İçeriğe geç

YAMAN

Bölüm 11 · 26 dk okuma

YAMAN

Bölüm 11

EY SEVDA

EY SEVDA

Aylar önce

Markette reyonların arasında Mert’in sürdüğü market arabasının önünde Zeliş’le çikolatalı yoksa vanilyalı kremamı alalım diye karar vermeye çalışıyorduk. Tabi onun için siyah ve beyaz kremaydılar.

Arabanın çocuk oturma bölümünden parmağı ile siyah kremayı gösterdi.

“ Bu olçun. Bunun dadı daha gücel.”

“ Öyle miymiş küçük hanım.”

Mert’te dönüm onu onayladı.

“ Hı hı.”

Cevabı üzerine Mert bana döndü.

“ Ya bu premses seninle çok zaman geçiriyor ya da sen onunla. Yoksa bu aynı cevapların başka açıklaması olamaz.”

Tepkise dudaklarım kıvrıldı.

“ Hı hı canım.”

Benim sözlerimle ise o güldü.

“ Hadi Seşıl siyah kyema al.”

“ Tamamdır komutanım.”

Minik bir kıkırtı duydum. Ona komutanım demem hoşuna gidiyordu.

Kremayı alıp biraz daha ilerledik.

“ Şimdi sırada üstünü neyle süsleyeceğimiz var.”

“ Bakim bakim.”

Renkli çubuk şekerleri ve parça çikolataları alıp ona gösterdim.

“ Hım?”

Minik parmağını çenesine dayayıp derin düşüncelere daldı. Mert daha fazla dayanamayıp yüzünü ellerinin arasına alıp kocaman bir öpücük kondurdu yanağına.

“ Şunun hallerine bak ya. Bu kadar tatlı olunur mu? Valla ben pastayı boş verip seni yiyeceğim.”

Mert ellerini geri çektiğinde Zeliş bir anda çığlığı bastı.

“ Hayıy beni yeme!”

Dönüm işaret parmağını ona salladı.

“ Beni değil pastayı yiycez.”

Mert ona uzanan minicik parmağa da bir öpücük kondurdu.

“ Meyt?!”

“ Efendim premses.”

“ Beni yeme.”

O da ikimizden alıştığı türden cevap verdi.

“ Hı hı komutanım.”

Bu sohbetlerinin arasına ben girdim.

“ Ama bana da yazık.”

“ O niye canparem?”

“ O kadar öpücükten biri bile bana nasip olmadı.”

Burnumu kıvırıp reyona döndüm. Mert’in bıyık altından güldüğünü görmüştüm ama sesimi çıkartmadım.

“ Öyle mi olmuş? Vah vah.”

Adımları yanıma yaklaştı.

“ Bakayım nasıl nasip olmamış.”

Saçlarımı topuz yaptığım için enseme kocaman bir öpücük kondurmuştu. Garipti ama ne zaman saçımı toplasam ensemde öpücüklerini buluyordum. Tabi askeriye dışında.

“ Oh.”

Derin bir nefes aldı.

“ Yeminime ben doydum. Bu kadar tatlı olunur mu? Bana yazık değil mi ?”

Gönlümü aldığı için burun kıvırmayı bıraktım.

“ Seştim.”

İkimiz de aynı anda Zeliş’e döndük. Elindeki çikolata parçalarını bize göstermek için sağa sola sallıyordu.

“ Aynı sen. Nerde çikolata orda Zeliş.”

“ Ben mi?”

“ Evet.”

Burnuma bir öpücük kondurup arabanın başına geri döndü.

Ne var yani çikolata seviyorsam? Allah Allah.

“ O halde şimdi meyve almaya. Dimi kumandan?”

Bu soru banaydı. Ama Zelişle aynı anda cevap verdik.

“ Evet.”

Bende Mert’in yanına geçip sakince arabayı itmesine destek oldum. Meyve reyonuna geldiğimizde bu sefer Mert meyvelerin yanına gitti.

“ Evet. Söyleyin bakalım hangisi olsun? Muz, çilek, karpuz, portakal…”

Alakalı alakasız tüm meyveleri saydığı için Zeliş’in kafası karışmıştı. Sanırım Mert’in de ağzının sulandığını görebiliyordum. Belli ki reyondaki meyveleri canı çekmişti. İkisini de bu çıkmazdan çıkartmak için araya girdim.

“ Şöyle yapalım. Pasta için çilek ve muz alalım. Yemek için de ayrıca başka meyveler alalım.”

İkisinden de onay bekledim.

“ Olur dimi ?”

Senkronize bir halde cevap aldım.

“ Hı hı.”

Ufak bir kahkaha atıp meyveleri seçmesinde Mert’e yardım ettim.

Sonunda eve geldiğimizde aldıklarımızı tezgaha dizerken ikisi de ellerini yıkamak için içeri koşmuşlardı. Kendilerince ufak bir yarış yapmışlardı ve kazanan tabi ki Zeliş’ti. Bu sefer bir koşturmaca ile mutfağa girdiler ama önde gelen Mert’ti. Kendince ona kazanmayı da kaybetmeyi de öğretiyordu. Bende hızlıca ellerimi yıkayıp işe koyuldum. Mert’te Zeliş’i tezgahım baş köşesine oturttu.

Önüme kap ve mikseri aldım.

“ Üç yumurta lütfen.”

Mert dolaptan üç yumurtayı uzattı. Bende birini Zeliş’e uzattım.

“ Böyle yavaşça vurup çatlatacağız tamam mı?”

“ Hı hı.”

Ben daha yumurtayı tezgaha dokundurmadan çat diye bir ses geldi. ve korktuğum şey başıma geldi.

“ Kız hani yavaş yapacaktık. Hani hı hıydı.”

Zeliş ellerine bulaşan yumurtadan iğrenmiş olmalı ki ellerini kendinden oldukça uzakta tutuyordu. Mert ise kahkahasını tutamadı.

“ Keşke güleceğine yardım etsen.”

Çıkışmam üzerine kahkahasını ağzına tıkıp gelip Zeliş’in ellerini sildi. Ama ben hala kıkırtısını duyuyordum. Tezgahı toparlayıp hızlıca yumurtaları kırdım.

“ Şimdi çırpacağız. Önce ben sonra sen tamam mı?”

Bu sefer ses etmeden kafasını salladı. Mert’te tarifteki diğer malzemeleri hazır hale getirdi.

Makinanın sesinden korkmayınca basma tuşunu ona devrettim. Bu işten keyif alır haldeydi. Sıra una geldiğinde yine kıyametin kopacağını bilmeme rağmen olmamasını diledim ama maalesef her dilek kabul olmuyordu.

Mert tezgahta yer kalmadığı için un kabını bize doğru uzattı. Bende içindeki kase ile unu alıp kek harcına döktüm. Ve o an gerçekleşti. Zeliş bekle dememe rağmen beklemeyip tuşa bastı. Un mutfakta bir tusunami misali dolandı. Minik bir hapşırık duydum. Belli ki un burnuna kaçmıştı.

Gözlerimi açmakta tereddüt etsem de sonunda kendimi hazırlayıp açtım. Tezgah bembeyazdı, Zeliş bembeyazdı, her yer bembeyazdı. Ama bu umurunda olmayan tek bir kişi vardı. O da Mert’i. Tezgaha da bir şeyler yapıyordu.

Zeliş’in iyi olduğundan emin olup ona döndüm.

“ Ne yapıyorsun?”

Merakla eliyle gizlediği şeyi görmeye çalıştım. En sonunda elini geri çekip görmeme izin verdi.

“ Aşkım.”

İçim erimişti. Bu adam beni eriterek yok etmeye çalışıyordu.

Unla beyaza bürünmüş tezgaha üçümüzün de baş harfini yazmış ortasına da minik bir kalp koymuştu.

“ Sakın bozmayın geliyorum.”

Koşar adım içeri gidip geldi. Bana sarılıp tezgahı arkamıza aldı. Telefonu kaldırdığında hepimiz kadrajdaydık. Ben, Mert, tezgaha yazılı isimlerimiz ve dayanamayıp harca parmağını daldıran Zeliş. Yıllardır süren yalnızlığıma kapak olsun der gibiydiler. Artık yalnız değildim. Korkarak büyüyen Seçil değildim. İnsanın hayatında değer verdiği birilerinin olması, korkması demekti. Onlar için hala deli gibi korkuyordum. Ama kendim için korkmuyordum çünkü onlar vardı. Minik Zeliş’im ve dağ gibi bir çakır gözlüm vardı.

Bu fotoğraf benim çekirdek ailemdi.

Gözümden akan bir damla yaşı kimse görmeden sildim. Bu yaşlar içimdeki minik Seçil’indi. Hep yalnız kalacağını düşünen , kimsesizlikle lanetlenen, terk edilen Seçil’indi. Ama hayat tüm bunların ortasında bana bir aile vermişti.

“Artık ölsem gam yemem.”

“ Tövbe tövbe!”

Mert dediğine sinirlense de niye dediğimi merak etmişti. Bunu bakışlarından anlamak benim için oldukça kolaydı.

“ Çünkü artık kocaman bir ailem var.”

Boynuna sarılıp yanağına kocaman bir öpücük bıraktım. O da benim yanağıma aynısından kocaman bir tane kondurdu.

“ Doğru söylüyorsun. Kocaman bir ailen var.”

Benden uzaklaşıp kendi etrafında dönüp cüssesini gösterdi.

“ Şu halime bak maşallah bana ,kocamanım.”

Ona ukalaca gülsem de timi , albayı, onu ve Zeliş’i kastettiğimi biliyordu. Bana tekrar sarılıp başımı göğsüne yasladı.

“ Senin ailenin bir parçası olduğum için çok mutluyum.”

“ Ailemin bir parçası olduğun için çok mutluyum.”

Artık harcı kalıba koyma zamanıydı. Yoksa Zeliş tüm harcı yiyecekti.

“ Canım kalıbı uzatır mısın?”

“ Tabi canım.”

Canımı uzatarak söylemişti. Sanki söylemeye doyamıyor gibiydi. Kabı almak için uzattığım elime derin bir öpücük kondurup kalıbı verdi.

Zeliş’le birlikte harcı aktarmak için büyük bir savaş verirken mutfağı şarkı sözleri ele geçirdi. Ardından Mert’in kadife sesi de şarkıya eşlik etti.

“Okudum bi’ yerde şöyle diyordu; Sevda duyarmış ona seslenirsem.”

Bir anda belime sarılıp beni kendine çekti. Şarkının devamını gözlerimin içine bakarak söyledi.

“ Ey sevda! Duy beni.”

Başını tavana kaldırdı. Sanki Allah’a yalvarır gibi.

“ Yanımda kalsın, o kalsın”

Biz dans ederken Zeliş’te kendince bizi alkışlıyordu. Mert onu da kucağına aldı. Şarkı bitene kadar durmaksızın dans ettik.

Günümüz

Islak toprağı avuçlarının içinde ezdi. Şevki yıllardır bu mezara gelirdi ama bir kez bile kızının başında oturmazdı. Ta ki bu güne kadar. Şimdi iki mezarın arasında oturmuş tutamadığı ellerinin yerine topraklarını tutuyordu.

“ Nilüfer’im, canım, cananım.”

“ Nilüfer’im, Seçil’im, kızım.”

Ne söylese de ne kadar seslense de kendi sesini duymaktan öteye gitmemişti.

“ Özür dilerim.”

Adamlarının her biri uzakta arkası dönük bir şekilde bekliyordu.

“ Ben kurtaramadım ikinizi de.”

Bakışları karısını buldu.

“ Seni benim bataklığım benden aldı. Sandım ki onu uzak tutabilirsem ona mutlu bir hayat vermiş olurum.”

Göz yaşı gözlerini yaktı.

“ Yanıldım. Hata ettim. Onu kendimden korudum sanırken tüm dünyaya yem ettim.”

Bu sefer içi boş olan mezara baktı.

“ Özür dilerim babacığım. Benden nefret etmekte o kadar haklıydın ki. Baban çok büyük bir hata yaptı. O gün ‘Bunca zaman yoktun bundan sonra da olma.’ dediğinde o kadar haklıydın ki ama keşke hep var olsaydım.”

Sözleri boşunaydı ama yine de kendini söylemekten alıkoyamıyordu.

“ Affet beni cennet kokulum. Babalar hata yapmaz ama ben bir baba bile olmadım.”

Acı bunca yıl onu kemire kemire yemişti. Bir an da sadece küçük bir an da karısını kaybetmişti. Ama hayatta hiç olmamış gibi sildiği kızını yıllar süren anlarında kaybetmişti. Artık hiçbir anı ona ait değildi. En büyük acısı da buydu. Yaşlandıkça kızına olan özlemi artmış ve yokluğunu silip onu geri kazanmak istemişti. Anıların da bir baba olsun istemişti. Ama artık bu imkansızdı.

Korkut ile konuştukları gün kızının onu istemediği ile yüzleştiği gündü. Kızımı bul ve ona baba ol demişti. Bir başkasının ona babalık yapmasını bile göze almıştı. Bu ciğerlerini yakıp kül etmişti.

“ Size söz. Nasıl ki canını alanların canını aldıysam. Kızımızın tek bir saç teline zarar veren her bir itin canını bu kara toprağa sokacağım.”

“ Ölüm beni size kavuşturana kadar da durmayacağım.”

Ölüm dediğinde kafasında canlanan düşünce ile sakalları ıslandı.

“ Kızım, sen anneni ilk kez göreceksin dimi? Ah bir gör ne kadar güzel, su gibi bir kadın. Saçları kumral gözleri toprak.”

Avucu ile toprağı daha da sıktı.

“ Keşke o toprak gözler toprak olmasaydı.”

“ Nilüfer’im, sende kızımızı ilk kez göreceksin. Tıpkı sen; eli , yüzü, gülüşü… Ama boyu posu ben. Onlar benden.”

Dudakları kıvrıldı ama uzun sürmedi. Aklına canlı yayının görüntüleri doldu. Artık ne elleri ne yüzü ne de gülüşü vardı. Sadece acı, işkence ve dik duruş ama bunların hiç birini karısına söyleyemedi.

Ellerini açıp Allah’ına dua etti.

“ Allah’ım n’olur ona kızımın en güzel halini göster. Benim gördüklerimi görmesin. Bu acıyı yaşamasın. N’olur ya rabbim.”

Yanındaki beyaz gülleri okşayıp mezarlıktan uzaklaştı. Artık hesap vaktiydi.

Patlama

Arabalar son süratle jete yaklaştı. Kerem yanına aldığı adamla birlikte Onur’u gelen sedyeye yatırdılar. Berat’ta Gül’ü kucaklayıp yanına gelen sedyeye yatırdı. Sedye jete taşınırken elini Gül’ün bileğine doladı.

“ Sakın öleyim deme! Bunu ona bir daha yaşatmaya hakkın yok.”

Sözleri bittiğinde çoktan Jet’in merdivenlerine gelmişlerdi. Eli bileğinden söküldü. Ama bakışları elinin altındaki soğuk zincirlerde takılı kaldı.

“ Biriniz şu zincirleri çözecek bir şey bulsun.”

Onur’la Gül jetin arka tarafındaki yatak odasına götürüldüler. Kerem odanın kapısının önünde yüzünü ellerine dayamış, dirseklerini ise dizlerine dayamış bekliyordu.

“ Hemen kalkıyoruz.”

“ Emredersiniz Berat Bey.”

Kerem’in yanına geri dönüp yanına oturdu.

“ Kemerini tak.”

Kerem’den ne ses geldi ne bir hareket.

“ Kerem!”

Berat koluna sertçe vurduğunda biran tökezledi. Yüzü boşluğa düşerken son anda duraksadı.

“ Kemerin!”

Bir süre kemeri aradı. Berat daha fazla dayanamayıp kemerini taktı.

“ Kendine gel Kerem.”

“ Ona bir şey olmaz dimi?”

Berat şunca zaman hiç Kerem’in yüzüne bakmadığını kızaran gözlerinden anladı.

Aralarındaki sessizlik uzadıkça uzadı. Ama Kerem’in sabrı tükenmişti.

“ Bir şey desene. Olmaz desene. Onur’a ne olabilir ki desene.”

Sözlerine derin bir soluk kesmişti

“ O her yeri yakar yıkar ama ona bir şey olmaz.”

Berat’ın gözleri sadece avuçlarının içine bulaşmış kandaydı. Kimin kanıydı emin değildi.

“ Konuşsana!”

Kerem’in elleri yakasına sarıldı. Bunun üzerine Berat’ın da afyonu patlamıştı.

“ Bilmiyorum am*na koyayım, bilmiyorum.”

Ellerini uzatıp Kerem’in gözüne soktu.

“ Bu kan kimin bilmiyorum.”

“Kardeşimin mi? Bilmiyorum.”

“ Lanet olsun ki bilmiyorum.”

İkide bilinmezliğin kapısında oturmuş bekliyorlardı. İçeriden birinin çıkıp bir şey söylemesini beklediler ama çıkan olmadı.

“ Varışa son bir saat.”

Anonsun üzerinden birkaç dakika geçmişti ki içeriden bir hengamenin sesi geldi. Berat’la Kerem’de ayaklanıp odaya daldılar.

Onur kendinde değilmişçesine yattığı yerden etrafa saldırıyordu. Onu tutmaya çalışan doktorları bir sağa bir sola savuruyordu. Bu görüntü karşısında Kerem odanın en köşesine sindi.

“ Ne oldu burada?”

Berat’ın sorusuna Gül’ü Onurdan korumaya çalışan bir doktor cevap verdi.

“ Verdiğimiz narkozlar işe yaramadı. Uyandı ve onu görünce bu hale geldi.”

Berat öne atılıp doktorları geri çekti.

“ Çekilin şuradan.”

Onur’un iki yakasına yapışıp onu yatağa mıhladı.

“ Onur kendine!”

Onu duyması için daha da bağırdı.

“ Bana bak lan ruh hastası, gözümün içine bak. Sen deliysen ben zır deliyim. Beni zıvanadan çıkartma.”

Onur’un elleri Berat’ın boğazına sarıldı ama Berat engellemek için hiçbir şey yapmadı. Onu boğmasına izin verdi. Konuştuğunda sesi boğukta olsa duyuldu.

“ Durman gerek. Gül’üne zarar veriyorsun.”

Onur’un elleri gevşedi. Çırpınışları durdu. Gözüne inen perde kalktı. Gördüğü ilk şey ise yanında kanlar içinde yatan Gül’ü oldu.

“ O iyi mi?”

Sesini bir tek Berat duyabildi. Boğazını temizleyip konuştu.

“ Sen delirmezsen olacak.”

Söylediğinden pek emin değildi. Bakışları doktor ile buluştu ama doktorda konuşmadı. Şuan kimse ona durumunun ne kadar kötü olduğu ya da birkaç dakika önce Gül’ünün kalbinin durduğunu söyleyemezdi.

“ Şimdi rahat dur da doktorlar sana da baksın.”

Yatakta diklendi.

“ Gerekmez. Ben iy…”

Sözü bacağının acısı ile kesildi.

“ Boş laf yapma Onur. Sana da bakacaklar.”

Berat geri çekilip doktorların geçmesine izin verdi.

“ Buyurun işinizi yapın.”

“ Olurda hayır derse vurduğunuz dozun iki katını vurun uyutun.”

Onur’un sinirli bakışları Berat’a kitlendi. Berat hiç tereddüt etmeden duruşunu korudu.

“ Beni buna sen zorladın kardeşim.”

Kerem’i de alıp odadan çıktı. Kerem’in bakışlarının boş bakması Berat’ın hiç hoşuna gitmemişti. Onur’un delirmelerinden hep korkardı ama hiç bu kadar kötü olmamıştı.

“ Kerem iyi misin?”

Kerem bir anda irkildi. Hemen kendini toparlayıp konuştu.

“ İyiyim.”

Daha fazla soru gelmeden gidip bir koltuğa oturdu. Bakışları camın ardındaki berrak bulutlara takıldı.

“ Anne bugün uçurtmamız uçar mı sence?”

Hava berrak bulutlarla üslenmişti. Güneş tenlerimizi ısıtacak kadar sıcaktı.

“Hımm bir bakalım.”

Annem parmağının ucunu emip elini havaya kaldırdı.

“ Uçar annecim.”

“Yuppi.”

Sesim onu mutlu etmişti ki yüzünde tatlı bir gülücük oluşmuştu.

Şayet şu hayatındaki tek mutluluk kaynağı bendim.

Evimizin bahçesinde onlarca korumanın ortasında sanki hiçbiri orada yokmuş gibi benimle eğleniyordu. Uçurtmamla oraya buraya koşarken annem de benimle birlikte rüzgarla dans ediyordu. Uçuş uçuş elbisesi tıpkı uçurtmam gibi etrafta süzülüyordu.

“ Sen beni nasıl aldatırsın!”

Mutlu anlarımızın katilinin sesi bahçede yayıldı. Bu sesi biliyordum. Babamın sesiydi . Kendi kafasında olmayan şeyleri gerçek sayar be bunun bedelini güzeller güzeli anneme ödetirdi. Sürekli bağırır, etrafı yakıp yıkar, öfkesini kusar ve hiçbir şey olmamış gibi hayatına devam ederdi. Olan güzeller güzeli anneme olurdu.

Yine böyle olacağından korkup annemin önüne geçtim.

Annem ise beni eteklerinin içine saklamaya çalıştı.

“ Seni sürtük!”

Etraftaki tüm korumalar her zaman ki gibi arkalarını dönüp olacakları görmezden geldiler. Bu hep böyle olurdu. Koruma ne işe yarardı. Bizi korumayacaklarsa neden varlardı ki ama doğru paralarını veren babamdı . Bizi ondan değil dışarıdaki kötülerden koruyacaklardı. Ama gerek yoktu ki onlar bize zarar vermiyordu. Çünkü gerek kalmıyordu. Bize tek ve en çok zarar veren hep babamdı.

Koşar adım annemin üzerine yürüdüğünde annemin eteklerinden sıyrılıp bende babama doğru koştum. Ama nafileydi beni tutup yana savurması hiçte zor olmamıştı. Annem yere düştüğümü görüp bana doğru yeltendiğinde çoktan babama yakalanmıştı.

“ Kerem!”

Babamın vuruşu ile o da benim gibi yere serilmişti.

“ Anne!”

O gün annemle son mutlu günümdü. Çünkü artık annem kalmamıştı. Sadece babamla ben kalmıştık. Şimdilerde babam beni çok severdi ama ben tüm hücrelerimle ondan nefret ederdim. Onunla görüşmez olabildiğince ondan kaçardım.

Tedavi olduğunu söyleyip beni kendine çekmeye çalışmıştı ama tedavi olması bana annemi geri getirmemişti. Ya da mutlu anlarımın her birini katletmesini unutturmamıştı.

Hala bir çocuk gibi korkak ve küçük ruhluyum bunun tek sebebi de o. Bu alemin içinde neden olduğumu bile bilmiyorum. Ondan uzak ama hala onun himayesi altında…

Bu gerçek, canımı çok yaksa da bunu değiştirecek gücüm yok. Tek desteği annesi olan çocukların anneleri ellerinden alınınca böyle pısırık olabiliyorlar. Yani ben öyle oldu başkalarını bilmiyorum.

Bu günlerde sadece iki dostum var. Biri babama o kadar çok benziyor ki bu ondan nefret etmeme neden oluyor ama bazen de o kadar şefkatli bir kardeş oluyor ki annemi anımsatıyor bana. İnsan en nefret ettiği ile en sevdiğine aynı anda kapılabiliyor.

Yakıp yıktığında ondan kaçmaya alıştım çünkü elimde zarar görebilecek bir tek ben kaldım.

“ Kerem oğlum cidden iyi misin?”

Soru ola Kerem bulutların içinden çıktı. Berat’ın da gözlerinde şefkat vardı.

“ İyiyim abi.”

“ İyi ol oğlum. Bize iyi adam lazım.”

Bir el omzunu okşadı.

İyiydi hatta belki de yaşadığı dünyasındaki en iyi şey oydu. Annesinden sonra …

“ İnişe geçiyoruz. Lütfen kemerlerinizi takınız.”

Anons üzerine inişe geçtiler.

Günümüz

Yetimhanenin girişinde demir kapının açılmasını bekliyorlardı. Şevki geçmişinde ne kadar yara ne kadar hata varsa hepsini kapatacağına ant içmişti. Kapılar önlerinde açıldığında üç araç onunla beraber içeri girdi. Arkalarından da bir kamyon girdi. Şevki’nin kapısı açıldığında derin bir nefes alıp araçtan indi. Üzerine çeki düzen verdi.

“ Oyuncakları çocuklara verin.”

Kamyonun kapıları açılınca içinden oyuncak paketleri neredeyse yere dökülecekti.

Yanındaki adamları adımlarını takip edip yetimhaneye girdiler. Müdire kapının ağzında onları karşıladı.

“ Hoş geldiniz. Buyurun odama geçelim.”

“ Seçil Yaman’ın nerede kaldığını görmek istiyorum.”

Müdire tereddüt etse de sonunda konuştu.

“ Tabi. Odama geçelim. Bakalım nerede kalıyormuş.”

Şevki müdirenin ona gösterdiği yöne doğru ilerledi. Oldukça geniş ve güzel bir odaya girdiler. Müdire oturması için koltuklardan birini işaret ettiğinde derin bir nefes alıp odayı saracak bir kasvetle oturdu.

“ Kim demiştiniz?”

“ Seçil Yaman.”

“ Kaç yılında kayıt yaptığını biliyor musunuz?”

“ Evet. 1999.”

“ Bir dakikanızı isteyeceğim.”

Bakışları müdirenin her bir hareketini takip etti. En sonunda kadın ayaklandığında o da ayaklandı.

“ Benimle gelin.”

Yol boyunca onu takip etti. Ahşap eski bir kapının önüne gelince müdire durdu. Kapıyı açıp içeriyi işaret etti. Şevki içeri girdiğinde müdirede peşinden girdi. Duvar boyaları söküldü. Ranza demirleri pas tutmuş yirmi ranza vardı. Kırk çocuk için oldukça küçük bir odaydı. Odaya adım attığı anda Şevki’nin içi daralmıştı.

“ Hangi yatak?”

Müdire yatakların arasında ilerleyip dokuz numaralı ranzada durdu.

“ Burada.”

Ranzanın üst katını işaret ettiğinde Şevki yatağa yaklaştı. Özenle serilmiş çarşafa baktı. Bomboş yatağa dalıp gitti. Kızı burada mı yatmıştı? Bu yatakta mı uyumuştu? Peki ya buradan kaçıp kemikleri kırıldığında da mı burada yatmıştı? Nasıl inip çıkacaktı ki buraya?

Yatağın demirine tutunup içindeki acıyı bastırmaya çalıştı. Cennet kokulusu burada mı uyumuştu?

Kurşunların peşi sıra duyulan ağlama sesi ciğerleri yanan küçücük bir bebeğindi. Belki de bundan sonraki bütün hayatı boyunca ciğerleri yanacaktı. Doktor çarşafa güzelce sarıp Şevki’nin yanına yaklaştı. Ama Şevki’nin elleri doluydu. Karısının güzeller güzeli bedeni ellerinin arasındaydı.

“ Kızınız. ”

Şevki’nin bakışları ağlayan bebeğe döndü. Bir karısına bir bebeğine baktı. Biri kanlar içindeki ölümdü biri ise kanlar içindeki yaşam. Gözünden akan yaşı tutamadı. Bir elini karısından çekip kızına sardı. Kızının alnını öptü. Ardından da karısının alnını. İkisi de cennet gibi kokuyordu.

Onun cennetinin cehennemi burası mıydı?

“ İyi misiniz?”

Nefret dolu bakışları müdireye döndüğünde kadın korku ile geri çekildi. Nefreti herkeseydi ama en çok kendineydi.

“ Odanıza dönebiliriz.”

“ Tabi ki.”

Peşinde Şevki’nin öfkesi ile topuklularını vura vura odasına doğru yürüdü. Masanın başına geçip oturdu.

“ Şevki Bey sizin kim olduğunuzu gayet iyi biliyorum. Seçil Yaman’da kızınızmış lakin bu bilgi kanıtlı bir belgede bulunmamakta. Yani şuan size bunları göstermem bile illegal. Lütfen daha fazlasını istemeden buradan gidin.”

Şevki nefretini ona çevirdi.

“ Asıl illegal olan sizin buradan yetimhane adı altında yaptıklarınız.”

Kadın anlık bir gaflete düşse de çabuk toparlamıştı.

“ Burada illegal olan bir şey olduğunu hiç sanmıyorum.”

“ Sanmak yanıltır Müdire hanım. İkimizde buradaki her şeyin yürürlüğe uymadığını biliyoruz.”

Kadın tam gardını kuşanmışken Şevki cevabını istediği tüm soruları sormaya başladı.

“ Kızım neden buradan kaçtı?”

Etrafa bakıp kendi sorusuna cevap verdi ama aradığı cevap bu değildi.

“ Burası kaçılmayacak gibi değil ama sorumun cevabı bu değil.”

“ Burada ne oldu da buradan kaçtı?”

“ Buraya geri getirildiğinde onu kim tedavi etti?”

O tedavi edildiğini sanıyordu ama kendinin de dediği gibi sanrılar yanıltırdı.

“ Onun hakkında her şeyi öğrenmek istiyorum.”

“ En sevdiği şeyler, en nefret ettiği şeyler. Her şeyi! ”

Bu soruların cevabının şuan ki halini biliyordu çünkü Korkut ona bunları söylemişti. Ama minik Nilüfer’i neleri severdi, nelerden nefret ederdi. Bunların hiç birini bilmiyordu.

Mesela en çok neyden korkardı? Olmadıklarını bildiği canavarlardan mı, yoksa olduklarını bildiği canavarlardan mı?

“ Şevki bey buradaki çocukların sevdiği ya da nefret ettiği şeyler olmaz.”

Şevki cevap ile sekteye uğradı. Bir çocuğun nasıl sevdiği bir şey olmazdı.

“ Diğer sorularına gelecek olursak. Dediğim gibi elinizde sizin kızınız olduğuna dair bir belge yok. Bu yüzden sorularınıza cevap veremem.”

“ Anlıyorum. Peki sağ olun.”

Ayağa kalkıp yenildiğini kabul edip müdireye elini uzattı. Kadında uzatılan eli sıkıp onlara kapıya kadar eşlik etti. Arabaya bindiklerinde savaş asıl şimdi başladı.

Şevki’nin kaybedecek hiçbir şeyi yoktu.

“ Çocuklardan birkaç tane ayarlayın içeri girsinler.”

“ Tabi abi. Kaç yaşında olsunlar?”

“Yedi, sekiz. ”

“ Tamamdır.”

“ Güzel tembihleyin. İçeride ne görürlerse anlatsınlar.”

“ Tamamdır abi.”

Patlama

Sedyenin bir ucundan tutunmuş sürüklenmesine rağmen asla bırakmıyordu.

“ Ameliyathane hazır mı?”

“Evet.”

Sedye ameliyathane kapısına geldiğinde Onur’la sedye arasındaki bağda koptu. Tökezleyip yere düşecekti ki Berat arkasından ona sarılıp destek çıktı.

“ Gel şöyle otur.”

Berat etrafa bakındığında hemşire koşar adım onlara geliyordu.

“ Hemen bacağına bakılsın.”

“Tamamdır Berat Bey.”

Onur bir an ona dokunan ellerin hepsini itekledi.

“ Hayır. Ona bakın bana değil. Ben iyiyim.”

“ Neren iyi, haline bak yürüyemiyorsun ?”

“ Bak bana iyiyim, kendimdeyim, nefes alıyorum.”

Berat dayanamayıp bağırmaya başladı.

“ Neren iyi lan ayakta zor duruyorsun. Yürüyemiyorsun bile. Bu mu iyi hal ?”

Onur tutunarak da olsa kendini ayağa kaldırıp birkaç adım atmayı denedi. Yürüdüğünü kanıtlamalıydı ama olmadı. Sol bacağıyla yere bastığında yoğun bir acı ile sarsılıp düşecek gibi olduğunda yine Berat koluna yapışıp onu kaldırdı.

“ Yapma kardeşim. Gel baksınlar sana da, iyi değilsin.”

Onur’un bakışlarının tekrardan ameliyathaneye döndüğünü görünce konuşmasına izin vermeden tekrar konuştu.

“ Onun için daha fazlasını yapamayız. Beklemekten başka yapabilecek hiçbir şeyimiz yok.”

Bacağını gösterdi.

“ Onun karşısına bu halde mi çıkmak istiyorsun? ”

Onur’un bakışları bacağından Berat’ta döndü. Berat o an ne kadar canının yandığını gördü. Bu bacağı yaralandığı için değildi. Gül’ü koparıldığı içindi.

“ Ya ona bir şey olursa?”

Berat daha da yaklaşıp konuştu.

“ Ben burada bekleyeceğim. Sana söz bu kapının önünden o çıkana kadar ayrılmayacağım.”

Bakışları tekrar ameliyathanenin kapılarına gitti. Berat’ın Gül’ü sevmediğini biliyordu. Ama bu hayatta en güvendiği kişi de oydu. Berat söz verdi mi onu tutardı.

“ Tamam.”

Gelen tekerlekli sandalyeye oturup yenilgiyi kabul etmişti. Bakışları hala ameliyathanedeyken koridordan uzaklaştı. Berat çaresizce nefret ettiği kadının kapısında oturup çıkmasını bekledi. Aklına Afra geldiğinde aceleyle telefonunu çıkartıp ona haber verecekken çoktan onlarca kez arandığını ve bir sürü mesaj geldiğini fark etti. Aramalarında, mesajlarında çoğu Afra’dandı. Mesajlara girip kontrol etti.

Afram

-Neredesiniz siz?

- O kızın peşine mi gittiniz?”

- Berat cevap ver.

Ve böyle bir sürü daha mesaj. Berat derin bir nefes alıp soruların önemlilerini cevapladı çünkü çoğu soru bir öncekinin tekrarıydı.

Berat

-Şuan İstanbul’dayız.

- Evet Gül’ün peşinden gittik.

Afram

-İstanbul’daysanız neden evde değilsiniz?

Berat

-Çünkü hastanedeyiz.

Afram

-Neredesiniz , nerde?

Berat

-Bizim hastanede.

Afra

-Hemen geliyorum.

Berat hayır demedi çünkü ne derse desin gelecekti. Ve demekte istemedi. Onu görmek ona iyi gelecekti. Bunu en derinlerinde biliyordu. Yarım saat sonra tam karşısında belirdiğinde bu kaosun içinde onu görmek kalbini ısıttı. Çatışma, kan, silah, bomba derken ruhunun bu kadar soğuduğunu hiç fark etmemişti.

Aklından geçen Afra’yı o bombalara sarılı halde olsaydı ‘Ne yapardım?’ sorusu yine yüreğini hoplattı. Afra daha konuşmaya başlamadan Berat kalkıp ona sıkıca sarıldı.

“ Ne oluyor, iyi misin?”

Berat derin bir nefes alıp hemen geri çekildi. Yaptığının yanlış olduğunu biliyordu ama kalbini susturmak oldukça zordu.

“ İyiyim. Yani ben iyiyim de…”

Devamı yoktu.

“ Kime, ne oldu?”

Berat ona yolu gösterdiğinde Afra sessizce takip etti. Kapısı aralık odanın kapısını ittirip içeriyi gösterdi. Afra bir an dona kalsa da uyuyan Onur’u görüp içeri daldı.

“ Abi!?”

Onur sese irkilmişti. Verdikleri narkozlar üzerinde pek etki bırakmıyordu. Zorda olsa konuşmayı başarmıştı.

“ A.. Afra?”

Koşar adım yanına gidip eline sarıldı.

“ Ne oldu sana?”

Gözlerini açamasa da Berat kendisine öfke ile baktığının farkındaydı.

“ Bir şey olmadı.”

“Nasıl olmadı? Ben hemen doktorunla konuşacağım. Sakın kıpırdama.”

Odanın köşesinden bir ses geldi.

“ Zaten kıpırdayamıyor ki. Nere gidecek?”

Tüm gözleri ona döndüğünde Kerem bakışlarını yerden kaldırıp teker teker hepsine baktı. Onur bile onun orada olduğundan habersizdi.

“ Nasıl yani?”

Afra’nın meraklı sorusuna oldukça sakin cevap verdi. Sanki hiçbir şey olmamış günlük bir muhabbetmiş gibi.

“ Bacak kemiği parçalanmış. Doktor bundan sonra yürümesinin çok olduğunu söyledi. Fizik tedavi görmesi gerekecekmiş.”

Sözlerinin ardından bir sessizlik oluştu. Onur dışında herkes söylediklerini hazmetmeye çalıştı. Ardından Kerem bir detayı daha paylaştı.

“ Bastona mahkum kalabileceğini de söyledi.”

Afra sinirlenip odadan dışarı fırladı.

“ Nerde o doktor?”

Onur yüzüne çarpan gerçekle hiç muhatap olmayıp Berat’a döndü.

“ O nasıl?”

“Hala bir gelişme yok.”

“ Git kapısında bekle o zaman! Beni buraya yatırttın şimdi git bekle.”

Berat sessizce kapıyı kapatıp çıktı. Tam ameliyathaneye gidecekken köşede yere çökmüş ellerini yüzüne siper etmiş olan Afra’yı gördü. Önünde diz çöküp bileklerini tutup güzel yüzünü açtı. Afra’nın yaşlı gözleri, onu gördüğünde dilindekiler döküldü.

“ Buna nasıl izin verdin?”

Berat’ı itmesi ile Berat neye uğradığına şaşırdı.

“ Abimin sakat kalmasına nasıl izin verirsin?”

“ Afra ben..”

Sözünü kesen Afra’nın ayağa fırlayıp ona bağırması olmuştu.

“ Onca koruma koruyamadı. Sen nasıl koruyamadın?”

Berat geri adım atmamıştı. Kalkıp üzerine yürüyen Afra’yı daha da kendine çekip bağrına basmıştı.

“ Nasıl izin verdin Berat?”

“ Ben o kadın yüzünden abimi bir kere kaybettim. Bir daha kaybetmeme nasıl izin verdin?”

Yanan ateşine su dökülmüş gibi Berat’ın göğsünde soluklandı. Yine de ağlamasının hiddeti dinmedi. Derin bir nefes aldığında kalan son kor damlalarını yumrukları ile Berat’ın böğrüne vurdu. Berat hiçbir darbesi ile yıkılmadı. Ondan gelen darbeler onu yakamazdı. Aksine dik durup onu göğsüne gömdü.

Saatler geçmişti ama hala içeriden çıkan kimse yoktu.

“ İyiyim ben!”

Onur onu tutmaya çalışan hemşirelere rağmen inatla bağıra bağıra bekleme salonuna gelmişti. Berat sesini duyduğunda ellerinin arasındaki elden ellerini koparttı. Afra en sert bakışlarını sunsada sessizce başını öne eğdi.

“ Ben iyiyim diyorum size. Bende bekleyeceğim.”

“ Onur bey orada da bekleyebilirsiniz.”

“ Nerede istersem orada beklerim!”

Afra onu gördüğünde en azından yürümeye çalışarak gelmediğine şükretti. Çünkü yapardı, onu tanıyordu. Kerem’in ittirdiği sandalye ile kapının ağzına kadar geldi. Cinlenmiş bir haldeydi. Cinleri yan yana oturan Berat ve Afra’yı görünce iyice attı.

“ Siz niye göt götesiniz?”

“ Ne götü ya?”

Afra çıkışsa da Onur geri adım atmamıştı.

“ Kalk lan oradan!”

İkisi de tepki vermeyince Berat’ın onu anlamadığını düşünerek daha da bağırdı.

“ Kalksana lan kardeşimin yanından!”

Berat sükûnetle ayağa kalktı. Afra abisine bakışlarını devirse de pek bir şey değişmedi. İlerleyen saatlerin sonunda kapı aralandı ve doktor çıktı. Onur daha bir şey demeden doktor konuştu.

“ Odama buyurun lütfen.”

Kerem Onur’u ittirerek götürürken Onur kısa bir an için Berat’a dik dik baktı. Oda yine boşalmış ve sadece ikisi kalmıştı. Ama bu sefer Berat Afra’nın yanına oturmak yerine tam karşısına oturmuştu.

Kerem odaya vardığında sessizce kapıyı kapatıp çıktı. Çünkü içeride konuşulan hiçbir şey umurunda değildi. O çoktan darbe almıştı. Arkadaşının bir daha yürüyemeyecek olma ihtimali ona yetmişti. Birde ölümün kapısında yatan bir kadının neler yaşadığını öğrenmek istemiyordu.

“ Dinliyorum doktor anlat.”

“ Onur Bey öncelikle sakinliğinizi korumanızı istemem gerek.”

Onur zaten burnundan zor nefes alıyordu. Her geçen saniye patlamaya ramak kalan bombası elinde sağa sola savruluyordu. Ama tüm bunları gizledi ve doktoru onayladı.

“ Ameliyat pekte iyi geçmedi. On bir saatten fazla sürdü. Bu oldukça zordu. Hem onun için hem de bizim için.”

Bir anda sözü kesildi.

“ Ne demek istiyorsun?”

Bunun zor olacağını biliyordu. O kayıtlar da yaşananlar durumunun ne kadar kötü olduğunun kanıtıydı.

“ Çok zorlandı. Hem buraya gelirken hem de ameliyatta. Yolda gelirken gerçekleşen komplikasyon maalesef ki ameliyatta da gerçekleşti.”

“ Ne gerçekleşmiş yolda?”

“ Onur Bey …”

“Doktor desene. Ne olmuş?”

“ Kalbi durdu.”

“ K..kalbi …”

Kelime diline takılıp ağzından yuvarlandı.

“ Kalbi durmuş. Benim yanımda kalbi durmuş.”

Kaç kere tekrarlarsa bu gerçeği hazmedebilirdi bilmiyordu.

“ Yanımda öylece yatarken kalbi durmuş ve ben bunu anlamamışım. Ben bunu hissetmemişim.”

Aklı bulandı.

“ Ne yani o benim yanımda öldü mü?”

“ Hayır Onur Bey o yaşıyor.”

Kimin ne söylediğinin pek önemi yoktu şuan için çünkü Gül’ünün kalbi yanında sessiz sedasız solmuştu.

“ Onur Bey şuan önemli olan onun hala yaşıyor olması.”

Gözleri kan topladı ve bu haldeki bakışları doktoru normalden daha fazla korkuttu.

“ Başka ne oldu? Anlat!”

“ Kalbi ve beyni hariç çoğu organı zarar görmüş. Vücudunda çatlaklar hariç ondan fazla kırık var. Uçakta akciğerlerinden biri sönmüş. Lakin koşulların el verdiğince durumu stabil tutmaya çalışmışlar.”

Onur sessizce anlattıklarının her birini dinledi. Eczacılık okuduğu için dediği şeyler ona yabancı değildi.

“ Şuanda onu ortopedi cerrahlarımızın ellerine emanet ettik. Ameliyata devam ediyorlar ama durumu ağır olduğu için maalesef ki onlarından da elinden bir şey gelmiyor. Durumu iyileşirse doktorlarımız tam anlamıyla tedaviye başlayacak. Onun için ameliyattan sonra ki kırk sekiz saat oldukça zor, önemli ve tehlikeli. Ama atlatırsa onu daha zor bir dönem bekliyor. Tabi…”

“ Tabi ne?”

“ Tabi uyanırsa.”

“ Uyanmak?”

“ Vücudu çok fazla travma almış. Kalbinin iki kere durduğunu da göz önünde bulundurursak. O bunca zaman oldukça fazla idare etmiş. Şuan vücudu dayanma sınırlarını aşmış durumda. Neredeyse iflas edecek konumda. Elimizdeki tek şey beklemek. Üzgünüm ama eğer kırk sekiz saati atlatırsa iyileşme dönemini komada anlatması olası. Bu duruma kendinizi hazırlamanız gerekiyor.”

Onur duyduklarında sonra artık idrak yeteneğini kaybetme aşamasına gelmişti.

“ Tabi bu durum kırk sekiz saatin sonunda yapacağımız testlere bağlı.”

“ Şimdi söyle bana doktor. Ben nasıl dua edeceğim? Ölmesin diye mi, iyileşsin diye mi, komaya girmesin diye mi?”

“ Bunu söylemem etik değil ama umarım yaşamayı gerçekten ister. Yoksa çabalarımız onu hayatta tutmaya yetmeyebilir.”

Doktorun artık diyecek sözü kalmamıştı. Onur’un ise nefes alacak hali kalmamıştı. Ondan fazla kırıkğı, organları zarar görmüş, cildi yanıklarla ve kesiklerle dolu, on bir saat ameliyatta kalmış hala daha devam eden bir operasyonda, iki kere kalbi durmuş. Bir insan için bunlar oldukça fazlaydı. Gül’ünün tatlı canı için ise devasa.

Havanın güzelliğine aldanıp bir yerde güzel bir kahve içmek istemişti. Mekana gelip her zamanki masasına geçip her zamanki kahvesinden almıştı.

Daha yirmilerinin başındaydı ama şimdiden babasının düşmanları ona düşman olmuştu. Gencecik birinin bu kadar düşmanı olacağı kimsenin aklına gelmezdi.

Kahvesini yudumlarken bir anda önünde bir gölge oldu ve aynı anda bir silah sesi duyuldu. Gölge bir rüzgarın bulutu kovalaması gibi kayboldu. Onur başını kaldırıp baktığında hemen yanında yere serpilen kadını gördü. Hızlı davranıp yere serilen gülü kucağına çekti. Eli ıslandığında çekip baktı. Ellerine bulaşan kan kollarındaki kadınındı.

“ Ambulansı arayın hemen!”

Yanda bas bas bağıran kadın ve etrafta kopan çığlıklara rağmen Onur’un tüm odağı kadındaydı. Kimdi, nereden çıkmıştı ve en önemlisi neden önüne atlamıştı?

“ Arabayı getir.”

Adamı arabayı almaya gittiğinde etrafını saran adamlarının kurumasında kadını kucaklayıp arabasına taşımıştı. Yarasına sıkıca bastırıp sakin olmasını söylüyordu. Ama kadından çıt çıkmıyordu.

“ Beni duyuyor musun?”

“ Hey!”

“ Adın ne?”

“ Beni duyuyorsan adını söyle?”

Birkaç saniye bekledi tam ümidi kesiliyordu ki fısıltıyı andıran bir ses duydu.

“ Gül.”

“Gül? Adın Gül.”

Onu duyduğuna sevinmişti.

“ Korkma Gül. Sana bir şey olmasına izin vermeyeceğim. İyi olacaksın.”

“ Vu.. vuruldum.”

Zor nefes alsa da konuşması iyiydi.

“ Evet. Bana gelen kurşunun önüne atladın.”

Kadının dudakları tebessüm etti.

“ K..kahraman oldum.”

“ Oldun. Benim kahramanım oldun.”

Tebessümüne karşılık verdi.

“ Sana bir can borcum oldu.”

O gün kollarına kanla aldığı gülü bu gün yine kanlar içindeydi. Ellerinde ne zaman kana bulansa, soluyordu ve Onur buna engel olamıyordu. Her seferinde onun yüzünden yara alıyordu.

Yani Onur için öyleydi. İlk seferde önüne atlaması ikinci seferde ise onu koruyamaması yüzünden solmuştu. Ama bu saatten sonra bir daha izin vermeyecekti. Gerekirse kendi solacak onun solmasına için vermeyecekti.

“ Anladım doktor.”

“ Kerem?”

Seslenmesi üzerine kapı açıldı.

“ Götür beni ona.”

Kerem onu ses çıkartmadan alıp tekrar ameliyathanenin önündeki bekleme odasına götürdü.

Birkaç saat sonra hemşire çıkıp yoğun bakıma aldıklarını ve gidip evde bekleyebileceklerini söyledi. Lakin Onur yerinden zerre kıpırdamadı. Ama Afra’ya gitmesini söyledi. Burada kalmasının anlamı yoktu. Bunu diğerlerine de söyledi. Kerem daha fazla kasveti kaldıramayıp gitti. Afra da sabah geleceği söyleyip gitti. Lakin köşe de oturmuş onu izleyen Berat hiçbir yere gitmedi.

Ne kadar kızsada kardeşlerdi ne kadar küsseler de kardeşlerdi. Kardeş kardeşi kolay kolay bırakmazdı, bırakamazdı. Bu yüzdendi zaten Berat’ın ne kadar kardeşini o kadından kurtarmaya çalışmak istese de kardeşi için o kadının canına dua etmesi. Her şey kardeşi içindi. Kini de , nefreti de, sevgisi de…

Onur kalmasına ses etmedi. Çünkü yalnızlığı oldu olası sevmezdi. Sessiz de olsa yanında birinin olması onu bataklığa batmaktan alıkoyuyordu. Düşüncelerinin sesini kısıyordu.

Geri sayım yine başlamıştı. Bu sefer zamanın gitmesini değil gelmesini bekliyorduk. Ve yine bize oyun oynuyordu. Bizden kaçıyordu.

Eğer yazımda bir hata varsa affola.

Sürç-i lisan ettiysek affola. 😊😊😊

Bölüm sonu

0 yorum

Bu bölüme henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu sen yaz.