdi , daha fazlası gerekiyor. Dövüşmek bana iyi gelmişti. Az önce yere serilenlerde kendilerine gelmişlerdi. Tabi birinin eli hala çenesindeydi.
Hadi tekrar başlayalım. Saldıranları savuşturmaya devam ediyordum ki üçü aynı anda üzerime atladılar. Baktılar ki böyle olmayacak. Birde bunu deneyelim dediler her halde. İkisinden kaçmayı başarmıştım lakin onlar yerine yenileri geliyordu . Yere serildiğimizde boynumda bir acı hissettim. Boğuşmaya hala devam ettim. Gücüm olduğu sürece de bundan asla vazgeçmeyecektim. Boynumda bir acıyı hissettim. Bana bir şey yapmışlardı. Boynuma yaptıkları bahsettikleri ilaç mıydı?
Onlara karşılık veremiyordum. Sanki her bir uzvum benden gelen komutları reddediyordu. Hareketlerim yok oluyordu. Ben onlara vurmaya çalıyordum ama ellerim , kollarım hareket etmiyordu. Ne yaptınız bana ? demek için ağzımı açmaya çalıştım ama o da artık kontrol edemediğim uzuvlarım arasındaydı. Ben hareketsizleşince üzerimden kalktılar. Hesap sorduğum adam çoktan odayı terk etmişti.
‘’ Bunu sen istedin asker?’’
Bu sözler yakamı kavrayıp kafamı yerden kaldıran ve yüzünü yüzüne yaklaştırıp suratıma bunları tükürürcesine söyleyen adamın ağzından çıkıyordu. Yüzü yüzümden uzaklaştı ama son sürat geri gelip yüzüme kafa atmıştı. O an yakamdan sökülen elleri yüzünden gelen darbeyle kafam beton zemine çarptı. Bir an olsun her yere karardı. Gözüme çomak sokan it yine buradaydı. Soluk ışık ve simalar her saniye bulanıklığın içinden kendilerini belli ediyorlardı.
Hissediyordum , vücuduma gelen darbeleri hissediyordum. Acıyı ; kaburgalarımda, karnımda, bacaklarımda, kollarımda, başımda… Her şeyi hissedip hiçbir şey yapamıyordum. Yumrukları , tekmeleri, tokatları… İçimdeki dolu bir enerji vardı ama ona ne yaptılarsa sanki koca bir kutunun içine sıkışıp kalmıştı. Kutunun duvarlarından sekip duruyordu ama asla dışarı çıkamıyordu.
‘’ Hisset tüm bunları adi orospu.’’
Sesler bir kulağımdan girip diğerinden çıkıyordu. Bu sesleri algılamak ve cevap verememek içimi yaktı. Suratını dağıtamamak içimi yaktı. Acıma derin bir öfke ekledi. Ne kadar devam etti bilmiyorum. Durduklarında tüm vücudum da acının uyuşukluğu vardı. Biri bana elimdeki şırıngayı gösterdi.
“ Bu şırınga seni öyle itaatkar yapacak ki sen bile kendini tanıyamayacaksın. Tabi yaşarsan.’’
O iğrenç gülüşü büyüdü. İki kere daha olmuştu bu o zaman. İki kere daha dövülmekten kendimden geçmiştim. Asla pes etmeyip tekrar geldikleri ve saldırdıklarında kendimi korumaya çalışmıştım. Sayıları hep daha da artıyordu. Ve ben bu odanın bir yerlerinde öylece kalıyordum.
O zamanlar mı bana bu şırıngayı vermişlerdi? Düşüncelerimin durmasının nedeni kapının çarpma sesiydi. Artık tektim , acı dolu vücudum ile tek başımaydım. Aklıma bir ses doldu az önce duyduğum o sesti.
“Bu seni itaatkar yapacak.”
Ses durmadan kafamda tekrar etti. Ben ise durmadım ve kafamdaki o sesi bastırmak için belki sesimi kullanamadım ama iç sesimi kullandım.
Ben bir teröriste itaat etmeyeceğim. Gerekirse kendimi yok ederim ama bir teröriste itaat etmem. Asla ama asla.
⌘
‘’ Herkes gözünü dört açsın. Zaiyat istemiyorum. Anlaşıldı mı?’’
Yağız’ın emrini duyan tim.
‘’Anlaşıldı komutanım.’’ diye bildirdiler.
Korkut Albayın başına gelenler yüzünden geçici görevlendirilen Albay komutayı Yağız’a vermişti.
“ Komutanımızı bulmaya geldik. Onu sapa sağlam alıp döneceğiz. Allah’ın izni ile.’’
Yağız’ı duyan Çağatay ‘’ Komutanım biz evelallah alacağız komutanımızı. Onu yalnız komayacağız bu itlerin yanında.’’
Lafına Melis atladı.
‘’ Yalnız bırakmayacağız deyip kendini de esir düşürme.’’
Başka bir ses yükseldi. Saklandığı yerden ‘’ Sakın ha komutanım. Yapmayın öyle bir şey. ‘’ dedi Baran.
‘’ Kimse esir falan düşmüyor. Buraya esir düşmeye gelmedik. Bu bir kurtarma operasyonu. Kendinize gelin.’’
Asaf’ın sözleri üzerine telsiz sessizleşmişti. Asaf dürbünden bakışlarını kaldırıp Yağız’a baktı. Yağız da ona bakıyordu. Ufak bir baş hareketi ile özür diledi Asaf. O harekette: Özür dilerim kumanda bende değil. Susmalıydım, affedersin. Diyordu.
Yağız onu anlamıştı. Yüzünde şuan için olabilecek nasıl bir gülümseme olabilirse o vardı. Bu anlarını bölen Açelya’nın söyledikleri olmuştu.
‘’ Ne yapıyorsak yapalım. Alalım artık onu içeriden.’’
Gelen istihbarat öyleydi. Seçil buradaydı. Sesindeki endişe onun oldukça etkilendiğini belli ediyordu. O bunu asla saklamamıştı. Kız kardeşi gibi gördüğü canı içerideydi. Damla’dan da bir ses duyuldu.
‘’Komutanım kötülük tellalı olmak istemem ama buradadır dimi?’’
Damla tatlı kızdı. Gören asker demezdi. Cesurdu, mertti ama bunu bir tek bu dağlar görürdü. Korkusunu da bu dağlara saklardı. Kaybetme korkusu onu mahvederdi. Askerlerin buna alışıldığı düşünülürdü ama buna kimse hiçbir kul alışamazdı.
Damla bu korkusunu bu dağlara saklamıştı. Ne zaman bu dağların eteklerinde dolansa aklının bir köşesine bu düşünce sığışırdı. Ama bu günlerde sadece bu dağlara geldiğinde değil o yayını gördükten sonra o lanet düşünce beyninin, düşüncelerinin tamamını kaplamıştı.
‘’ Öyle bir şey olmayacak. Onu alıp gideceğiz.’’
Yürekten inanmıştı Açelya bu sözleri derken. Buradaydı komutanı, onu alıp gideceklerdi.
Baran’ın ‘’ Komutanım hareketlenme var.’’ demesiyle herkes dürbünlerine daha da sarıldı.
‘’Hareketlenme de ne hareketlenme.’’ dedi Melis.
‘’ Kuzey- doğudan bir araç yaklaşıyor komutanım. ‘’
Yağız gelen aracı izlemeye başladı.
‘’ Şimdilik izliyoruz.’’
Diye emretti.
‘’ Belki de yerini değiştireceklerdir.’’ dedi Asaf.
Araç eski ama hala yıkılmaya direnen binanın önünde durdu.
“ İçerisinden biri iniş yaptı. Erkek kısa kıvırcık saçlı: Marul kafa. Giyimi deseniz gözümün seğirmesine sebep olan terörist kombini.’’ dedi Baran.
“ Belki de bir görüşme olacaktır.’’ dedi Damla.
“ Birazdan anlarız neler olduğunu.’’ dedi Yağız.
Dakikalar geçmişti etrafta yeni bir hareketlenme başlamıştı. Dakikalar önce içeri giren Marul kafa dışarı çıkmıştı. Ardından kafasında çuval olan biri daha çıkarılmıştı.
‘’ Damla, Melis bizi koruyun. Çağatay , Baran sağ taraf sizde. Sol da bizde. Açi sende arkadan gir.’’
Artık emir gelmişti. Konuşma sırası silahlardaydı. Baran hiç acımaksızın önüne çıkanı indiriyordu. Çağatay ona göre daha temkinliydi. Baran’a gelebilecek olası şeyleri de gözünden kaçırmamaya çalışıyordu.
‘’ Ya kardeşim kurban olayım az kendini kolla. Adamlar sokacak malum yerlerine mermileri.’’
Sürekli böyle söylenirdi ama asla onu korumayı bırakmazdı. Bu davranışı bir sorundu. O hariç herkes bunun farkındaydı. Seçil tarafından da uyarılmıştı.
‘’ Benim kaybedecek askerim yok. Buradaki herkesin canı birbiriyle eş. Sen nasıl ki aramızdan birini korumak için kendi canını hiçe sayarsın. Bunu kendi canın içinde yapacaksın. Senin canın da bu timin bir parçası.’’ demişti.
Bunun üzerine tüm tim aklının başına geldiğini düşünmüştü. Ama şuan sanki aklı yine onu terk etmişti. Belki de bunun sebebi ona o aklı veren komutanının canının tehlikede olmasıydı. Asaf ve Yağız binanın dışındakileri temizlemişlerdi ama içeridekiler durmadan ateş ediyorlardı. Marul ve dışarı çuvalla çıkartılan kişi önlerine yapılan insan seti ile içeri götürülmüşlerdi.
‘’ Asaf koru beni.”
Yerinden ayrılıp daha da ileriye gitti Yağız. Ardından Asaf’ı koruma sırası Yağızdaydı.
‘’Şimdi!’’
Sözü ile o da ilerledi. Gelen kurşunlara birlikte göğüs gerdiler.
‘’ Melis , Damla kaç kişi görebiliyorsunuz ?’’
Yağız’ın sözüne ‘’Olumsuz.’’ diye cevap verdi Damla.
‘’ Kimi görürsem bir daha ışığı görmesine engel oluyorum komutanım. ‘’ diye cevap verdi Melis.
‘’Çağatay , Baran ne durumdasınız?’’
‘’ Valla komutanım bu deli yine kurşunların üzerine yürüyor.’’ dedi Çağatay.
“ Tamamdır. Bende onu kolluyorum.’’ dedi Damla.
Duraksamanın ardından ‘’ Tabi izin verirseniz komutanım.’’
Asaf çoktan oflamaya başlamıştı.
‘’ O sende Damla. Kolla şu deliyi, bir şey olmasın . ‘’
Asaf telsizi kapatıp ‘’ Bu adam hani düzelmişti. Yürümeyecekti ölüme. Bırakalım yesin mermiyi akıllansın.
Öğrensin canını yok saymak neymiş. ‘’
Yağız da telsizi kapattı.
“ Sence daha önce hiç mermi yememiş mi ?’’ dedi, yaralarını görmüştü .
‘’ Niye bunu yapmaya devam ediyor o zaman?’’ diye isyan etmişti.
“ Şu durumda birde beyimizi kollamakla uğraşıyoruz.’’
Yağız sessizliğini korudu. Sinirini anlıyordu, hak da veriyordu ama Baran’ı da biliyordu. Evet düzelmişti yani en azından onlar öyle sanmıştı.
Yağız ,Baran’ı da anlıyordu. Tam düzeldim derken seni düzelten o sihirli değnek elinden alınınca öyle bir ortada kalıyorsun ki. O sihirli değneğe tekrar sahip olmak için öyle bir bozuluyorsun ki. Baran değneğini arıyordu. Onu bulmak için kendini tekrar tekrar bozacaktı belki de.
‘’Bitirelim artık şu çatapatı.’’
Asaf’ın telsizi açıp ilk söylediği bu olmuştu. Dakikalar sonra çatapat susmuştu.
‘’İçeri giriş yapıyoruz. Herkes dikkatli olsun. Herkes!’’
Yağız’ın söylediği son herkes özellikle Baran içindi ama o hala sağırdı. İçeri ilk dalan o olmuştu.
“ Komutanım kaçıyorlar. Bir araç arka taraftan hareketlendi. ‘’
Damla’nın uyarısı duyan tim arka tarafa hareketlendi. Araç son gaz ilerlerken onun gazını kesen Melis’in tüfeğinden çıkan kurşundu. Direksiyondaki itin kafası direksiyona düşmesiyle korna çalmaya başladı. Yağız aracın bir kapısını Asaf diğer kapısını açıp silahları Marulun kafasına dayanmışlardı. Açelya hemen Yağız’ın arkasında duruyordu. Marul’un elindeki silahın namlusu Yağız’a bakıyordu.
Arkasındaki ses ‘’ İndir lan silahı, salata yapmayayım o kafandan!’’
Duyduğu sesle kıvırcıkları titremeye başlamıştı.
Asaf’ın ‘’İndir lan!’’ diye bağırdığında korkusu yüzüne yansımıştı. Silahı indirmemekte ısrarcıydı. Bunun üzerine Asaf dayanamayıp tabancasının kabzasını kafasına indirdi. Bu anlarda tüfektense tabanca kullanmayı daha çok seviyordu. Yakın temasta tabancası can dostuydu.
Yağız önünde elleri bağlı ve yüzü çuvalla bağlı olan kişinin kafasındaki çuvalı kaldırdı ve karşılaştığı yüz…
Büyük ses ve ardından oluşan koca bir gürültü sardı etraflarını. Tıpkı oluşan enkazdan çıkan toz bulutu gibi.
Telsizlerde ‘’ İyi misiniz? Komutanım ses verin!’’ seslerini duyuyorlardı ama kulaklarında oluşan çınlamanın gölgesinde kalıyordu. Çınlama sustuğunda beyinlerinin ve gözlerinin dönmesi de durmuştu. Asaf ve Yağız’ın bakışları önce enkaza ardından birbirine döndü. Yağız arkasını dönük Açelya’yı kontrol etti. İyi görünüyordu ama bakışları kadının üzerindeydi. Donmuş gibiydi.
‘’Açelya, iyi misin?’’
Açelya’dan ses gelmedi. Yağız kollarından tutup salladı. Açelya bu sarsıntı ile sinirin beynine hücum ettiğini hissetti. Kollarını ondan kurtarıp arabadan uzaklaştı. Telsizden bir ses daha yükseldi. Binaya daha yakındı Çağatay.
‘’Komutanım Baran yok.’’
Asaf ‘’Baran!’’ diye bağırdı enkaza. Bu haber hepsini korkutmuştu. Hepsi hızlı adımlarla koşarak enkaza ilerlediler. Enkazın önüne gelince boğazlarını acıtacak bir sesle seslendiler. Ama Baran’dan bir ses yoktu. Yağız’ın kulağına Asaf’ın feryadı geldi
‘’ Ölme lan, ölme. Sakın ölme.’’
Az önce bırak yesin mermiyi bir yerlerine diyen adam şimdi ölme diye bir enkaza bağırıyordu. Yağız telsize seslendi.
‘’ Baran nerde , gördünüz mü?’’
Melis ve Damla ‘’Olumsuz.’’ diye yanıt verdi. Etrafı taradılar ama toz hala görüşü engelliyordu. Çağatay’ da enkaza yöneldi. Her bir yanını aramaya başladılar.
‘’Burada !’’ diye seslendi Çağatay.
Hepsi oraya toplandığında gördükleri manzara içlerinde buruk bir sevinç oluşturmuştu.
‘’Hayatta.’’ dedi bir eliyle nabzını kontrol ederken.
Baran’ın günlerdir yüzüne bürünen öfke silinmişti. Yüzünde toz toprak ve çocuksu bir masumluk vardı. insan özünü kendi olmadığında yansıtırdı. Yaşıyordu , enkazda değildi ama iyi de değildi. Yağız telsizden yuvayı aradı.
‘’ Yuva!’’
Birkaç saniye sonra ses geldi.
‘’Yuva dinlemede.’’
‘’ Bir yaralımız var. Rehine hayatta, kurtardık. Birde rehinemiz var. Geri dönüş için talepte bulunuyorum.’’
‘’ Talebiniz onaylanmıştır. Yaralının durumu nedir?’’
Yağız‘ın bakışları Baran’a kaydı. Herkes toplanmıştı. Çağatay ve Melis başında diğerleri etrafında endişe ile dolanıyorlardı.
‘’ Bomba patladı. Patlama yüzünden fırlamış olmalı, nabzı var.‘’
Şükürler olsun ki vardı. Tim ona emanetti. Seçil’in emanetiydi. Kimseye bir şey olmamalıydı.
“ Tamamdır. Ekiplerimiz sizi almak için kalkış gerçekleştirecek. Size gönderilen konuma gidin. Sağlık ekiplerimizde burada bekliyor olacak.’’
‘’Tamamdır.’’
‘’ Damla kombinasyon sedyesini çıkart gidiyoruz.’’
Damla hemen verilen emri gerçekleştirmişti. Çağatay ve Melis’le Baran’ı dikkatlice sedyeye yerleştiriyorlardı.
‘’Asaf benimle gel.’’
Asaf, Yağız’ın adımlarını takip etti. Arabanın yanına geldiklerinde bizim it hala baygındı.
‘’ Bağla bunu bizimle gelecek.’’
O plastik kelepçeyle bu işi hallederken Yağız içindeki hayal kırıklığını bastırmaya çalıştı.
‘’ Korkmayın biz Türk askeriyiz. Sizi kurtarmaya geldik.’’
Kadının ürkek bakışları duydukları ile rahatladığını gösteriyordu.
‘’ Gelin lütfen. ‘’
Elini nazikçe kadına uzattı. Fazlasıyla korkmuş görünüyordu, onu daha fazla korkutmak istemedi. Kadının bakışları bir süre elinde kaldı. Bunun üzerine Yağız elini geri çekti.
“ Tabi siz kendiniz de inebilirsiniz. ‘’ dedi.
Kadın elini uzatıp ondan yardım isteyince Yağız geri çektiği elini hemen geri uzattı. Asaf da iti sürükleyerek dışarı çıkartmıştı. Diğerleri gitmek için onları bekliyordu. Komutanları yanlarına geldiklerinde ise hepsinin bakışları önce yanlarında gelen kadına takılmıştı. Yüzlerinde aynı ifade vardı. Bu ifadeyi okumak zor değildi. Yağız’da dakikalar önce bunu yaşamıştı. Hala daha yaşamasına rağmen bunu bastırmıştı. Ama Asaf o hayal kırıklığını sadece birkaç saniye yaşamıştı. Patlamadan sonra Asaf’ın yüzündeki tek ifade öfkeydi. Öfkesi belki de bu kadının Seçil olmamasıydı. Belki de Baran’ın söz dilmemesi yüzünden başına gelenlerdendi.
‘’ Gidiyoruz.’’
Diyen Yağız tüm bakışları üzeri çekti. Bakışları ile konuşmuştu.
‘’ Evet o değil ama yarıma muhtaç.’’ demişti ve emri üzerine yola çıkmışlardı.
⌘
3 GÜN SONRA
Bileklerimde bir acı vardı. Kalın hasır ipin etrafına sıkıca dolanmış olduğunu hissediyordum. Hatırladığım son şey odaya girip bana saldırdıklarıydı. Bunu sık sık yapıyorlardı. Her kendime geldiğimde vücudumda özellikle omurgamda yoğun ağrılar oluyordum. Yine gelmişlerdi ama bu sefer kendime geldiğimde kafama bir şey geçirilmiş olduğunu fart ettim. Bağlıydım , bir sandalyeydim zannımca. Etraftan gelen sesleri duyuyorum. Etrafımda dolanmalarını da hissediyorum. Ağzıma bağladıkları paçavra dudaklarımdaki çatlakları ve yarıkları oldukça acıtıyordu.
Etrafımda dolanmalarına rağmen bana kimse ilişmiyordu. Bir şeyi bekliyorlardı. Kulaklarıma tanıdık bir ses ilişti.
“ Ne zaman bitecek bunların hazırlığı?’’
Onun sesiydi. Timi katleden itin. Neyin hazırlığını yapıyorlardı?
‘’ Az kaldı efendim . Birazdan her şey istediğiniz gibi olacak.’’
‘’ Ya başka ne olacaktı lan!? ’’
Sesinden siniri ve sabırsızlığı anlaşılıyordu. Dakikalar geçmişti, geçiyordu. Ama hazır olan hiçbir şey yoktu.
“ Hazırdır efendim. Hepsi bizi izleyecek yeniden.’’
Yine bir yayın mı olacaktı ?
“ Ben dediğimde başlatın.’’
Boğazını temizlediğini duydum. Sanki sesini önemseyen vardı. Anne ve babaların evlatlarını , eşlerin hayat arkadaşlarını, evlatların babalarını katletmişlerdi.
Sesin malum yerine kaçsa iyi ederdi. Yoksa kurtulduğum ilk an boğazına çökecektim ama sana kolay ölüm yok. Bu cihanda ben olduğum sürece sana kolay ölüm yok. Yalvarışlarını duyup öyle keseceğin o sesini. Sinir tüm hücrelerimi sarmalıyordu.
“ Şimdi!’’
Birkaç saniye sonra ne kadar düzeltmeye çalışsa da hala gart sesi yine kulaklarıma doldu ve anlaşılan bir tek burada bulunanların değil bir çok kişinin daha kulaklarına doldu.
“ Çok değerli ve sadık seyircilerim.’’
Sanki millet keyfe izliyorlar da sadık diyor göt.
“Evet biliyorum biraz ayrı kaldık ama ben size döneceğimi söylemişti. ‘’
Yüce Rabbim sen sabır ver.
⌘
‘’ Dölsüz Piç sen benim evladımı parçaladın. Sen benden kocamı aldın. Sen beni yaktın!’’
Günler öncesinde feryatlarının mezarlığı doldurduğu Oğuz Alp’in annesini sesi şimdide sessizlikten kendi nefesini duyduğu evin duvarlarında yankılanıyordu.
⌘
Ekranda gördüğü ve bir daha unutamadığı yüzü gördü Sıla’nın annesi. Evladını o öldürmüştü. Tekrar ekranda görünce kanı çekildi. Tam karşısındaydı canının katili. Gözlerine dolan yaşlar yanaklarına kavuştuğunda içindeki sönmeyen o ateş öyle bir harlanmıştı ki. Hıçkırıkları onu boğmaya başlamıştı.
İçerideydi Sıla’nın odası, çeyizleri… Elleriyle kızına ördüğü yelekler, örtü takımları. Renklerini beraber seçip yaptıkları battaniye…
Kıyamamıştı onları vermeye. Dokundurmamıştı kimseye, sokmamıştı kimseyi o odaya. Ama onlar dokunmuştu kızına, kıymışlardı canına.
⌘
Hastanedeydi Salim öğle arasıydı. Kantinde öylece oturuyordu. Çalışmak unutturur sanmıştı ama olmamıştı. Çok kızgındı, çok üzgündü. Anlamamıştı karısının Nergis’inin hamile olduğunu. Pek görüşemiyorlardı , görüştüklerinde de doyamıyorlardı birbirlerine, son zamanlar da ama babalar hissetmez miydi evlatlarını?
O hissetmemişti. Belki de Nergis‘te hissetmemişti. Bunu hiçbir zaman bilemeyecekti. O hem canını hem de canıyla olan canını kaybetmişti. Belki de bebeği yaşasın diyeydi o çırpınışları, bilemeyecekti.
Cenaze hastaneye ulaştığında anlamış doktorlar hamile olduğunu. Daha minicikmiş. Bilirdi Salim o kadar küçük olan bebekler hiçbir şey hissetmezlerdi. Duymazlardı dünyayı. Ama Salim buna inanmıyordu. Minicik bebeği annesinin ölümünü hissetmişti. Ölümü daha doğmadan tatmıştı.
Kantinin biran da sessizliğe bulanması ve sadece televizyonun sesinin duyulması ile Salim’in bakışları da ekrana kaydı. Yine o vardı ekranda canlarının canını alan o soysuz. Bir anda yok oldu o adam ekrandan. Hayır hayır ekrandan değil tüm dünyadan yok oldu hem de herkes. Karanlık ele geçirdi tüm ruhunu. Ne yaptığını bilmiyordu ama bir şey yaptığını biliyordu. Kendine dokunulduğunu hissediyordu ama göremiyordu. Gözleri buğulandı. Işık gözlerine ulaştı ama ruhuna bir daha ulaşamadı. Ekran param parçaydı. Etrafına sarılan kollar durulması ile geri çekiliyordu. Gücü kalmamıştı, durulmuştu belki ama acısı durulmamıştı. Asıl şimdi ihtiyacı vardı geri çekilen kollara ama hiçbir kol bir daha ona sarılmadı.
Ne Nergis’i gibi ne de tadına hiç varamadığı evladının sarılışı gibi.
⌘
Sanem’in evindeydi can dostu Derya. Ona emanet ederdi minik canlarını Sanem. Evi o kadar canlıydı ki inanamıyordu Derya. Kucağındaki Çiyayı okşuyordu. Pofuduk kedi bile anlamıştı bir şeylerin ters gittiğini. Bir tek o da değil. Radius Sanem’in biricik oğlu. Kocamandı ama ruhu ufacık bir köpekti. Sokakta ölümün kucağından alıp kurtarmıştı onu Sanem. Maşuka günlerdir.
‘’Savaşçı Karım!’’ diye ötüyordu.
Çok severdi konuşmayı geveze papağan. Ama ağzından sadece iki cümle çıkıyordu.
‘’Savaşçı Karım’’
“Teröriste de idam!’’
Zorlanıyordu dili ama asla bunları demekten vazgeçemiyordu. Yine söylemeye başlamıştı. Derya başını kaldırıp ona baktığında televizyonda onu görmüştü. Arkadaşının katilini. Kumandayı alıp hemen kapatmıştı. Nefes almak daha da zorlaşmıştı. Derya ne yapacağını bilmiyordu. Günlerdi bu evin önüne gelip akan yaşlarını silip kapıdan içeri giriyordu. Arkadaşının ruhu bu evdeydi. Bu canlarda bu duvarlara asılı fotoğraflarda. Bozamazdı bu evi, dağıtamazdı bu hayvanları ama gücüde yetmezdi böyle bir yüke. Kendi zor yaşıyordu. İçeni dağlayan bir hisle ayaklandı ve yatak odasına ilerledi. Kapısını itip içeriye baktı. Topluydu. Bir kıkırtı döküldü dudaklarından. O hep topluydu.
Yatağa kaydı gözleri ikisi burada ne geceler geçirmişti. Ne kahkahalar atmış, ne isyanlar etmiş, biz değiştik kızım bir daha bunları yaşamak yok deyip günler sonra yine bu yatakta yapmayacağız dedikleri her şeyi yaptıklarını itiraf etmişlerdi. Kızmışlardı birbirlerine sonra sarılıp ağlamışlardı. Oracıkta uyuyup yeni ve güzel olacağına inandıkları bir güne uyanmışlardı.
Derya yatağın örtüsünü açıp içine girdi. Yine ağlıyordu ama bu sefer yapayalnızdı. Sanem’in yastığına uzandı elleri kocaman sarıldı ondan geriye kalan boşluğa. Yaşları yastığa aktı ama durmak bilmedi. Yastığa kollarını daha çok dolağında ise bir hışırtı duydu. Kollarını yastıktan ayırıp hışırtıyı aradı. Kılıfın içerisinde olan bir kağıt gördü. Uzanıp aldı. Üzerinde Can Dostum Derya’ya yazıyordu. Açtı kağıdı ve arkadaşının ellerinde ona dökülen kelimeleri gördü. Yaşları okumasına engel olsa da dura dura, soluklana soluklana, ağlaya ağlaya okudu.
Can Dostundan
Biliyorum yine bu eve geldin. Çünkü sende seviyorsun onları. Seni tırnaklasa da Çiyayı, üzerine atlasa da Radius’u , sana Çirkef Kokila dese de Maşukayı. Bu arada ona kokilanın anlamını en değer verilen diye öğrettim. Ve evet biliyorum beni de çok seviyorsun. Bu görevden dönüş olur mu bilmiyorum. Aslında bu mektuptan çok fazla yazdım ama her geri geldiğimde bulmadığını gördüm. Ve iyi ki bulmadın diye şükredip yırtıp attım. Çünkü bulsan ve ben geri gelirsem çok kızardın bilirim.
’’ Ölüm düşünmeyiz, ölüm bizden uzak olsun daha çok genciz.’’ dersin.
Biz hep genciz ve eğer bu görevden gelmezsem sen bende hep genç kalacaksın. Ee tabi gelmediysem öldüm demektir. Ve ölenler yaşlanmaz. Bu yüzden bende sonsuz kadar genç olacağım. Mutlu ol Güzelim bu evi de asla bırakma. Sana bir kutu bıraktım. Onu askeriyeden teslim al. Bu evi de, canlarımı da, ruhumu da, kendini de yaşat. Asla küsme bu hayata. Hata yap gel bu yatağa anlat bana. Mutlu ol gel anlat. Üzül gel ağla. Artık konuşamam, seni teselli edemem belki ama sen benim ne diyeceğimi ne yapacağımı bilirsin. Konuşmama gerek kalmaz. Evlatlarım sana emanet. Evlatlarıma beni hep hatırlat. Tabi sende unutma. Seni seviyorum.
Sonsuz sevgim ile Can dostun Sanem
⌘
‘’Ama özlemek güzeldir. Neyse lafı uzatmayalım nerede kalmıştık.’’
Sesi kesildi. Yanımdan geçtiğini hissettim.
‘’Hatırladıııımm.’’
Sözlerini uzatarak gerilim mi yaratmaya çalışıyordu? Sanki Oscar adayı film çekiyoruz. Bu düşünce aklıma dolandı. Hepimizin hikayelerini anlatan bir film. ‘ Acının Sonsuz Tonu’ adı bile hazırdı. Aklıma günlerdir gördüğüm gerçek ya da gerçek dışı şeyler geldi. Ama seçmek zordu hangisi gerçekti? Gerçekten ölmüşler miydi? Tekrar sesini duydum.
‘’ İnfaz da kaldık. Son bir infaz.’’
Güldüğünü hatta diğerlerinin de kıkırdadığını duydum. Kafandaki kumaş kıpırdadı.
‘’ Ve karşınızda benim eğlence kaynağım. ‘’
Kumaş hareketlenip kafamdan tamamen düştüğünde ışık gözümü kamaştırdı. Birkaç kez gözlerimi sıkıca yumup açtım. Görmeyi başardığım ilk an etrafıma kurulan kameraları gördüm.
“ Nasıl Asker beğendin mi prodüksiyonu ?’’
Yüzünü yüzümün hizasına getirdi. Yüzümde ona öyle bir nefret vardı ki bunu çok net görüyordu, biliyordum. Çünkü gözünün yansımasından kendimi görmüştüm. Yüzümden öyle bir nefret akıyordu ki bir an için beni serbest bıraksa onu ne pahasına olursa olsun yok edeceğimi biliyordu.
“ Şimdi hepiniz merak ediyorsunuz. Bu yayında neler olacak? Ben meraklandırmayı sevmem bu yüzden hemen başlayalım. Demi Asker ?’’
Hala gözlerimin içine bakıyordu. Sözlerini bitirene kadar da bakmaya devam etti. İki kişi yanıma geldi. Bağlı olduğum ipleri çözmeye başladılar. Ne olduğunu anlamadım. Ne yapmaya çalışıyordu. İkisi de geri çekildiğinde beni sadece sandalyeden ayırdıklarını anladım. Ellerim arkamda hala bağlıydı. Ayaklarım da birbirine bağlıydı.
‘’Kameranın önüne gel Asker. Görsün seni bütün memleketin.’’
Bir kahkaha daha attı. Ben kıpırdamayınca arkamdaki sandalyeyi çekip alanı boşalttılar.
‘’ Söz dinleseniz bunlar hiç yaşanmayacak ama işte dinleyen var mı?’’
Etrafa bakındı cevap bekler gibi sonra ise büyük büyük tepkilerle ‘’Yok.’’ dedi. Etrafımı yüzleri kapalı insanlar sarmaya başladı. Kiminin elinde sopalar vardı. Gözümün uzuyla her birini takip ettim.
“ Şimdi size hazırladığım gösterinin ufak bir ön izlenimi.’’
Elleriyle sanki şov sunar gibi beni gösterdi. O an iki tanesi bana yaklaşmaya başladı. Derin bir nefes aldım. Haydi bismillah. Biri öne atılıp yumruğunu suratıma savurdu. Ama ben daha hızlı davranıp ondan kaçtım ve diğer yandan yaklaşana kafa attım. Bir an yere serildiğini gördüm. Dönmeye fırsat bulamadan bir darbeyi karnımın yan tarafında hissettim. Böyle dövüşmek zordu. Bir şekilde hem kendimi savunup hem de iplerden kurtulmam lazımdı. Yumruğun etkisiyle yana savrulduğum yerde bir başkası daha üzerime sopa ile hamle yaptı. Ondan kaçtım ama bu sefer başka bir yerdin darbe yedim. Bu konumda tek yapabileceğim birine kafa atmaktı. Ve etrafımda yedi kişi vardı. Her birine bunu yapsam bir yerden sonra bana vurulmuş gibi hissederdim. Yedi kişiye kafa atmak yedisinden o etkiyi vururken geri almak. Onlar bir etki ben yedi.
Yine de olabildiğince kaçmaya ve kendimi çözmeye çalıştım ama olmadı. Yediğim üçüncü tekmeyle dizlerimiz üzerine düştüm. Ve düştüğüm an suratıma geçirilen yumrukla yere savruldum. Kalkamadım. Her yerim her milimim acı içindeydi. Günlerdir dövülmenin acısı da böyle çıkıyordu. Dirensem de bir şey yapamadım. Sopalı olanlar arkada dursalar da arada öne çıkıp kaburgalarıma sopayla vuruyorlardı. Tekmeler üzerimde uçuşuyordu. Ve öyle hafifte değillerdi.
Vücuduma daha önce baktığımda her yeri morluklarla doluydu. Şimdide yaşarsam on gün sonrasının morlukları hazırdı.
“Durun! ‘’
Sesiyle durup geri çekildiler.
“Yazıktır Askerime?’’
Arbede sırasında ağzıma bağladıkları parçayı çıkartmayı başarmıştım. Ağzıma kendi kanımın tadının da dolduğunu hissediyordum ama bu susmama engel değildi.
“ Ben senin askerin değilim. Sen kim oluyorsun da bana acıyorsun?’’
Söylediklerimi duyamamış olmalı ki .
“Ne dedin Askerim?‘’ diye sordu.
Sesimi yükseltip ‘’ Ben senin askerin değilim. Sen kim oluyorsun da bana acıyorsun? ‘’ diye tekrarladım.
Yanıma gelip boynuma düşen parçayı tekrar ağzıma kapattı.
“ Devam edin!’’ diye bağırıp izlediği köşeye geri döndü.
Tekmelerin ardı arkası kesilmedi. Dikkatimi çeken bir şey vardı. Yüzüme vurmuyorlardı.
İleriden bir şeyin yaklaştığını gördüm. Üzerimde tepinmelerine rağmen onu fark ettim. Minik bir kız çocuğuydu. Elinde yere sürünen bir şeyi sürüklüyordu. Görüntüyü netlemeye çalıştım ama olmadı. Sürekli sarsıldığım için görüntü tam olarak oturmuyordu. Çok küçük olduğunu anlayabiliyordum. Seslenmeye, bağırmaya çalıştım. Kaç , git buradan demeye çalıştım ama beni anlamıyordu. Sesim sadece bir böğürtüden ibaretti. Ben bile kendi duyduğum sesimi anlamıyordum.
‘’ Canını mı yaktık asker? Valla ne yalan söyliyeyim. Günlerdir dövüyoruz gıkı çıkmadı.‘’
Onu duyuyordum ama umursamadım. Gittikçe yaklaşan ama hala oldukça uzak olan minik kız çocuğunu buradan uzaklaştırmaya çalışmakla meşguldüm. Ama beni anlamıyordu. Minik ve emin adımlarla yaklaşıyordu.
“ Asker kameralara oynamak nedir ya?’’
Kahkahası iyice karga sesine benzemeye başlamıştı.
“ Ayıp değil mi ? İnsanlarda sana bir şey yaptık sanacaklar.’’
Vuruşları azalmıştı. Sıraya girmişlerdi her halde. Daha da yaklaştı ve görüntü biraz daha netleşti. Elinde onun boyunda bir maymun peluşu vardı. Bir kolundan tutmuş çekiştiriyordu.
Maymun mu? Gözlerimi maymuna odaklamaya çalıştım. O maymun benimdi. Yetimhanede sarıldığım ve beni koruduğuna inandığım kocaman , o zaman için kocaman, kollarıyla karşımda duruyordu. Kaç gece beni ondan ayırmaya çalışmışlardı. Kaç gece savaş vermiştim kollarına sıkıca tutunup. Şimdi karşımda duruyordu. Bakışlarım kız çocuğuna döndü. Daha da yaklaşmıştı. Yüzünü net görebiliyordum. Tepinmelerim ve uzaklaşsın diye çırpınmam durmuştu.
O buradan gidemezdi. O bendim. Dört ya da beş yaşındaydım. Bana öyle bakıyordu ki sanki tüm acımı hissediyordu.
‘’Ben bu acıları mı yaşayacağım?’’ diyordu.
Hayır diyemedim. ‘Sana tekrar bunları yaşatmalarına izin vermedim.’ diyemedim. ‘Sözümü tutamadım.’ diyemedim.
‘’Durun!’’
Sesi o kadar uzaktan gelmişti ya da ben öyle sanmıştım . Anlamam zaman aldı. Gözlerim kısılıyordu acıdan ama kendimi görüyordum. Olmazdı , olamazdı. Kendimin karşısında, kendimi kaybedemezdim. Yanıma yaklaştı. Eğilip yanağıma dokunup okşadı. Minicikti elleri ama öyle sıcaktı ki. Kafasını eğip yanağıma bir öpücük kondurdu.
“ İyi geceler.” dedi ve elindeki maymunu sürükleyerek uzaklaşmaya başladı. Görüşüm bulanıklaştı. Buğulandı ve onun sanki bir sis bulutunun içine karıştığını gördüm. Sonrası karanlıktı hem de zifiri.
YAZIMDA BİR HATA OLDUYSA AFFOLA .