İçeriğe geç

YAMAN

Bölüm 10 · 31 dk okuma

YAMAN

Bölüm 10

VATAN EVLADI

VATAN EVLADI

Ordu askeriyenin bahçesinde toplanmıştı. İçi boş, üstü ise ay yıldıza sarılı tabutun önünde saygı duruşundaydılar. Tabutun önünde Seçil’in fotoğrafı vardı. Arkasında şanlı Türk bayrağı üzerinde ise canını feda ettiği üniforması vardı. Zafer timi tabutu omuzlarına almıştı. Mert’te en ön sırada yerini almıştı. Sevdiğini omzuna almış gidiyordu. Cenaze helikoptere bindirildi.

Kimsesizdi o yüzden bir memleketi yoktu. Onun memleketi tüm ülkeydi. Bu yüzden naaşı başkente getirilmişti. Ankara’ya getirilmişti. İniş yaptıklarında hava alanının önü o kadar kalabalıktı ki araçlar çıkmakta zorluk çekmişti. Halk ayağa kalkmış koca bir yas ilan etmişlerdi. Herkes sokaklardaydı. Ankara’da, Mersin’de, Niğde’de, Trabzon’da… Her yerde herkes sokaklardaydı. Öfkelerini ve acılarını kusuyorlardı. Kimseye zararları yoktu. Polisler bile onların yanında yürüyorlardı. Sinirlerini kendi evlatlarından çıkarmazdı Türk halkı ama kendine yapılanı da asla unutmazdı.

Ankara Şehitliğine geldiklerinde Zafer timi tabutu taşımak için sırtlandığında bu sefer yalnız değillerdi. Bir tabutu kaç kişi taşıyabilirdi? Kaç el destek verebilirdi?

O gün o tabut Türk halkının elinde göklerde taşındı. Kalabalık o kadar fazlaydı ki kimse hareket edemedi. Ama o tabut gökte ellerin üzerinde taşındı. Tim kalabalığı yararak mezarlığa ulaştı.

O gün kalabalık yüzünden haber kanalları kameralarla görüntü alamadılar. Ancak dronelerle çekim yapabildiler. Ve bu görüntü sadece Türk halkının değil bütün dünyanın ayaklanmasına neden oldu. Yurt dışında olan Türkler yasa katıldı. Yapılan bu saldırı uluslar arası bir çok konuda tartışmaya neden oldu.

Ülke çapında bir cenaze töreni gerçekleşti. Timin açılan mezara tabutu koyduğu anlar canlı yayınlarda görüntülendi. Dualar onun için ve nice şehitlerimiz için gökleri inletti.

Kimsesiz gelmişti ama koca bir milletin evladı olarak şehit düşmüştü. O artık kimsesiz değildi.

Tim ellerine aldıkları küreklerle tabutu toprağa gömdüler. Son toprağı ise Mert ve Korkut Albay atmıştı. Başları dik dursa da içleri kan ağlıyordu.

Ama Albay artık dayanamadı. Bu acıyı daha önce tatmıştı. Evlat acısı kolay değildi. Daha birkaç gün önce öldüğünü sandığı yavrusunun ölmediğini duyup sevinmişti. Ama şimdi mezarına toprak atıp üzerine bir dal karanfil bırakmıştı. O, mezara evladını bırakmıştı. Bir dal karanfil ne kadar süsleyebilirdi güzeller güzeli evladını. O dal da evladı gibi solacaktı. Bunu kim engelleyebilirdi ?

Kafasını mezardan kaldırdığında karşısında insanların arasına saklanmış ola Şevki’yi gördü. Gözleri kan çanağına dönüşmüştü. O da yetişememişti. İkisi de onu kurtaramamıştı.

Dik durmalıydı. O bir Albaydı. Olo ortada ağlayamadı. Kendini tutmaya çalıştı. Ama o ne kadar tutmaya çalıştıysa kalbide o kadar sıkıştı. O ayakta dimdik durdu. Kalbi de oracıkta durdu. Evladının mezarı başında dizlerinin üzerine düştü. Etraftakiler bir anda yardıma koşsalar da artık çok geçti. Yaşlı kurdun kalbi daha dayanamadı. Toprağa verecek bir tek canı kalmıştı. Onu da oracıkta teslim etti.

Sağlık ekipleri kalp masajı başlamışlardı. Şevki kalabalığın arasından olan biteni izledi. Yere düştüğünü gördüğünde dostunun yanına gitmeye kalktı. Ama etrafta çok asker vardı. Yapamadı. Askerler bölgeyi ablukaya almıştı. Karısına yetişememişti. Kızına yetişememişti. Dostuna da yetişememişti.

“Bahadır Abi buradan çıkmamız gerek.”

Facianın ortasında onu çıkışa sürüklemelerine izin vermişti. Ne olduğunu bile anlamadan araba hareket etmeye başlamıştı.

“ Durdur arabayı.”

“ Abi bu çok tehlikeli.”

“ Sana durdur dedim.”

“ Abi etraf polis ve asker kaynıyor. Buralar sakinleştiğinde geliriz.”

Yenik düşmüştü. Yine zamana yenik düşmüştü. Geri dönse de bir şey yapamazdı. İçine dolan intikamla derin bir nefes çekti. Gözünden akan yaşı sildi.

“ Beni Nilüfer’imin mezarına götür.”

Memleketine dönmek üzere yola çıktılar.

⌘

Albay’ın cenaze işlemlerinden sonra tim görev yerine geri döndü. Dönüş yaptıklarında onları askeriyenin kapısında büyük bir kalabalık beklediğini öğrendiler. Gazeteciler halkı çekiyor olan biteni kamu oyuna duyuruyorlardı.

Mert’in bir yanında Asaf vardı. Asaf’ın yanında gözünün çiçeği Aybüke’si. Yağız Açelya’ ya destek oluyordu. Bir kadın geldiklerini görünce onlara doğru hareketlendi. Onun peşine kalabalık takıldı. Önlerin de dimdik durdu.

“ Ben Kadir’in annesiyim. Seçil kızımla aynı göreve çıkmışlardı. Yavrum benim, eşimi de o soysuzlar aldı. Ben Kadir’imi tek başıma büyüttüm. O da babasının yolundan gitti. Bu vatana hayırlı bir evlat oldu. Tüm şehitlerimiz gibi.”

Gözlerindeki yaşı silip devam etti.

“ Ben Seçil’le sadece tanışabildim. Ama o gün aklımdan hiç çıkmadı. O kadar umut dolu bakıyordu ki gözleri parlıyordu.”

Ne kadar silse de nafileydi. Yaşları yine akmaya başladı.

“ Keşke onu daha çok tanıyabilseydim. Ama siz tanıdınız. Ne kadar şanslısınız.”

Kalabalık öyle sessizdi ki çıt çıkmıyor, soluk alınmıyordu.

“ Bizim haddimize değil belki ama …”

Ufak bir an duraksadı. Arkasındaki teyzeleri elleri onu desteklercesine kollarına sarıldı. Kimisi sırtını sıvazladı. Tim bu olanları sessizce dinledi. Birkaç günde başlarındaki iki komutanı da kaybetmişlerdi. Biri koca bir çınar gibiydi. Biri ise koca yürekli bir Asena .

“ Biz halk olarak mezarlıktan bir yer aldık. Evet Seçil kızımın bir mezarlığı var. Ama ben biliyorum o mezarlığın içi boş. Tabutu kum dolu. Kadir’ime sormuştum zamanında. Tabi kerata cevap vermemek için direnmişti.”

Yüzünde buruk bir gülümseme oluştu.

“ Ankara git geliniz zor. Ee malum kayıp da çok özleniyor.”

Yumruğunu kalbine bastı.

“ O bizimde bir kızımız.”

Arkasındaki kalabalıkta onu destekledi. Haber spikerleri bile sessizce olan biteni izliyorlardı.

“ Biz ona burada bir mezar yaptırdık. Hocayı da çağırdık. Bir sürü güzel dualar okudu.”

Her birinin yüzüne teker teker baktı.

“ Elimizden başka ne gelir bilemedik.”

“ Sağ ol ?”

“ Şeyma , adım Şeyma yavrum.”

“ Sağ ol Şeyma Teyze. Sağ olun hepiniz.”

Mert günler sonra ilk kez konuştu. Kalabalık hep birlikte ona tek bir cevap verdi.

“ Vatan sağ olsun.”

“ Sağ olsun.”

Gözleri askeriyenin üstünde dalgalanan bayrağa kaydı.

“ Sağ olsun.”

Fısıltısı ona idi . Nur gibi parlayan ay yıldıza. Bakışları tekrar Şeyma teyzeye döndü.

“ Beni ona götürebilir misin?”

Sözcükler ağzında yuvarlanmıştı ama anlaşılmıştı. Şeyma teyze koluna girip onu mezarlığa getirdiğinde timde , kalabalıkta onları takip etmişti.

Şehir mezarlığının en güzel yerinde başında kan kırmızı Türk bayrağı dikiliydi. Bakışları mezar taşında takılı kaldı.

SEÇİL YAMAN

VATAN EVLADI

D:29.08.1999

Ö: 29.02.2027

Normalde baba adı yazardı.

……. kızı.

Ama onun mezarında ‘Vatan Evladı’ yazıyordu. Mert mezarın başında yere çöküp bu yazıyı okşadı. Durulan gözleri yeniden akmaya başladı. Zihni ufak anıya takıldı.

Mert yeni kiraladığı eve anca yerleşebilmişti. Son düzenlemeyi Seçil’le yapıp kendilerini koltuğa bırakmışlardı.

“ Seni de çok yordum be canparem.”

“ Hiçbir şey yapmadım ki.”

“ Olur mu? Şu eve bir bak.”

Bakışları evde gezindi. Hakikatten ev çok güzel olmuştu.

“ Valla çok güzel görünüyor.”

“ Çünkü senin elin değdi.”

Seçil o güzel kahkahasıyla evi şenlendirdi.

“ Sakın bu dediklerini Aktan, Yağız ve Asaf duymasın.”

İsimleri sayarken parmaklarıyla teker teker göstermişti. Ama Mert o elini indirmeden yakalayıp tüm parmaklarını öpmeye koyulmuştu. Sonunda bitirdiğinde bir oh çekmişti.

“ Duyarsa duysun beceriksiz herifler. Sen gelmeden önceki hallerini bir görseydin var ya ohoo. Biri koltuğu başka yere çekiyor diğeri başka yere. Yok neymiş camın önünü kesiyormuş. Yok odayı bölüyormuş.”

Derin bir nefes aldı.

“ Allah seni bana bir nur olarak yolladı. Yoksa bunların arasında aklımı kaçıracaktım.”

Ufak bir kahkaha duysa da devam etti.

“ Hayır bir de hepsinin söylediği mantıklı geliyor. En son mutfak malzemeleri yerleşirken ‘ Komşular yetişin yangın var’ diye bağıracaktım.”

“ Abartıyorsun.”

“ Ne abartması ya ? Az daha güzelim fincan takımını kıracaklardı.”

“ Fincan takımı?”

“ Evet.”

“ Kaç kişilik?”

“ İki.”

Tüm sorulara büyük bir ciddiyetle cevap veriyordu.

“ Aşkım iki kişilik takım mı olur?”

Yine o şen kahkahasını sundu.

“ Ne varmış iki kişilikse? Ben on kişi miyim sanki? Bir canım varım birde canımın canı.”

Kollarının arasında uzanan Seçil’in saçlarında derin bir nefes alıp öptü. Seçil etrafına dolanmış kollara daha çok sarıldı. Ama bu uzun sürmedi. Bir anlık farkındalıkla hareketlendi ve Mert’e döndü.

“Benim aldığım takımı mı kırıyorlardı? ”

Başını sallayarak onayladı ve sakince tepkisini izledi. Gözlerini kısıp ona baktığını gördüğünde sinirlendiğini anlamıştı. Ama dalga geçmeden de edemedi.

“ Ben deyince takım olmuyor da sen deyince mi takım oluyor?”

“ Konumuz bu değil. Ben sorarım yarına onlara bunu hesabını.”

Bu sefer gülen Mert olmuştu.

“ Sorarsın Güzelim. Sorarsın Canparem.”

Seçil’i tekrar kollarının arasına çekti.

“ Şimdi buradayız. Burada kalalım. Ne öncesinde ne de sonrasında. Olur mu?”

“ Olur.”

Bir süre sarılarak uzandılar. Neredeyse uyuyacakken Mert bir anda kalktı.

“ Televizyonu kurmayı unuttum.”

Panikle kumandayı aradı.

“ Sakin ol. Kurarsın şimdi.”

“ Hı hı. Ben kurarken sende telefonumdan yemek söylesene. Biz akşam yemeği yemeyi unuttuk.”

“ Sizin yüzünüzden.”

“ Allah Allah. O niyeymiş?”

“ İnsan bu kadar sevgiye boğulunca doyuyor. Aklının ucuna gelmiyor ki yiyip yemediği. ”

“ Gece gece böyle şeyler demeyin hanım efendi. Valla şikayet ederim sizi.”

“ Nere edeceksiniz pardon da?”

Mert içindeki gülme isteğini tuttu.

“ Yetkililere.”

“ Kimmiş onlar?”

Sinirlendiğinin farkındaydı. Ama bunu gerçek siniri olmadığını bilecek kadar da onu tanıyordu.

“ Valla derim seni Albay’a. Kızınız evlenmeden beni yoldan çıkartıyor diye.”

“ Hoşt ulan. İki iltifata yoldan mı çıkılır?”

“ Anla işte ne hale geldim sevdan yüzünden.”

Seçil güldüğünü görünce o da kendini daha fazla tutmadı.

“ Peki bunca zaman içinde yoldan çıktığınız zamanları neden söylemediniz yetkililere?”

“ Manyak mıyım ben? Ecelime susamış gibi mi görünüyorum?”

“ Hımm. Bir düşüneyim.”

Bir süre sessizliği ile Mert’i sınadı.

“ Valla eceline susadığın kesin gibi.”

İkisi de buna güldü.

“ Senin elinden gelecekse kabul.”

Seçil geriye doğru açılıp omuzuna bir tane geçirdi.

“ Saçma sapan konuşma. Tövbe tövbe ya.”

Dayanamayıp bir tane daha vurdu.

“ Ben niye öldüreyim seni? La havle velâ kuvvete.”

Sözünü Mert tamamladı.

“ İllâ Billâhil Aliyyil Azîm.”

Seçil’in sakinlemesi için sıkıca sarıldı.

“ Kızmasın benim güzelim.”

Siniri hala geçmemişti.

“ Şöyle konuşma!”

“ Tamam canımın içi.”

Ağzına fermuar çeker gibi yapıp sarılmaya devam etti. Ama bir süre sonra bu işi Seçil’in midesi bozdu. Adeta bir gök gürültüsü gibi guruldadı. Tam Mert buna gülecekken onunda midesi dile gelip Seçil’in midesine cevap verdi. Bu ikisinin de gülmesine neden olmuştu.

“ Evet biran önce ne yiyeceğimizi seç. Ben de televizyonu halledeyim. Yemekler gelmeden bir film seçelim.”

“ Hı hı.”

Gelen onayla birlikte kurulumu yapmaya koyuldu. Çok uzun sürmemişti.

“ Siparişi verdim.”

“ Tamamdır. Bende kurulumu neredeyse bitirdim.”

Sözünü tamamladığında televizyon açıldı. Ekranda bir haber kanalı vardı. Sunucunun sesi salona doldu.

“ Geçtiğimiz günlerde düzenlenen Koru operasyonunda bir askerimiz şehit düştü. Şehit er Üst Teğmen Yakup Bakırcı memleketinde düzenlenen tören ile toprağa verildi. Sevenleri baş sağlığı diliyoruz.”

Ortam bir anda buz kesmişti. Sunucu anonsun artından başka bir habere geçmişti.

“ Günlerdir taş yediğini iddia ediyordu. Yetkililer duruma el attı.”

Mert televizyonu kapattım kumandayı sehpaya bıraktı.

“ Hiç açmaya da biliriz. Birbirimize bakarak yeriz.”

Seçil’in donuk bakışları karanlık ekranda kalmıştı.

“ Beni nere gömerler sence?”

“ Nasıl yani?”

“ Şehit olunca nere gömülürüm?”

“ Allah korusun Seçil. Niye böyle dedin şimdi? Ben ölüm deyince çatur çutur vuruyorsun.”

Bu sefer sinirlenen Mert’ti.

“ Benim bir memleketim yok. Sence yetimhanenin olduğu şehre mi gömerler? Ya da Görev aldığım yere mi?”

Mert bu soruların hiç birine cevap vermedi, veremedi.

“ Kimsesizler mezarlığına gömmezler dimi?”

Gözlerinde ufacıkta olsa bir korku görmüştü. Kimsesiz ölmek istemiyordu.

“ Ben olduğum sürece asla. Asla ama asla seni kimsesizler mezarlığı…”

Devamını getiremedi.

“ Asla böyle bir şey olmayacak.”

Seçil gözlerinin güldüğünü görünce o da güldü. Ama aklına bunun ,kimsesiz olduğu için nereye gömüleceğinin, gelmesi onu zedelemişti.

Sıcacık bedenini kollarının arasına çekip ona kocaman sarıldı.

“ Sen kimsesiz değilsin.”

Sımsıkı tuttu. Ben buradayım der gibi.

“ Sen benimsin.”

Birde zil çaldı. Seçil yerinde sıçrayıp kapıya yöneldi.

“ Yemekler geldi.”

Bir insan yemeklerin gelmesine bu kadar sevinemezdi.

“ Cüzdanım vestiyerin üzerinde.”

Arkasından seslendi.

“ Benim de param var.”

Aldığı cevapla öylece kala kaldı. Yüzünde hafif bir sırıtma oluştu. Başını tavana kaldırıp Allah’a konuştu.

“ Bu kadın benim aklımla oynamak için gelmiş. Ciddiyim. Dengemi alt üst ediyor.”

Saliselik süre duraksayıp devam etti.

“ Yanlış anlama Ya rabbim bu bir isyan değildi. Ben altını da üstüne çok seviyorum.”

Seçil’in içeri döndüğünü bile fark etmemişti.

“ Ne söylenip duruyorsun? Yemekler soğuyacak. Hala da izlenecek bir şey seçmedin.”

“ Beraber seçeriz diye düşünmüştü.”

“ Hımm. O zaman Brooklyn Nine-Nine?”

Bu bir soruydu ama aynı zamanda bir istekti.

“ Olur.”

Diziyi açmış hatta birkaç bölüm izlemişlerdi. Ama Mert dayanamayıp bir soru sordu.

“ Bu diziyi kaç kere izledin?”

“ Bilmem. Neden?”

“ Hiç merak ettim sadece.”

Gözlerini üzerine diktiğini fark edince panikledi.

“ Ciddiyim sadece merak ettim.”

“ Sıkıldıysan başka bir şey açabilirim.”

“ Hayır sıkılmadım. Aksine beni bu dizi ile tanıştırdığın için mutluyum.”

Seçil’in bakışlarında bir tuhaflık olduğunu anladığında sanki sözünü hiç bitirmemiş gibi yapıp ekledi.

“ Ama eğer değiştirmek istersen değiştirebilirsin.”

İfadesi düzelmişti.

“ O zaman..”

Son heceyi uzatmıştı.

“ Scooby Doo açıyorum.”

“ Vaov!”

Kumandaya uzanıp hızlıca tuşladı.

“ Baya iddialı oldu bu yalnız.”

Seçil’in dikkati hala tuşlardaydı ama susmadı. Bunu cevapsız bırakamazdı.

“ Ne varmış Scooby Doo’da? Mis gibi.”

“ Hı hı.”

Bir anda keskin bakışlar ona döndü. Ciddi miydi yoksa dalga mı geçiyordu? Seçil, onu anlamaya çalışıyordu. Ama ciddi olduğunu fark edince bakışlarını yumuşattı. Rast gele bir bölümünü seçip Mert’in kollarına geri döndü.

O kadar hitap düşmüşlerdi ki o gece gizem avcıları ile kaç sırrı aydınlattılar ikiside bilmiyordu.

Omuzları acı ile sarsıldı. Elini boş toprağın üzerine götürdü.

“ Orda olmamalısın.”

Boşta kalan eli kalbini işaret etti.

“ Senin yerin burası. Sen buradan başka bir yere gidemezsin ki.”

Etraftaki kalabalık bu acıyı sadece izleyebildi.

“ Bana geri gel Güzelim.”

Sanki o güzel yüzünü okşar gibi toprağı sevdi. Boğazında kendi künyesinin yanına astığı künyeyi avucuna aldı. Üzerinde yazan isimle göz göze geldi. Gözlerini dolduran yaşlar yüzünden her şey bulanıktı ama bir tek o netti.

Seçil Yaman

Bu hayatta sevdiği ilk ve tek kadın. O gün ateşin içinden kucağına düşen canparesi şimdi toprağa düşmüştü. Ellerinin arasındaki künyeyi sıkıp toprağa kapandı. Alnını soğuk ve nemli toprağa yasladı. Bundan sonra başını yaslayacağı bir omuzu yoktu. Bir mezar taşı hayatı olacaktı. Varı yoğu bu taş ve topraktı.

Kalabalık zaman geçtikçe gitmişti. Çağatay Melis’in daha da kötüleşmesi üzerine onu da, Baran’ı ve Damla’yı da alıp gitmişti. Açelya mezarın en dibine oturmuş toprakla oynuyordu. Ama sanki kendisi orada değildi. Yağız mezarın yanı başındaki Çınar ağacının dibine oturmuş uzaklara bakıyordu. Geldiklerinden beri yerinde kıpırdamayan tek kişi Asaf’tı. Çıtı çıkmıyordu. Mezar taşının karşısına dikilmişti öylece duruyordu. Bakışların da zerre duygu belirtisi yoktu. Ne nefret, ne üzüntü, ne acı…

Aybüke gelmek istediğinde bunu sert bir şekilde reddetmişti. ‘Ben sana geleceğim. Bekle!’ demişti. Aybüke de sinirlenip ona çıkışmıştı. ‘ O benim de arkadaşımdı.’ Ama Asaf pekte oralı olmayıp ‘ Beni bekle. N’olur.’ demişti. Aybüke, n’olur dediğindeki ses tonunun değişimini fark etmiş ve ısrarı bırakmıştı. Daha sonrasında da ziyaret edebilirdi. Elinden gelen tek şey dua etmekti zaten.

Hepsinin üzerinde acının verdiği bir sakinlik vardı. Törendi; Albay’ın ölümüydü derken kimse içindeki duyguları adam akıllı yaşayamamıştı.

Asaf avuçlarını açıp dua okumaya başladı. Duası bittiğinde arkasını dönüp uzaklaştı. Çünkü daha fazla tutamazdı. Biran önce güvenli limanına varması gerekiyordu. Arabaya bindiği gibi soluğu evinde aldı. Kapıyı çaldığında karısı, biricik Aybüke’si kapıyı açmıştı. Güzel gözleri kan çanağına dönmüştü. Asaf’ı gördüğü an ona koştu. Asaf onu havada yakalayıp sımsıkı sarıldı. Varlığına şükretti. Allah’a şükretti. Onun canını koruması için dua etti. Dakikalar sonra ancak geri çekilebilmişti. Yüzünü avuçlarının arasına alıp şişen gözlerinden kocaman öptü. Günler geçmesine rağmen acı çok tazeydi.

Günlerdir dik durmaya çalışan Asaf’ın omuzları çöktü.

“ Benim yerime de ağladın mı?”

Aybüke bu soruya boğazına dolan acı ve gözlerinden akan yaşlarla cevap verdi. Asaf onu da yanında yatak odasına götürdü.

“ Şimdi biraz da ben ağlayabilir miyim?”

Aybüke hemencecik yatağın ortasına oturdu. Asaf’ta yanına kıvrılıp başını Aybüke’nin dizine koydu. Burası rahattı, burada onu kimse görmezdi. Günlerdir sakladığı yaşlar Aybüke’nin kucağına aktı. Ağlaması şiddetlendikçe Aybüke saçlarını okşadı. Ama bu onun durulmasını sağlamadı. Şu ana kadar belki de bir çok kişiyi şehit vermişlerdi. Ama bu sefer kardeşi şehitti. Yıllarının içinde olan, varlığı ile eğlence katan, yeri geldi mi bir abla gibi azarlayan yeri geldi mi küçük bir çocuk gibi yardım isteyen kardeşi ölmüştü.

“ Aybüke’m ben ne yapacağım?”

Aybüke sessiz kaldı çünkü bunun bir cevabı yoktu. Ne yaparsa yapsın hayat onu hep eksik hissettirecekti.

“ O bizim evlatlarımızın halası olacaktı.”

Aybüke’ de o an tekrar ağlamaya başladı. Daha yeni öğrendikleri bu bilgiyi kimseye söylememişlerdi. Böylesine acı dolu bir zamanda gelmişti onların mucizesi.

Karısının karnına dönüp eliyle dümdüz olan karnını okşadı.

“ Babacım.”

Aybüke Asaf’ın saçlarının arasındaki parmaklarıyla gözlerinden kayan yaşlarını yakaladı.

“ Özür dilerim. Be.. ben halanı koruyamadım. Sen onu hiç tanıyamayacaksın. Çok özür dilerim.”

“ Doktor daha bir buçuk aylık olduğunu söyledi. Seni duyamaz hayatım.”

Asaf bu söylediklerini hiç duymadan devam etti.

“Sana söz. Sana onunla ilgili ne varsa anlatacağım, öğreteceğim. Çünkü o çok güzel bir insandı. Sende ona benze olur mu? Onun gibi yürekli, onun gibi cesur, onun gibi mert, dürüst ol. Onun gibi kocaman bir yüreğin olsun.”

Kollarını karısına ve evladına sarıp gözlerini yumdu. Günlerdir uykusuzdu. Şimdi içinde ne var ne yoksa dökmüştü.

Yağız kendine geldiğinde gözleri ilk Açelya’yı bulmuştu. İri yağmur taneleri yüzünden saçları ve kıyafetleri ıslanmıştı. Ama yağmura aldırış etmeden mezarın dibinde oturmaya devam ediyordu. Yağız yağmurun yağdığını bile anlamamıştı. Çınar ağcının dalları onu örtmüştü ama mezarın üstünü örtmüyordu.

Ağacın altından çıkıp Açelya’nın yanında yere çömeldi.

“ Hadi gidelim.”

Açelya gelen sese o kadar tepkisiz bakmıştı ki sanki onunda ruhu bedenini terk etmişti. Gözleri bomboş bir şekilde Yağız’a döndü.

“ Hadi.”

Yağız elini uzatıp bekledi. Açelya onan uzanan eli görmezden gelip tekrar mezarlığa baktı.

“ O burada mı kalacak?”

Açelya ona bakmasa da Yağız sakince cevap verdi.

“ Evet Ceylanım. O burada kalacak.”

“ Ama..”

“ Aması yok. Onu alamayız. O artık buraya ait.”

Açelya bu defa tam gözlerinin içine bakmıştı.

“ O bizim dostumuz. Burada bırakamayız onu. Biz arkada kimseyi bırakmadık, bırakmayız da.”

Bakışları tekrar mezar taşına döndü.

“ O bizi hiçbir zaman geri de bırakmadı.”

Haklıydı. Seçil ne olursa olsun geride adam bırakmamıştı. Bu timi kurduğundan beri sayıları hiç değişmemişti. Birisi ölüp yerine bir başkası gelmemişti. Kimse şehit düşmemişti.

Şehit vermeyen timin ilk şehidi komutanları olmuştu.

“ Onu burada bırakamayız Yağız. N’olur bir şey yap.”

Yağız yıllardır dokunmaya çekindiği kadının yanaklarından akan yaşlarını sildi. Açelya da biliyordu bir şey yapamayacağını ama umut denen şey kör bir kuyuydu. İçine ne atsan yutardı. Kova yollasan sonu bulmaksızın giderdi.

Başını daha fazla dik tutamadı. Kendini, yanaklarını silen kocaman ellere bıraktı. Yağız onu kendine çekip sarıp sarmaladı. Tüm dünyadan sakladı. Açelya’nın başını boynuna doğru yerleştirip kucağına aldı. Tüy gibiydi. Askeriyeyi inleten, yeri göğe katan o kadın kaybolmuştu. Arabada ön koltuğa yerleştirip kemerini bağladı. Açelya çoktan gözlerini yummuştu. Günlerdir hiç biri uyumuyordu. Açelya askeriyede kalıyordu oraya getirip onu yalnız bırakamazdı. Gönlü el vermezdi. O yüzden kendi evine getirdi. Merdivenlerden özenle taşıdı. Onu bir an bile bırakmadan yatağa yatırdı. Üzerini örtüp mutfaktan bir sandalye alıp hemen karşısına oturdu.

Bu anın olmasını o kadar çok istemişti ki. Onu uyurken izlemek. Hırçın olmadığı anlara tanık olmak. Şimdi tam karşısında duruyordu. Dingin bir rüzgardı. Ama Yağız bu anı böyle bir acının getireceğini hiç düşünmemişti. Kendini bu anın içinde hep mutlu hayal etmişti. Değildi , hem de hiç mutlu değildi.

Açelya’nın uyurken gözünden akan yaşı gördüğünde acı daha da canını yaktı. Bir anda yerinden kalkıp odadan çıktı. Kapıyı ardından sessizce kapattı. Hızla salona gelip kanepeden yastığı aldığı gibi suratını içine gömdü. Sonrası yoktu. Ne kadar ağlamıştı, ne denli bağırmıştı bilmiyordu.

Arkasından ona sarılan kollar ile irkilmişti. Ama elleri gördüğünde hemen tanımıştı. Sırtına yaslanan göğüs ve başla ağlamasını bastırmaya çalıştı. Onu sarsıp canını yakmak istemiyordu.

Karnının üzerindeki elleri çözüp ona döndü. Boyu eğilmesini zorlaştırsa da başını eğip omuzuna koydu.

“ Kardeşim öldü.”

Nefes almakta zorluk çekse de konuşmuştu. Açelya onun sesini ilk kez bu kadar savunmasız duymuştu.

“ Kardeşim ö..öldü.”

Açelya omuzuna yaslanan başını kaldırıp yaşlarını sildi. Yüzünde neden olduğunu bilmediği bir gülümseme ile Yağız’a baktı.

İnsanın ruhundan acı bazen o kadar taşardı ki acıya tezat olan mutluluğun tepkisini verirdi fani bedenler.

İkisi de acının verdiği gülümseme ile birbirlerine sarıldılar.

Çağatay Melis’in başında oturmuş bekliyordu. Sakinleştirici ve serum takmışlardı. Çağatay’ın bütün ısrarlarına rağmen günlerdir bir şey yememişti. Damla’da kalabalığın içinde kimsenin fark etmediği bir panik atak geçirmişti. Hastaneye geldiğinde doktur titremesini fark edip sakinleştirici vurmuştu. İkide acilde yan yana yataklar da yatıyorlardı. Ama Baran ortalarda yoktu. Çağatay ne kadar arasa da ulaşamamış ve sonunda pes etmişti.

Askeriyenin koridorlarında ilerleyen Baran ona dilenen baş sağlıklarının hiç birini duymamıştı. Doğruca odaya gidip hazırlanmış üniformasını giymiş. Silahını almış hazır ol da bekliyordu. Sanki birazdan Yaman Komutanı içeri girecekti. Birlikte göreve gidip o soysuzları temizleyeceklerdi. Saatler geçti ama gelen yoktu. Umudunu yitirmiyordu. Sanki toprağı üzerine o atmamıştı. Kendini diğerleri gibi kandıramıyordu. O tabutun içi formalite icabı kum doluydu. Komutanı orada değildi. Ama kendini kandırdığı nokta o patlamadan birinin sağ çıkabileceğiydi.

Umut kör bir kuyu. Belirsizlik, bilinmezlik ve hiçlikle dolu.

Yağmur gittikçe bastırmıştı. Ama Mert olduğu yerde duruyordu. İçinde kopan fırtınayı gökyüzü de karşılık veriyordu.

“ Aaaaağğ!”

Yüreğinin acısına kocaman bir gök gürültüsü karşılık verdi. Mezarlıkta tek başınaydı. Yaşayan tek mezar oydu. Ağlayışı haykırışa dönüştü. Sesi kısılana kadar durmadı. Boğazı harap olsa da kendini durduramadı. Her aldığı soluk kalbine ok gibi saplandı. Onsuz nefes almamalıydı ama alıyordu. Yüzünü yıkayan yağmur göz yaşlarıyla birlikte akıp gitti. Mert mezarın yanına uzandı. Sanki o toprağın altında değil de şuan yanında yatıyormuş gibi toprağa sarıldı. Mert dindikçe yağmur da dindi.

Toprağın altına giren Seçil değil Mert’ti.

Sabahın ilk ışıklarında Aybüke dayanamayıp Asaf’ın kolundan tutup mezarlığa getirmişti. Mezarlığa girdiklerinde gördükleri manzara ile Asaf elini Aybüke’nin elinden çekti.

Sevdiği kadını kaybetmiş bir adamın önünde bunu yapmak ona ağır geliyordu.

Aybüke üzerindeki şoku atlatıp Mert’e yaklaştı.

“ Mert?”

Ses gelmedi.

“ Asaf bir şey olmuş olmasın.”

Asaf, Mert’in yanına geldiğinde ne yapacağını bilemedi. Bir anda omuzundan tutup onu sarstı. Mert refleksle Asaf’ın suratına bir yumruk geçirdi. Asaf’ta, Aybüke de bunu beklemiyordu. Asaf yere savrulurken Aybüke şokun etkisi ile çığlık attı.

Mert onların kim olduğunu anladığında ayaklanıp Asaf’ın yüzüne yapıştı.

“ Özür dilerim. Ben .. ben sen olduğunu..”

Asaf sözünü döldü.

“ Sorun değil kardeşim.”

Eliyle Mert’in sırtını sıvazladı. Mert’in bakışları Aybüke’ye kaydığında onu ne kadar korkuttuğunu gördü.

“ Ben özür dilerim. Seni korkutmak istememişti.”

Asaf’a dönüp yüzümü gösterdi.

“Sana da vurmak istememişti.”

Boynunu eğdiğinde Asaf sırtını sıvazlamaya devam etti.

“ Sen gece burada mı kaldın?”

Aybüke’nin sorusuna başını kaldırmadan cevap verdi.

“ Evet.”

Aybüke mezarın başına gidip derin bir nefes aldı. Hormonları oldukça karışıktı. Günlerdir ağlamaktan yorgun düşmüştü. Şimdi ise gözünde yaş kalmamıştı. Sert bir hamle ile Mert’e döndü.

“ Bana bak sen!”

Mert bu çıkışla şok oldu.

“ Ne bu halin? Sen kendini hiç gördün mü?”

Bağırmasa da sesi oldukça gürdü.

“ Sıçana dönmüşsün. Bu mu Seçil’in Mert’i?”

Asaf öylece durmuş olan biteni izliyordu.

“ Gelmiş birde bu halde onun karşısında dikiliyorsun. Kendine çeki düzen ver. Burası lağım çukuru değil. O artık olmaya bilir ama sen buraya bu halde gelemezsin.”

Aybüke Mert’in tam karşısına geçerek parmağını Mert’in kalbine vurdu.

“ Çok acıyor. Biliyorum diyemem ama eminim. Benim bile çok acıyor. Ama böyle olmaz, bu halde olmaz. Mert kendine gel. Onun emanetine sahip çık. Onun Mert’i olmaya devam et.”

Aybüke kendi gözünden akan yaşı tutamadı.

“ O bayıla bayıla anlattığı Mert’i öldürme. Ondan geriye onun Mert’i kalsın.”

Mert bu sefer başını eğmedi. Göz yaşları yüzüne bulaşan çamurda yollar açtı.

“ Aybüke ben onu kaybettim.”

“ Biliyorum.”

“ Nasıl dayanacağım yokluğuna?”

“ Anısını yaşatarak.”

Mert sessizleşti. Artık söyleyecek sözü kalmamıştı. Sözün bitti yerdeydi. Yaşayacak bir canı kalmamıştı ama yaşatacak bir canparesi vardı.

⌘

Güneşin inatla parladığı bir gündü yine. Hakikatten o yokken neden bu kadar parlıyordu?

Askeriyenin bahçesi sanki bir cennet bahçesi gibiydi. O burada değilken niye cennette dönüştü her yer?

Onun yokluğu bu denli can yakarken hayat neden bu denli yaşam doluydu?

O onun yaşayamadığı hayat dolu yaşam onsuz yerin dibine batsın.

Çınar ağacının yaprağı üzerime düştü. Sırtımı yasladığım güçlü gövdesi sanki acımı içimden alıp toprağa aktarıyordu. Keşke bu kadar kolay olsaydı. Nefes almak, güneşin sıcağının tadını çıkarmak… Ama her şey onu hatırlatıyordu. Güneşin saçlarındaki saklı renkleri ortaya çıkarması, nefes aldığım mis kokulu saçları, güneşin gözlerinden yansıması…

Gözlerimi kapattım. Nefesimi tuttum. Özlemim dinsin istedim. Yanımda olsun istedim.

“ Meyt!”

“Meyt!”

Kendince kocaman adımları ile Zeliş’in bana doğru koştuğunu gördüm. Sesim çıkmadı. yanıma gelmesini bekledim.

“Meyt!”

Yanıma ulaştığında soluk soluğaydı. Oturduğum yerde kollarını boynuma doladı. O an nefes aldığımı hissettim. Gerçekten bu kadar uzun süredir tutuyor muydum? Belki de bana nefes aldığımı hissettiren şey Zeliş de Seçil gibi kokmasıydı.

Derin bir nefes çekip Zeliş’e sıkıca sarıldım.

“ Zeliş’im.”

Kokusunu içime çektim.

“ Meyt o neyde?”

Geri çekilip gözlerime çipil çipil bakmaya başlamıştı. Bu Nasıl bir benzerlikti. Saçları, bakışları, kokusu… Üzüm üzüme baka baka ancak bu kadar benzerdi.

“ Annem gitti dedi.”

“ Hı Hı.”

Bu iki kelime de ondan bana kalmıştı. ‘ Hı hı.’

“Neye gitti ki? Hani göyevdeydi.”

“ Görevdeydi.”

“ Tamam o zaman. Geliy o.”

“ Gelemeyecek güzelim.”

“ Neden ki? O hep geliy. Hem bana misket getiyecek.”

Neden gelemeyeceğini açıklasam da anlar mıydı emin değildim. Ben bile bunu kabullenememişken ona nasıl anlatacaktım.

“ Meyt?”

“ Hı.”

“ Bana çok kızay mı?”

“ Niçin?”

“ Misketleyimi kaybettim diye.”

O an aklımda bir canlandı. Kızmazdı, aksine ona gülümseyip sarılır. Ardından çocukların adını öğrenip onlarla Misket oynayıp hepsini geri alırdı.

“ Kızmaz.”

“ Öyle mi?”

“Öyle. Hatta ne yapardı biliyor musun?”

“Ne ?”

“ Gel benimle.”

Kucağıma aldığım gibi oyuncakçıya gittik. Telefondan arayıp Yasemin ablaya benimle olduğunu haber verdim.

“ Neden geldiykki buyaya?”

“ Sana Seçil ne yapacağını göstermek için?”

Dükkanın sahibi Melih abi kasa da oturuyordu. Bizi görünce ayaklandı.

“ Ooo hoş geldiniz?”

Bakışları Zeliş’ten bana döndü.

“ Başın sağ olsun evlat.”

“ Vatan sağ olsun.”

Tekrar Zeliş’e döndü.

“ Nedir küçük hanımın isteği?”

Zeliş boncuk gözleri ile beni izliyordu.

“ Abi bize bir torba misket verir misin?”

“ Tabi ki.”

Birkaç dakika sonra bir torba misketle geri döndü.

“ Buyurun bakalım.”

Parayı Zeliş’e verdim.

“ Ver bakalım Melih abiye borcumuzu.”

“ Âl Melih abi.”

Minik elleri ile parayı uzattı.

“ Sağ ol Küçük hamın.”

“ Kolay gelsin abi.”

“ Sağ ol.”

Bir elim Zeliş’in elinde diğer eli ise misket torbasındaydı. Askeriye varana kadar bir sürü soru sormuştu.

“ Neden misket aldık?”

“ Onlar benim mi?”

“Neyeye gidiyoyuz?”

“ Seçil’inkilere hiç benzemiyorlar.”

Askeriyeye adım attığımızda soru sorma sırası bendeydi.

“ Şimdi söyle bana bakalım kimdi senin misketlerini alan çocuğun adı Efe miydi?”

Onu dizleri kanlar içinde bulduğum gün bu ismi söylediği bir anda hafızamda canlandı.

“ Hı hı. Efe aldı.”

“ Öyle mi?”

Hızlı hızlı kafasını salladı.

“O zaman Efe’yle bir oyun daha oynayalım mı?”

Aklımdan geçeni anlamıştı. Oldukça kurnaz bir kızdı.

“ Oluy oluy. Oynayalım ve tüm misketleyimi geri alalım.”

Sevinçle kendi etrafında dönmeye başladı.

Gün karamıştı. Ve başarmıştım. Seçil yokluğunda Zeliş’i onsuz bırakmamıştım. Tüm misketlerini oyunda geri kazanmıştım. Ve aldığım bir torba misketi de ona verip artık bunlarla oynamasını eğer kaybederse ona yenisini alacağıma söz vermiştim. Ve ondan da bir söz istemiştim. Seçil’in ona verdiği misketleri saklamasını ve korumasını istemiştim.

⌘

Günler sonra belki de ilk kez Mert evine adım atmıştı. Eve girmemek için askeriye de kalıyordu. Ama sonunda bu eve girme cesaretini kendinde bulmuştu. Anahtarla kapıyı açarken bile eline sarılan dikenli sarmaşık tereddüt etmesine neden olmuştu. Kulağına bir kıkırtı doldu. Gözlerini kapatıp başını kapıya yasladı.

“ Aç artık kapıyı Aşkım. Kapıda kaldık.”

Mert elindeki poşetleri devirmeden yere bırakıp kapıyı açmaya çalışıyordu. Seçil bayılmaya ramak kalmış bir halde kapıya yaslanmıştı.

“ Güzelim çekil oradan düşeceksin.”

Seçil onu duymamıştı bile. Oldukça yorgundu. Günlerdir uykusuz bir şekilde dağ bayır gezmişti. Ayakta durmayı bırak gözünü açacak hali dahi yoktu. Mert sonunda kapıyı açtığında düşmek üzere olan Seçil’i kucakladı.

“ Ah be yavrum! Ben demedim mi sana düşeceksin diye?”

Seçil uykusu yüzünden mırıldana mırıldana konuştu.

“ Ben düşmem.”

Gözlerini zorda olsa açıp Mert’in gözlerine çipil çipil baktı. Eliyle yanığını okşadı.

“ Çünkü sen varsın.”

Kendini kollarının arasına daha da bıraktı.

“ Sen tutarsın beni.”

Mert bu haline de âşık olmuştu. Uyku sarhoşu, içinden ne geçiyorsa söyleyen Seçil’in başına bir öpücük kondurup içeri girdi.

Anahtar bir türlü dönmedi. Uzun süredir kapıyı çaldığında açacak kimsesi olmamıştı.

Şimdi de yoktu.

Bir keresinde Seçil evinin.

Hayır sil yuvasının kapısını ona açmıştı. Güler yüzü ile ona kocaman sarılmıştı. Anahtar sonunda döndü. Kapı açıldı lakin gülen o yüz orada yoktu.

“ Seçil?”

Boş eve seslendi. Sanki içerden bir yerden çıkıp yine ona kocaman sarılacakmış gibi. Bir süre kapının eşiğinde bekledi. Seste, Seçil’de gelmedi. İçeri girip kapıyı peşinden kapattı. Adımları yere mıhlandı. Gözleri nere baksa başka bir anı anımsıyordu. Dayanamayıp gözlerini yere dikti.

Üzerini değiştirmek için yatak odasına girdi. Ama kalbinin sızısı tüm odaya yayıldı. Sanki oda üzerine geliyordu. Belki de haftalar önce onu bu yatakta uyurken izlemişti. Saçlarını koklamıştı.

Yatağa oturup yastığı eline aldı. Artık sevecek bir tek teli kalmamıştı. Yastığı burnuna dayayıp derin bir nefes çekti. Onun kendi kokusunu hissetmeye çalıştı. Derinlerde de olsa burnuna çalan koku yanağından tek bir yaş tanesinin akmasına neden oldu. Yastığa sıkıca sarılıp yatağa uzandı. Sanki o hiç gitmemiş gibi. O hep oradaymış gibi uyudu.

TAK

TAK

TAK

Kapının durmaksızın çalması Mert’i günlerdir alabildiği tek uykudan uyandırmıştı. Alacaklı gibi kapıya dayanan kişinin kim olduğuna bir anlam yürütemedi. Ailesi de cenazeden sonra memlekete dönmüştü. Daha doğrusu Mert onları yollamıştı.

Kapıyı açtığında karşısında gördüğü kişi uykusunun açılmasına neden olmuştu.

“ Ne işin var senin burada?”

“ Askeriye de yoktun. Endişelendim her yeri aradım. En son…”

Badenin bakışları evin kapısında gezindi.

“ Burada olabileceğini düşündüm.”

Mert bir an önce bu saçmalığın bitmesi için oldukça umursamaz bir şekilde dinledi.

“ Senin için endişelendim.”

Bakışları tekrar eve kaydığında bu sefer ifadesinde bir tiksinme vardı.

“ Neden buraya geldin ki? Askeriye sana daha iyi geliyordu.”

İçeri adım atmak için yaklaşmıştı ki Mert önünü kesti. Onu bu eve sokmak gibi bir niyeti yoktu. Ne olursa olsun.

“ Burası benim evim Bade. Olabilecek başka bir yerim yok.”

“ Hayır, hayır.”

Mert’in eline yapıştı.

“ Burası sana acıdan başka bir şey vermiyor. Bunu kendine yapma. Bunu bize yapma.”

Mert’in sinirleri yine gerilmeye başlamıştı ama Bade durmak bilmiyordu.

“ Ben sana iyi geliyorum. Bak askeriyedeyken kötü hissetmiyorsun. Çünkü ben oradayım. Ben hep senin yanındayım.”

Mert aslında çok sabırlı bir insandı. Ama herkesin bildiği bir gerçek vardır. Bir insan bir duyguya ne kadar aitse tam zıddına da bir o kadar hakimdir. Sabır taşmış ve öfkeye dönmüştü.

“ Senin bana iyi geldiğin falan yok. Biz diye bir şey de yok. Milletin içinde de bunları söylüyorsun. Yapma!”

Sesinin tonunu artık kontrol edemiyordu ve bu Bade’ yi oldukça korkutmuştu. Evet Mert ona kızardı ama hiç bağırmamıştı.

“ Bu ev bana acı veriyor olabilir ama bu benim kabulüm. Sevdiğim kadından gelen her şey kabulüm.”

“ Ama o artık yok!”

Hala direnmeye çalışıyordu. Mert’i tanımadığı o kadar belliydi ki ama belki de şuan onunla tanışacaktı.

“ Ben sevdiğim kadına ihanet etmem. Ne ölüsüne ne de dirisine. Anladın mı beni?”

Bir cevap gelmedi. Gelecek bir zaman da yoktu.

“ Buraya gelirken aklından ne geçiyordu?”

Yüzü sinirden kıpkırmızı olmuştu.

“ Sen geleceksin ‘Ben buradayım.’ diyeceksin bende senin kollarında mutluluk mu bulacağım?”

Damarların yaptığı basınç başında yoğun bir ağrıya neden olmuştu.

“ Benim mutluluğum o mezarlıkta, bu künye de.”

Boynuna astığı Seçil’in kolyesini gösterdi.

“ O öldü. Evet ama bunun seni sevindirmesine izin vermeyeceğim. Biz diye bir şey yok, asla da olmayacak. Bunu böyle bil.”

Bade’ nin gözünden bir damla yaş süzüldü.

“ Hiç mi şansımız yok?”

“ Hiç! Eğer gerçekleşecek bir şans varsa o da benim ölüp ona kavuşmam.”

Bade hıçkırıklarını tutmaya çalışsa da başaramamıştı.

“ Şimdi defol git kapımdan. Bir daha da biz dediğini duyarsam kork benden Bade.”

Kapıyı suratına çarpıp gerisin geri bulduğu ilk duvara yaslanmıştı. Kalbi fazlasıyla hızlı çarpıyordu. Eli boynundaki künyeye gitti.

“ Sevgilim?”

Bir umut hala bir ses bekliyordu. Belki de bir işaret.

“ Sana yalvarırım beni de al yanına.”

“ N’olur beni burada yalnız bırakma.”

“Allah’ım yalvarırım ömrüm onsuz yaşanacak kadar uzun sürmesin.”

Ellerinin arasına sıkıştırdığı künyeyi başına yasladı.

“ Allah’ım nasıl dayanılır Ya rabbim?”

Nefes almaya çalıştıkça boğuluyordu.

“ Yağız emin misin buraya geldiğine?”

“ Eminim başka nere gidebilir ki?”

Tam apartmanın kapısına geldiklerinde kapı açıldı ve Bade dışarı fırladı. Asaf’a çarpıp tökezledi.

“ Bade?”

Bade onları görmezden gelip koşarak uzaklaştı.

“ Ağlıyor muydu o?”

“ Ne bileyim ben?

Bakışları birbiri ile buluşunca ikisi de artık Mert’in burada olduğundan emindi.

“ Burada!”

İkisi de aynı anda konuşmuşlardı. Sık sık Mert’i kontrol ediyorlardı. Yağız kendine bir şey yapmasından korkuyordu. Asaf’ta bu teoriye hak veriyordu. Kendini onun yerine koyunca çok zor bir dönem yaşıyordu. Belki de hiç bitmeyecek bir dönem.

Sabah Yağız Mert’e ulaşamadığını söylediğinden beri onu arıyorlardı. Askeriye de yoktu, mezarlık ta yoktu, Seçil’in evinde de yoktu. Ama bingo bulmuşlardı.

“ Ne dedi de ağladı acaba?”

“ Asıl soru o mu Yağız?”

“ Ne a*mına koyayım?”

“ Bade’nin burada ne işi vardı?”

“ Ooy ooy!”

Kapıyı çaldıklarında açan olmadı. Zile basıp beklediler yine bir hareket yoktu. Yağız tam kapıya kafa göz dalacakken kapı bir hışımla açıldı.

“ Defol git lan!”

Koca bir kükreme onları karşıladı. Asaf ve Yağız öylece kala kaldılar.

“ Tamam kardeşim sakin ol.”

Mert nefesini düzenlemeye çalışıyordu ama nafileydi. Mert kapıda Bade’ yi aradı ama yoktu. Kapıyı bırakıp gidip koltuğa oturdu.

Yağız ve Asaf bir süre birbirine bakıp ardından içeri geçtiler.

“ İyi misin?”

Mert’in gözleri yere kitlenmişti.

“Mert ses ver.”

Asaf Mert’in omuzuna dokunduğunda Mert derin bir nefes aldı. Nefesini tuttuğunun bile farkında değildi.

Kimse ne diyeceğini bilmiyordu. Bu duruma nasıl alışabilirdi insan ya da nasıl alıştırılabilirdi?

Saatlerce kıpırdamadan birlikte oturdular. Kimseden ses çıkmadı.

Sözler sustu, dil sustu; bakışlar sustu, gözler sustu.

⌘

Yeni görevlendirilen Albay Timi Harekat merkezine çağırmıştı. Cenaze törenleri biteli bir haftaya yakın olmuştu. Yeni albay cenazeden iki gün sonra göreve başlamıştı. Ama time izin vermişti. Şimdi ise tam karşılarında duruyordu.

“ Sizlerle daha önce hiç tanışmadık Zafer Timi. Ben Albay Korkut Bekar. Bana Korkut Albay diye hitap edin Şahsen Bekar Albay denmesinden hoşlanmıyorum. Hem sizin içinde zor olmaz. Korkut Albay’ın anısını yaşatmış oluruz.”

Herkes anlık gaflete de düşse de kimse itiraz etmemişti, edemezdi.

“ Korkut Albayınızla bir kere tanışma fırsatım olmuştu. Şanlı bir askerdi.”

Sessizlik tüm hücrelerine nüfuz etti. Bir tek albay konuştu.

“ Beni onunla karıştırmanızı istemem her insan birbirinden farklıdır.”

Timin bakışları o kadar ruhsuzdu ki bakışları albaya bile ulaşmıyordu.

“ İzin bitti. Artık sahaya geri dönme zamanı. Yeni komutanınız Kıdemli Üsteğmen Asaf Çakır. Bundan sonra timden sen sorumlusun Üsteğmen. Anlaşıldı mı!?”

Asaf ayaklanıp hazır ola geçti.

“ Anlaşıldı Komutanım.”

Albay sözünün bu kadar olacağını bekliyor olmalıydı ki devam etmesi ile şaşırdı.

“ Ama bir maruzatım var.”

“ Nedir asker?”

“ Komutanım bu timin adını, Seçil Yaman’ı anmak uğruna değiştirilmesini talep ediyorum. Zafer Timi olarak değil Yaman Timi olarak anılmak isteriz.”

Tüm tim birden ayaklanıp dikkat duruşunu aldı.

“ Evet komutanım.”

Albay’ın göğsü kabarmıştı. Bu aslan parçaları gerçekten de cengaver birer Türk askeriydi.

“ Anlaşıldı asker. Bu maruzatın değerlendirilecek.”

“ Sağ olun komutanım.”

“ Rahat asker.”

Albayın gözü her birinin üzerinde gezinirken gurur damarlarını okşadı.

“ Çıkabilirsiniz.”

Tüm tim odadan çıktı. Ama geri de bıraktıkları o burukluk hissi odayı sarmaladı.

⌘

BOMBADAN DAKİKALAR ÖNCESİ

Fabrikaya çok az kalmıştı. Onur neredeyse kan kusturacak kıvamdaydı. Fabrika görüş alanına girdiğinde yerinden hareketlendi. Silahını kontrol etti. Ve ne kadar sabrı olmasa da varmayı bekledi.

“ Durmamız gerek etrafta hala teröristler var.”

“ Durmuyoruz.”

“ Onur çatışma çıkacak.”

“ Çıksın. Onlar dua etsinler ki mermim onları öldürsün.”

“ Onur ya çatışma yüzünden beklemeyip kafasına sıkarlarsa?”

İşte bu cümle onu sekteye uğrattı. Ama sinir atağının sekteye uğrayacak zamanı yoktu.

“ Ona dokunanı, dokunmaya kalkanı öyle bir öldürmem ki. Bu dünyada ölümü yaşayıp ölemeyen tek insan olur.”

Berat daha ağzını açamadı. Çünkü Onur arabayı terk edip etrafa mermi yağdırmaya başlamıştı. Vurduğunu indiriyor, indiremediğini yaralıyordu. Herkes arabaları boşaltıp Onur’la birlikte çatışmaya başladı. Kerem arkasına dönüp Berat’a baktı. Sesi yerine gözleri konuştu.

“ Gidecek miyiz?”

Emin değildi. Bir onay bekliyordu. Hayatı boyu onay beklemişti. Şimdi de bekliyordu. Berat ne kadar bu durumdan ve Gül’den nefret etse de silahına uzanıp arabadan indi. Peşi sıran Kerem’de indi. Etrafta ayakta kalan çok fazla terörist kalmamıştı. Onur’un içeri dalış anını gören Berat Onur’a doğrultulan silahı da görmüştü. Ve tek sefer de indirmişti. Onur bunu fark etmemişti bile.

İçerisi tamamen boştu. Bomba yüzünden kimse yoktu. Boş fabrikada koşar adım ilerledim. Zamanım azdı. Koşarak önündeki demir kapıya ulaşmıştım. Açtığımda Gül’ümü gördüm.

Bombalar içinde kan kırmızısı kalmış gül.

“ Yetiştim Gülüm.”

Demir kapının ardı koca bir oda ve kameralarla doluydu. Yanına yaklaştığımda yerdeki bombalara dokunmadan yanına vardım. Elleri zincirle bağlıydı. Benzer şekilde ayakları da bağlıydı. Ama sandalyeye bağlı değildi. Kendi başına kalkamayacağını düşündükleri için bağlamamış olmalıydılar. Çünkü mahvolmuş bir haldeydi ve kendinde değildi. Ellerimi dahi tenine dokundurmaya çekindim. Çünkü bu onun canına yakardı. Bunu adım gibi biliyordum. Ama dokunmalıydım.

Sırtındaki yaraların yerini ezberlemiştim. Kayıtlar her an gözümün önüne geliyordu. En az yaranın olmadığı yerlerden tutmaya çalıştım. Ama bu imkansızdı. Yarasız yeri yoktu.

Kucağıma aldığım gibi arkama bile bakmadan onu bu cehennemden çekip aldım. Demir kapıyı dikkatle geçtim. Çıkış kapısına birkaç adım kalmıştı.

Ama adımları zaman kadar hızlı değildi.

Bombalar infilak etmişti. İkisini de büyük gar kapısından dışarı savurmuştu. İkisi içinde yolun sonu bilinmezlik olmuştu. Seçil’in bilinmezliğine Onur’da dahil olmuştu..

“ Kardeşim!”

Kerem ve Berat var güçleriyle Onur’a koşmuşlardı. Yerde hareketsiz bir şekilde yatıyordu. Ve Kerem’in dürtüklemelerine rağmen ayılmıyordu.

“ Aracı getirin!”

Kerem ve Berat beraber Onur’u kaldırıp arabaya bindirdiler. Kerem ileride yatan Gül’ü gördüğünde Berat’ın ne düşündüğünü kestirmeye çalıştı.

“ Peki ya o ?”

Berat gözleri Gül’e kitlendi. Kardeşini mahvetmişti. Yıllardır önce onu bir mektupla öldürüp ortadan kaybolmuştu. Şimdi ölmeyi hak ediyordu.

Bu sefer bakışları Onur’a döndü. Ama hala o kadını seven, onun için canından vazgeçen kardeşine…

Afra ona böyle bir şey yapsa ne yapardı?

Bu soruya bir cevap aradı kendi içinde ve buldu.

“ Diğer kapıyı aç.”

Cevap bas baya ortadaydı. O da en az Onur aklı başında olmadan severdi.

Gül’ü kaldırıp Onur’un yanına oturttu. Şoför koltuğuna geçti. Kerem’de yanına bindi.

“ Hemen jettekilere haber ver. Ülkeye dönene kadar onlara hiçbir şey olamamalı. Hatta Onur kendine gelene kadar o ölmemeli.”

Dikiz aynasından Güle baktı.

“ Duydun mu beni? Sakın öleyim deme.”

Eğer yazımda bir hata varsa affola.

Sürç-i lisan ettiysek affola. 😊😊😊 .

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.